Anasayfa Home
Önceki Sayfa Previous Page

74) İBRAHİM (A.S)’İN, BABASINA SÖZLERİ *

75) İBRAHİM (A.S)’E VERİLEN NİMETLER *

76) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMASI *

77) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMAYA DEVAM ETMESİ *

78) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMASINI SÜRDÜRMESİ *

79) İBRAHİM (A.S)’İN DİNİ *

İbrahim (a.s) Asla Şirk Koşmamıştır: *

Bu Ayetlerden Çıkan Hükümler: *

80) KAVMİNİN, İBRAHİM(A.S)’LE TARTIŞMASI VE İBRAHİM(A.S)’İN ONLARA CEVABI *

81) GÜVENİ ASIL HAKEDEN KİMSELER *

82) GERÇEK İMAN EDENLER *

83) İBRAHİM (A.S)’İN DERECELERLE YÜKSELTİLMESİ *

Allah (c.c) Ancak Vahiyle Bilinir: *

84) İBRAHİM (A.S)’E VERİLEN DİĞER NİMETLER *

Ayette Önce İshak (a.s)’ın Zikredilmesinin Sebebi: *

Ayetteki “Vav” (Ve) Harfi, Kime Atfedilmiştir: *

85) SALİHLERDEN OLAN NEBİLER *

İsa (a.s), İbrahim (a.s)’in Soyundan mıdır: *

86) ZAMANLARINDAKİ İNSANLARDAN ÜSTÜN KILINAN NEBİLER *

Lut (a.s), İbrahim (a.s)’in Soyundan mıdır? *

Ayetteki Alem Lafzı Ve Bu Konuda Bazı Görüşler: *

Allah (c.c)’ın Nebileri Gruplar Halinde Zikretmesi: *

İsmi Zikredilen Nebiler: *

87) NEBİLERİN SOYLARINDAN HİDAYET EDİLENLER *

88) ALLAH (C.C) DİLEDİĞİNE HİDAYET EDER *

Ayetle İlgili İncelikler: *

89) KİTAB, HÜKÜM VE NEBİLİK VERİLENLER *

90) BÜTÜN NEBİ VE RASULLERİN DİNİ BİRDİR *

91) ALLAH (C.C)’I GEREĞİ GİBİ TANIMAYANLAR *

Hayata Hakim Kılınacak Tek Sistem Allah (c.c)’ın Şeriatidir: *

92) KUR’AN, BÜTÜN İNSANLARA VE CİNLERE GÖNDERİLEN BİR KİTABTIR *

93) NEBİLİK İDDİASINDA BULUNANLAR *

Ayetten Çıkan Hükümler: *

94) KIYAMET GÜNÜ, KAFİRLERE HİÇBİRŞEY FAYDA VERMEZ *

95) ALLAH (C.C) ÖLÜDEN DİRİYİ DİRİDEN ÖLÜYÜ ÇIKARANDIR *

96) GECE, GÜNDÜZ, GÜNEŞ VE AYIN YARATILMASININ HİKMETİ *

97) YILDIZLARIN YARATILMASININ HİKMETİ *

Yıldızların Yaratılmasındaki Diğer Hikmetler: *

98) İNSANLAR BİR TEK NEFİSTEN YARATILMIŞTIR *

99) GÖKTEN İNDİRİLEN SU İLE VERİLEN NİMETLER *

100) CİNLERİN ALLAH (C.C)’A ORTAK KILINMASI *

şriklerin Sınıflandırılması: *

101) ALLAH EŞ VE ÇOCUKTAN MÜNEZZEHTİR *

102) ALLAH’TAN BAŞKA İBADETE LAYIK İLAH YOKTUR *

103) GÖZLER ALLAH (C.C)’I İDRAK EDEMEZLER *

Ayetle İlgili Bazı İncelikler: *

104) BASİRET SAHİPLERİ *

105) AYETLERİN DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE AÇIKLANMASINDAKİ HİKMET *

Elmalılı Hamdi Yazır: *

Seyyid Kutub: *

Hz. Nuh'dan Hz. Muhammed (S.A.V)'e Tevhid Davası *

Tevhid Ve İnsan Fıtratı *

Hz. İbrahim'in Kavmiyle Tartışması *

Tevhid Kervanı *

Korkutucu Bir Sahne *

Yaratma Mucizesi *

Gece İle Gündüz *

Yıldızlar *

İnsanın Yaratılışı *

Su Ve Doğa *

şrik Cinler *

Her Şeyin Yaratıcısı *

Allah'dan Başka İlâh Yoktur *

Allah'ın Sıfatları *

Mizan Tefsiri-Allame Tabatabai: *

Ayetlerin Hadisler Işığında Açıklaması *

İbrahim Peygamber'in (A.S) Kıssası Ve Kişiliği *

Kur'ân'da Kitap Kavramının Anlamı *

Kur'ân'da Hüküm Kavramının Anlamı *

Ayetlerin Hadisler Işığında Açıklaması *

Kur'ânda Bereket Kavramının Anlamı *

Her Şeyi Kuşatan, Her Şeyi Kapsayan Yaratılış Gerçeği Üzerine *

Ayetlerin Hadisler Işığında Açıklaması *

 

74) İBRAHİM (A.S)’İN, BABASINA SÖZLERİ

 

 

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ آزَرَ أَتَتَّخِذُ أَصْنَامًا آلِهَةً إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (74)

 

74) Hani İbrahim babası Azer’e: “Sen bir takım putları ilah mı ediniyorsun? Gerçekten de ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti.

Ey Muhammed! İbrahim’in dini üzere olduğunu iddia eden putperest kavmine şu kıssayı hatırlat: Hani bir zamanlar Allah’ın dostu İbrahim babası veya amcası olan Sam b. Nuh’un oğullarından Azer’i ayıplayarak: “Seni yoktan yaratan, sana iyi bir şekil ve rızık veren Allah’ı bırakıp da fayda veya zarar vermeye güçleri yetmeyen bir takım putları, ağaçtan yontularak, metalden dökülerek, taştan oyularak yapılan heykelleri ilah mı ediniyorsun? Onlara mı ibadet ediyorsun? Bu ne kadar akıl ve fikre muhalif bir hareket! Gerçekten de ben seni ve senin gibi putlara tapan, onlardan fayda bekleyen kavmini haktan uzak, apaçık bir sapıklık ve cehalet içinde görüyorum.” demişti.

Ayetlerin Önceki Ayetlerle Münasebeti:

 

Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Yüce Allah önceki ayetlerde kendisinin birliğini ve putlara tapmanın batıl olduğunu gösteren kesin delilleri anlattı. Bu ayetlerde de, putları kudsileştiren Arap müşriklere karşı delil getirmek için peygamberlerin babası İbrahim’in (a.s.) kıssasını anlattı. Çünkü Hz. İbrahim, Allah’a ortak koşmaya tam manasıyla zıt olan gerçek tevhid inancını getirdi. Bütün gruplar ve milletler, Hz. İbrahim’in faziletini ve şanının yüceliğini itiraf eder. Bundan sonra Yüce Allah, İbrahim’in (a.s.) soyundan gelen peygamberlerin şerefini anlattı ve Rasulullah’a (s.a.v.) onların doğru yoluna uymasını emretti.”

 

İbrahim: İbrahim. Sam b. Nuh’un oğullarından Azer’in oğlu, Rahman’ın dostu

Esnâm: Sanem kelimesinin çoğuludur. Taştan yapılan heykeldir.

Âlihe: İlahlar. İlah kelimesinin çoğuludur. Mabud (ibadet edilen) demektir.

Fî dalâl: Sapıklıkta. Hak yoldan sapmak.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bazı müfessirlere göre Âzer, Hz. İbrahim’in babası değil, amcasıdır. Diğer bir gruba göre Âzer put ismidir. Doğru olan araştırıcı müfessirlerin dediğidir. Onlara göre Âzer, Hz. İbrahim’in babasının adıdır. Kitap ve sünnet buna delalet eder. Ayet, Azer’in kâfir olduğunu açıkça göstermektedir. Bu, Hz. İbrahim’in derecesini düşürmez. Buhari’nin sahihinde şöyle rivayet edilir: Kıyamet gününde İbrahim, babası Âzer’in yüzünde toz toprak olduğu halde onunla karşılaşacaktır. Azer’in mü’min olduğu iddiası, Kitap ve sünnet delili ile çürütülmüştür. Allah daha iyi bilir.”

2) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Mâide Sûresinin 69. âyetinde de açıklandığı üzere "İbrahim ümmeti" (millet-i İbrâhim) olan "Haniflik" ilk önce ve bizzat Sâbie'nin karşılığı oluyordu. Sâbie ise, "ashâbı eşhâs" (şahıslara tapanlar) ve "ashâb-ı heyâkili'n-nücûm" (yıldız heykellerine tapanlar) olarak iki kısma ayrılıyor ve her ikisi de rûhâniyet taassubuna ve meleklere kulluk etme fikrine dönüşüyor ve bundan bir tarafta cisimli beşeri rûhânîlikten soyutlamakla aşağılanıyor; diğer taraftan beşerî tağut (azgın)ların ortak koşma ve tanrılık davasına vesile yapılıyordu. Ve İbrahim aleyhisselâm bunları kırmak için gönderilmişti. Burada göreceğiz ki önce puta tapanların açık sapıklıkları, ikinci olarak yıldızlara tapanların nazarî sapıklıkları açıklanarak ve beşerin melekûte ulaşması gösterilerek Allah'ı birlemenin isbatı ile Hanifliğin esası tesbit edilmiş ve beşerî nübüvvet anlatılmıştır. Ve nihayet metafizik unsurların, melek ve şeytan gibi gizli kuvvetleri beşer ilâhı sayarak tanrılıkta ortak eden ruhlara tapanların felsefî sapıklıklarını iptal eden tevhid delilleri açıklanmıştır.

İbrahim Aleyhisselâm'ın faziletini itiraf etmeyen millet yok gibidir. Arap müşrikleri onun evlatları ve mensubları olduklarını ikrar etmek sûretiyle üstünlüğünü itiraf ediyorlardı. Yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanlar da onu büyüklemişler ve yüksek kadrini itiraf etmişlerdir. Bu büyük mevki, böyle âlemin çoğunluğunun faziletini ve yüksek mertebesini itiraf etmesi, Hz. İbrahim Halil aleyhisselâm kadar hiç kimseye nasib olmamıştı. "Allahım, Muhammed (s.a.v)in ve yakınlarının şereflerini daima yücelt, İbrahim ile yakınlarının şereflerini yüceltiğin gibi Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler ancak sana mahsustur." "Allah'ım, Muhammed (s.a.v)'e ve yakınlarına bereketlerini artır, İbrahim ve yakınlarına bereketlerini artırdığın gibi. Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler sana mahsustur." Bunun sebebi, "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım" (Bakara: 2/40), "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz" (Fâtiha: 1/5) âyetlerinin delaletince Rab ile kul arasındaki fıtrî sözleşmedir. İbrahim aleyhisselâm bu kulluk ahdini tutmuş ve Allah Teâlâ buna kısaca da, genişce de şahitlik etmiştir.

Kısacası iki âyettedir: Birincisi "Rabbi bir zaman İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlamıştı" (Bakara: 2/124) âyeti ki, onun kulluk ahdini tamamladığına dair bir ilâhî şahitliktir. İkincisi de "Rabb'i ona: 'İslâm ol' dedi. O da: 'Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum' dedi" (Bakara: 2/131) âyetidir.

Tafsîle gelince: Hz. İbrahim, Allah'ın birliğini ispat ve ona ortak koşmayı yıkmak için birçok yerde, birinci olarak babasıyla "Sen putları tanrı mı ediniyorsun?" (En'âm: 6/74) ve "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem: 19/42) diye. İkinci olarak kavmiyle hemen yukarda meâli arzedilen En'âm Sûresinin 76-81 nci âyetlerinde geçen mücadelesi ile. Üçüncü olarak zamanının hükümdarı ile "Benim Rab'im yaşatır ve öldürür" (Bakara: 2/258) diye münazara etmiş, Dördüncü olarak kâfirler ile "Nihayet (İbrahim) onları parça parça etti, yalnız onların büyüğünü bıraktı" (Enbiyâ: 21/58) âyetinin delaletine göre putlarını kırarak, fiilî bir şekilde tartışma yapmış, sonra kavmi "Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin" (Enbiyâ: 21/68) demişler, ateşlere atılmış. Sonra "Muhakkak ki ben rüyamda seni kestiğimi görüyorum" (Saffât: 37/102) diye Allah'ın emrine oğlunu adamış, hasılı kalbini irfana, dilini burhana, bedenini ateşe, çocuğunu kurbana, malını misafir ve iyilik yapmaya teslim ve tahsis ederek kulluk ve sevgide kahramanlığını ispat etmiş ve sonra "Benden sonrakiler, içinde beni iyi dille anılanlardan eyle, beni Naîm cennetinin vârislerinden kıl, babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan biriydi, yaratılanların diriltilecekleri gün beni rezil etme, o gün ne mal, ne de oğullar fayda verir" (Şuarâ: 26/84-88) diye Rabbine yalvarmış ve niyaz eylemiş ve bundan dolayı Allah Teâlâ'nın lutuf ve ihsanı da duasına icabet etmek suretiyle isteğinin yerine getirilmesini ve tahkikini gerektirmiştir. Arap müşrikleri de anılanın üstünlüğünü itiraf ettiklerinden dolayı onlara karşı "De ki: biz Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım?" (En'âm: 6/71) davetini ispat ve açıklama sadedinde Allah Teâlâ Hz. İbrahim'in kavmiyle olan tartışmasını ve ilâhî melekûte nâil oluşunu bir delil ve geçmişten bir örnek, bir ibret dersi olmak üzere hatırlatmakla ve işin başında puta tapıcıların apaçık sapıklıkların da hatırlatmak sûretiyle buyurmuştur ki:

Öyle de ve şunu hatırlat hani İbrahim babası Azer'e (veyahut Yakub kırâetinde "râ = "nın zammiyle okunduğuna göre, İbrahim'in babasına: "Ey Âzer!") putları bir sürü ilâh mı tutuyorsun? Muhakkak ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti. Ruh sahibi olan beşerin gerek insan heykeli olsun ve gerek yıldız ve melek heykeli farz edilsin, cansız putlara karşı alçalma ve tapınma ne açık bir sapıklıktır. İbrahim bunu babası veya babası yerinde amcası olan Âzer'den başlayarak kavminin yüzüne vurmaktan ve onları irşad etmekten çekinmemişti.

Bu âyette Hz. İbrahim'in babasının isminin "Âzer" olduğu anlaşılıyor. Tarih kitaplarında ise Süryanice "Târah" olduğu meşhurdur. O halde Yakub ve İsrail gibi, biri isim, biri lakab olmak üzere "Âzer" ve "Târah" diye iki ismi var demektir. Râğıb "Müfredât"ında, "Âzer'in, Târah'ın Arapçalaşmışı denilmiş olduğunu da nakletmiş ise de, bunu tefsirciler hiç dikkat nazarına almamışlardır. Bu derece büyük bir değişme ile Arapçalaştırmada ucme (Arapça olmayan kelime) kokusu kalmamış olacağından kelime "hatem" gibi munsarif olmak gerekirdi. Bazıları da Âzer'in, Hârezm lugatı ve şeyh-i herim yani pek kocamış ihtiyar demek olduğunu ve bir de bir put ismi olduğunu dahi söylemişlerdir. Bazıları da demiştir ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın babası Târah'tır, Âzer de amcasıdır. Amcaya ve dedeye de baba denilir. Nitekim Kur'ân'da Yakub'un çocuklarından hikaye edilerek "Senin tanrın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın tanrısı olan tek tanrıya kulluk edeceğiz" (Bakara: 2/133) buyurulmuştur. Ve Hz. İsmail, Hz. Yakub'un amcası olduğu halde baba denilmiştir, Şîa'nın tercih ettiği görüş budur. Bunlar, "Hz. İbrahim ve babası, Hz. Peygamber'in dedelerindendir. Halbuki "Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" (Şuarâ: 26/219) âyetinin delaletine göre Peygamber'in ecdadında kâfir yoktur. Âzer ise kâfirdir. Bir de bu âyetten ve bilhassa Yakub Kırâetine göre, Hz. İbrahim Âzer'e ismini söyleyerek

ve sapıklığını yüzüne vurarak hitap ettiği gösteriliyor ki babaya iyilik ve ihsan bir dinî görev olduğu halde İbrahim aleyhisselâm gibi bir büyük peygamberin babasına böyle eza ve cefa edici bir seslenişi caiz görmiyeceği açıktır. Şu halde bu iki engelleyici karine gösterir ki Âzer, İbrahim'in gerçek manasıyla babası değildir" diyorlar. Fakat bunlar Kur'ân'ın zahirine karşı zorlama ve taassubdur. Zira Hz. Peygamber'in nesebine asla sifah (ahmak, cahil, müsrif) karışmamış, hepsi nikahtan gelmiş olduğunda tereddüt yoksa da "secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" âyetinde sulbî hareketler mânâsı kesin olmadığı gibi, Hz. İbrahim'in tutumu da "Eğer anne ve baban seni, bilmediğin bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünya işlerinde onlara gayet iyi davran" (Lokman: 31/15) mefhumundan haric değildir. Sonra tarih kitaplarında meşhur olan Târah isminin kaynağı nihayet yahudi ve hıristiyan haberlerine, bu da Tevrat'a dayanmış olabilir. Bu ise Kur'ân'ın Âzer şeklindeki haberine karşı koyabilecek bir kuvveti hâiz değildir. Onlar Kur'ân üzerine değil, Kur'ân onlar üzerine koruyucu ve gözcüdür.

İbnü Cerir tefsirinde açıklandığı üzere Muhammed b. İshak demiştir ki: "Âzer, Hz. İbrahim'in babasıdır. Ve Kûfe civarında Kûsâ kasabası ahalisinden bir adam olduğu bize zikredilen haberler cümlesindendir." Ebu Hayyân tefsirinde de, "Marangoz, müneccim (astrolog) ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara ve geometriye merakı olduğundan, onun yanında ilgi ve alakaya mazhar olduğunu zikretmişlerdir. Ve Kûfe civarında Kûsâ denilen bir kasabadan idi, Mücahid böyle demiştir. Ve Hz. İbrahim de bu kasabada doğdu, denilmiş. Bundan başka Âzer'in Harran halkından olduğu da söylenmiştir" diye nakletmiştir. "Mu'cemü'l-Büldân"da Kûsâ üç yerdedir. Babil toprağında, Irak civarında, Mekke'de. Irak Kûsâ'sı ikidir: Kûsettarîk, Küserrubâ, İbrahim Aleyhisselâm'ın kabri ve doğumu buradadır. Ve bunların ikisi de Bâbil toprağındadır. Hz. İbrahim burada ateşe atılmıştır.

Şimdi, mevcut ve hayal edilen herhangi bir şeyin hayalini temsil eden, yapılmış cansız putların önünde insanlığı aşağılayan puta tapıcıların açık sapıklığı hatırlatıldıktan sonra, buna sebep olan ve heykele tapanlar denilen yıldıza tapmaların da nazarî sapıklıklarını göstermek ve bir beşer olan Hz. İbrahim'in Allah'ın lutfuyla bütün göklerin ve yerin hükümranlığına ulaşmasını ve bilgi sahibi olmasını, bu sayede insanlığı Allah'dan başkasına esir ve mahkum olma kaydından kurtarmakla, insanlığın yüzünü doğrudan doğruya ve yalnız Allah'a yöneltmek için Allah'ı birlemeyi ve Hanifliği nasıl ispat ettiğini ve anlattığını açıklamak için buyuruluyor ki:”

3) Mevdudi diyor ki: “İbrahim Peygamber'in (a.s) hayatında geçen olay şöyle bir delil getirmek için anlatılmaktadır.: "Nasıl bugün Peygamber Hz. Muhammmed (s.a) ve izleyicileri Allah'ın hidayetiyle şirki reddetmişler ve yapay tanrıları bırakarak Kâinatın Tek Sahibi'ne teslim olmuşlarsa, daha önce İbrahim Peygamber (a.s) de aynısını yapmıştı. Ve nasıl bugün cahil insanlar Hz. Muhammed (s.a) ile tartışıyorlarsa, daha önce de İbrahim'in kavmi aynı şekilde İbrahim'le tartışmıştı. Ve dün İbrahim'in (a.s) kavmine verdiği cevabın aynısını bugün Hz. Muhammed'in (s.a) izleyicileri karşılarındakilere vermektedirler. Bunun yanısıra Hz. Muhammed (s.a) Nuh, İbrahim ve İbrahim'in soyundan gelen tüm diğer peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) gittiği yoldan gitmektedir. Bu bakımdan onu inkar edenler bilmelidirler ki, Peygamberlerin yolundan sapmakta ve yanlış yolda yürümektedirler."

Bu bağlamda, hemen hemen tüm Arap yarımadası halkı kendisini öncü ve kılavuz kabul ettiğinden, İbrahim Peygamber'in (a.s) akidesinin anılmasının oldukça anlamlı olduğu belirtilmektedir. Özellikle Kureyş onun soyundan gelmek ve onun yaptığı Kâbe'yi korumakla övünür dururdu. Bu yüzden, onun tevhid akidesine, şirki reddedişine ve kavmiyle olan mücadelesine değinmek büyük anlam taşımaktadır. Böylece Kureyş'in İbrahim Peygamber'le (a.s) ilişki iddialarının boşluğu açığa çıkmakta ve şirk akidesinde buldukları doygunluktan yoksun bırakılmaktadırlar. Yine, Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicilerinin İbrahim'in yerinde karşıtlarının da İbrahim'in kavmi yerinde olduğu gösterilmektedir. Delil öylesine incedir ki, deyiş yerindeyse yelkenlilerinin rüzgarını almakta ve kendilerini cevap veremeyecek kadar şaşkın durumda bırakmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, müşrikler, büyük saygı duydukları, ataları ve peygamberleri saydıkları İbrahim Peygamber'inkinin (a.s) aksi bir yolda gitmektedirler. Böylece, müslümanlar karşısında da şaşkın bir duruma düşmektedirler. Örneğin günümüzde Abdülkadir Geylâni hazretlerinin izleyicileri ve onun adına kurulan Kadiri tarikatının şeyhleri Abdülkadir Geylani'nin ömrü boyunca karşı çıktığı hurafeleri, şimdi onun adına savunmakta ve yapmaktadırlar. Öyle ki, kişi, Abdulkadir Geylani ne yapmıştı, bunlar ne yapıyor, diye şaşırıp kalıyor.”

4) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu, İbrahim'in diliyle konuşan fıtratın kendisidir. Çünkü İbrahim henüz idrakiyle, kavrama yeteneğiyle ilâhını bulmamıştı. Ancak onun bozulmamış fıtratı daha baştan kavminin kullukta bulunduğu putların ilâh olabileceklerini reddetmişti. -Irak Keldanileri olan İbrahim'in kavmi, putlara kullukta bulundukları gibi gezegenlere, yıldızlara da taparlardı.- Çünkü kullukta bulunan, zorluk ve rahatlıkta kulların kendisine yöneldiği, insanları ve tüm canlıları yaratan ilahın... Evet İbrahim'in fıtratına göre bu ilahın taştan bir heykel ya da ağaçtan bir put olması mümkün değildi. Madem ki yaratan, yarattıklarının rızkını veren, her şeyi işiten ve karşılık veren bu heykeller değildir,-ki durumları da bunun açıkça göstermektedir.- O halde, kullukta bulunulmayı hak etmemişlerdir ve gerçek ilâh ile kulları arasında aracı şeklinde de olsa ilâh edinilemezler.

O halde daha ilk karşılaşmada İbrahim'in (selâm üzerine olsun) fıtratının hissettiği açık bir sapıklıktır bu. Ayrıca bu, yüce Allah'ın insanları yarattığı fıtratın eksiksiz bir örneğidir. Sonra bu, açık bir sapıklıkla yüzyüze geldiğinde onu reddedip tiksinen, sorun inancı ilgilendirince de gerçek sözü açıklayıp duyuran mükemmel fıtrata da bir örnek oluşturmaktadır.

Bunlar, İbrahim'in (selâm üzerine olsun) babasına söylediği sözler. Oysa İbrahim son derece yufka yürekli, halim, güzel ahlâklı, hoşgörülü ve yumuşak biridir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu nitelikleri sıralanmaktadır. Ancak burada inanç söz konusudur. İnanç da babalık ve oğulluk bağlarının çok çok üstündedir. Yumuşaklık ve hoşgörü duygularının ötesinde bir olaydır. İbrahim de, yüce Allah'ın, soyundan müslümanların uymasını emrettiği bir önderdir. Hikâyenin burada anlatılması da insanlar için bir örnek, bir numune olması amacına yöneliktir.

Böylece İbrahim (selâm üzerine olsun) fıtratının arılığı ve gerçeği aramadaki içtenliği nedeniyle yüce Allah'ın kendisi için evrende gizli sırları ve varlık aleminde doğru yolu gösteren kanıtları ortaya çıkarmasını hakediyor.”

5) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Azer’in başka bir ismi daha var ki o da Tarh’dır. Bu, Yakub’un hem Yakub hem de İsrail isminin olması gibidir. Azer’in amcası olduğunu söyleyenler karıştırıyor. Bir Allah elçisinin babasının cehennemde olduğunu söylemeye dilleri varamadığından dolayı, Azer’in Hz. İbrahim’in amcası olduğunu söylüyorlar.

İbrahim’in (a.s.) kavmi sabii idi. Yıldızlara tapıyorlar ve onlar için putlar yapıyorlardı. Keldanilerin dini buydu. Onlar putlara, kendilerini Allah’a yaklaştırsın ve vesile olsun diye ibadet ediyorlardı. Bu nedenle onlar müşrik idiler.”

6) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler, Hz. İbrahim’in müşrik olan babasını hesaba çektiğini ve kendisine kâinatı yaratanın kudret ve hakimiyetine şahitlik eden eserlerin göründüğünü bildirmektedir. Azer, İbrahim’in babasıdır. Azer’in bir adı veya lakabı Tarih’tir. Kufe’nin köylerinden birinde ikamet etmekte idi. Bunlara “Keneniyyun” denilirdi. Bunlar gökteki yıldızlara ve yerdeki putlara, heykellere tapınırlar, bunlara tanrılık, mabutluk isnat ederlerdi. Her yıldız adına bir put edinmişlerdi. O yıldızlara yaklaşmak için o putlara tapınırlardı, taki, kendileri için o yıldız yanında şefaatte bulunsun. İşte İbrahim (a.s.) bu müşriklerin bu cahilce hallerini inkâr etmek ve inançlarının bozukluğunu göstermek için babasına böylece hitap ve ihtarda bulunmuştu.”

7) Mahmut Toptaş diyor ki: “İbrahim (a.s.) zengin bir ailenin çocuğu olarak ilk önce ailesinden tebliğe başladı. Şirk konusunda anne babaya itaat edilmez. Azer, İbrahim’in babasıdır. Amcası olduğunu söyleyenler de vardır. Çoğunluk babasıdır diyor. Suyuti ve İbn Kemal de Rasulullah’ın anne ve babasının da müslüman olduğunu savunuyor.”

Sonuç:

1) Şirki, şirk koşanlar için hoş görmemek ve yakın akraba bile olsa, onları onaylamamak gerekir.

74 – (Hani) İbrahim, babası Azer’e: “(Bir takım) putları mı ilah ediniyorsun? Ben, seni ve kavmini açık bir sapıklıkta görüyorum” demişti.

 

Allah (c.c), önceki ayette herşeyin sahibi ve yaratıcısı olduğunu haber verdikten sonra bu ve sonraki ayetlerde, müslümanlara bir örnek olması  için İbrahim (a.s)’in, putlara tapan babasını ve kavmini İslam’a davat etmesiyle alakalı kıssadan bahsetmektedir.

Allah (c.c) bu ayette İbrahim (a.s)’in kıssasını anlatmasının bir sebebi de İbrahim (a.s)’in dinine bağlı olduklarını iddia eden fakat buna rağmen Allah’a şirk koşan müşriklere bir reddiye yapmaktır. Zira arap müşrikleri, yahudiler ve hristiyanlar, İbrahim (a.s)’i yüceltirler ve kendilerinin İbrahim (a.s)’in dinine bağlı olduklarını ileri sürerlerdi.

Allah (c.c) bu ayette; İbrahim (a.s)’in, onların iddia ettikleri gibi biri olmadığını, bilakis putlara karşı gelen, ibadetleri sadece Allah (c.c)’a has kılan, şirkten, şirkin her çeşidinden ve müşriklerden beri olan bir muvahhid olduğunu bildirmekte ve böylece onların İbrahim (a.s)’in dinine bağlı olduklarına dair  iddialarını, yüzlerine vururcasına reddetmekte, onları yalanlamaktadır.

Allah (c.c) bu ayette Rasulullah (s.a.s)’a hitaben şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’ın rasulü Muhammed! Allah’a ortak koşan, bununla birlikte İbrahim’in dinine bağlı olduklarını ileri süren o müşriklere, söylediklerinin sadece bir iddia olduğunu, kendilerinin putlara taparak şirk içerisinde olduklarını, İbrahim ve ona bağlı olanların ise putlara taparak Allah’a asla şirk koşmadıklarını  delillendirmek için İbrahim’in, babasına dediği sözü hatırlat. İbrahim, babasına şöyle demişti:

“Ey baba! Seni ve herşeyi yaratan Allah olmasına rağmen nasıl olur da putları kendine ilan edinir, Allah’la birlikte onlara taparsın? İbadet, yalnızca seni ve bütün herşeyi yaratan Allah’a yapılır. Fakat sen ve kavmin Allah’ı bırakıp putlara taptığınız için büyük bir sapıklık içerisinde bulunuyorsunuz. Her ne kadar kendinizi doğru yol üzerinde sansanız da kesinlikle doğru yol üzerinde değilsiniz. Sizler her ne kadar Allah’a inandığınızı, O’na yaklaşmak için putlara taptığınızı ve böylece doğru yol üzerinde olduğunuzu iddia etseniz de yine sapıklık üzere olan, doğruyu bulmamış kimselersiniz.

Sahih akıl ve selim fıtrat sahibi herkes bunu bilir. Kendi ellerinizle yaptığınız putlara tapmaktan, onları yüceltmekten daha büyük hangi sapıklık olabilir, diye hiç düşünmüyor musunuz acaba? Yine şunu da çok iyi bilmektesiniz; muhakkak ki sizler, kendi ellerinzle yaptığınız şu putlardan daha üstünsünüz. Zira sizlerin aklınız var, görmekte ve duymaktasınız, kendinizi müdafa etme gücüne de sahibsiniz. Oysa kendilerine tapındığınız o putların ne aklı vardır, ne görürler, ne de kendilerine gelecek bir zararı defedebilirler.”

Allah (c.c) bunlar hakkında başka ayetlerde şöyle buyuruyor:

“(İbrahim) Dedi ki: “Yonttuğunuz şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Oysa sizi de ibadet ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.”  (Saffat: 95-96) 

“Kitabta İbrahim’i de zikret. Muhakkak ki o, sıddık bir nebi idi. Hani babasına demişti ki: “Ey babacağım! İşitmeyen, görmeyen, senden bir şeyi gideremeyen şeylere niçin ibadet ediyorsun? Ey babacığım!  Şüphesiz ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir. Bana uy ki, seni düzgün bir yola eriştireyim.”    (Meryem: 41-43)

İbrahim (a.s)’in kavmi, kendi zanlarına göre meleklerin Allah (c.c) katında kendilerine şefaatçi olacaklarına, zarar veya fayda vereceklerine inanır ve bu sebeple melek şeklinde putlar yapar, sonra da onlara bir takım ibadetlerle tazim eder ve rızalarını kazanmaya çalışırlardı.

Yine İbrahim (a.s)’in kavminin diğer bir şirki de; gezegen ve yıldızlara tapmalarıydı. Onlar kendi düşüncelerine göre kendilerinin Allah (c.c)’a direkt olarak yalvaracak seviyede olmadıklarına inanırlar, bu sebeble Allah (c.c)’a yalvarmak için kendilerine aracı olacak, Allah (c.c)’a yakın olduğunu zannettikleri melek, gezegen ve yıldız gibi varlıklara ihtiyaçları olduğunu söyleyerek onlara yönelirler ve onlara tapınırlardı.

Bu kimseler Allah (c.c)’a, rububiyet yönüyle inanıyorlardı. O’nun yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren, herşeyin elinde olduğu yüce varlık olduğunu kabul ediyorlardı. Bununla birlikte O’na yaklaşmak için zikri geçen varlıklara tapınıyorlardı. Yani uluhiyette şirk koşuyorlardı.

75) İBRAHİM (A.S)’E VERİLEN NİMETLER

 

 

وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنْ الْمُوقِنِينَ (75)

 

75) Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.

İşte biz İbrahim’e ilme, delile ve gerekçeye itibar edip, yakîn sahiplerinden olsun, Allah’a şeksiz şüphesiz iman etsin diye babasının putlara tapmasının batıl olduğu hakkında gerçeği ona gösterdiğimiz gibi, göklerin ve yerin mülkünü, işleyiş disiplinini, asli düzenini, engin saltanatını da böylece gösteriyorduk. Ona yerler ve gökler açıldı. En üstte ve en altta bulunan hükümranlığı gözleriyle gördü.

 

Melekût: Mülkler, Saltanat. Büyük hükümranlık demektir. Sonundaki “vav” ve “te” hükümranlığın büyüklüğünü ifade eder. Nitekim rağbet kökünden rağabût, rahbet kökünden gelen rahebût kelimelerinde de vav ve te mübalağa ifade eder.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Kezalike ve onun sonrası cümle-i itiraziyyedir. Ve bir önceki ayetteki kâle fiilinin üzerine atfolundu.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Mücahid şöyle der: “Ona yerler ve gökler açıldı. En üstte ve en altta bulunan hükümranlığı gözleriyle gördü.

“Böylece İbrahim’e gösteririz.” Geçmişteki halin hikayesidir. “Gösterdik” demektir.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve işte böyle açık bir gösterişle biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Yıldızları, Ay ve Güneş'i ile gökleri ve yeri gözüne gösterdikten başka, tümüyle bütün âlemin bir mülk, bir saltanata tabi olan bir memleket olduğunu ve bu memleketi zabt ve idare eden rablık sırlarını ve hükümranlık saltanatını kalbine bildiriyorduk. Bütün bunlar yerde bir cismanî beşer olan İbrahim'in ruhunda şekilleniyor ve tahakkuk ediyordu. İbrahim görüyordu ki yer ve zamanıyla bütün bu âlemleri toplayıp İbrahim'in nefsine indiren, maddeleri ve maneviyatıyla ona bağlayıp hepsini birden idare ve tedbir eden rabbani kudret, hepsinin sahibi ve hâkimi bulunan, ortak ve benzeri olmayan bir tek kudretten ibarettir. Ve İbrahim, ona gökteki yıldızlardan daha uzak değildir. Yıldızların gökte birer yerleri, mevkileri varsa, yerdeki İbrahim'in, hepsinin üstünde bir şerefi vardır. Böyle bir şerefi taşıyan bir mahlukun ve onun kavminin ve hemcinsinin, o hakiki malik gerisinde herhangi bir mahluka kul, köle olup alçalması pek büyük bir sapıklık, pek tehlikeli bir küfür, bir nankörlüktür. İşte İbrahim'e bu hükümranlığı gösteriyorduk ki öyle desin, ve tam inananlardan olsun.”

4) Mevdudi diyor ki: “Yani, "nasıl tabiattaki olgular her gün gözlerinizin önündeyse ve Allah'ın ayetleri size gösteriliyorsa, aynı şekilde İbrahim'in de önündeydi. Fakat, İbrahim bunlar üzerinde derinden derine tefekkür edip gerçeği gördüğü halde, siz kör insanlar gibi onlara bakıyor ama görmüyorsunuz. Aynı yıldızlar, aynı ay ve aynı güneş gözlerinizin önünde doğup battığı halde, doğuş zamanlarında siz gerçekten ne kadar uzaktaysanız, batış zamanlarında da onlar aynı ölçüde sizi gerçekten uzaklaştırıyor. Fakat, İbrahim akıl gözüyle tabiattaki aynı olguları gördüğünde üzerlerinde düşünmüş ve gerçeğe varmıştı.

Buradaki Kur'an ayetlerinde anlatılan İbrahim Peygamber'le (a.s) kavmi arasındaki tartışmanın gerçek niteliğini anlamak için devrin dinî ve sosyal şartlarını gözönünde bulundurmak gerekir. İbrahim Peygamber'in doğum yeri olan Ur kentinin arkeologlarca kazılıp toprak üstüne çıkarılmasıyla dönemin gerçek şartlarını öğrenmemiz kolaylaşmıştır, Sir Leonardo Wooley araştırmalarının sonucunu 1935'te Londra'da 'Abraham' adlı kitabında toplamıştır. Bazı bölümleri aşağıda sunulmaktadır:

Bugün bilginlerce İbrahim Peygamber'in yaşadığı dönem olarak kabul edilen İ.Ö. 2100 yıllarında Ur'un nüfusunun 250.000 hattâ 500.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. O zamanlar Ur gelişmiş bir endüstri ve iş merkeziydi. Bir yandan ticaret mallarını Pamir ve Nilgiri gibi uzak yerlerden kendine çekerken, bir yandan da Anadolu'yla ticari ilişkilerde bulunuyordu. Başkenti olduğu devletin sınırları günümüz Irak'ının kuzeyine uzanıyordu. Halk çoğunlukla el işçisi (zanaatkâr) ve meslekten tüccardı. Arkeolojik kalıntılardan okunan çağın yazıtları materyalist bir hayat görüşüne sahip olduklarını göstermektedir; hayatlarının ana amacı servet yığmak ve eğlenmekti. Faiz alıp verirlerdi ve bütünüyle işlerine dalmışlardı. Birbirlerine şüpheyle bakarlar ve en ufak sorunlardan dolayı hemen mahkemeye koşarlardı. Tanrılarına olan duaları genellikle uzun hayat, zenginlik ve işlerinde başarı istemekten ibaretti. Halk üç sınıfa ayrılıyordu:

1) Amelu: Bu sınıf din adamları, devlet memurları ve askeriyeden oluşuyordu.

2) Nuşkenu: Tüccarlar, zanaatkârlar ve çiftçiler bu sınıfa dahildi.

3) Ardu: Bunlar da köِlelerdi.

Amelu sınıfının özel ayrıcalıkları vardı; hem medeni hukuk, hem de ceza hukuku alanında diğer insanlardan daha fazla haklara sahiptiler ve hayatlarıyla mülkleri kutsal ve kıymetli tutulurdu. İbrahim Peygamber'in gözlerini açtığı kentin ve toplumun durumu buydu işte. Talmud'a göre kendisi Amelu sınıfına dahildi ve babası devletin en önde gelen görevlilerindendi. (ayrıca bkz. Bakara: 2/258)

Ur'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan tabletlerde 5000 tanrının adı geçmektedir. Her kentin kendine özgü tanrısı ve baş tanrı, ya da kent tanrısı kabul edilen ve kendisine diğerlerinden daha çok saygı gösterilen özel bir tanrısı vardı. Ur'un kent tanrısının adı, 'Nennar' (Ay tanrısı)'dı ve bu tanrının adıyla sonraki çağların bilginleri bu kente 'Kamerina'da demişlerdi. Bir diğer büyük kent, sonradan Ur'un yerine başkent yapılan 'Larsa' idi; buranın baş tanrısının adı ise 'Şemeş' (Güneş tanrısı)'ti. Bu baş tanrıların altında, çoğunlukla yıldızlarla gezegenlerden ve bir kaçı da yeryüzü nesnelerinden seçilen çok sayıda küçük tanrılar vardı. Halk daha önemsiz şeyler için yaptıkları duaların bu küçük tanrılarca karşılık verildiğine inanırdı. Tüm bu gök ve yer tanrı ve tanrılarının putlar halinde sembolleri dikilmişti ve dua vs. tapınmalar bu semboller önünde yapılırdı.

'Nannar' putu Ur'da en yüksek tepe üzerinde yapılmış büyük bir tapınakta korunuyor ve yanında karısı 'Ningil'in kutsal yapısı mabed bulunuyordu. 'Nannar' tapınağı bir kral sarayı gibiydi, her gece farklı bir kadın tapınıcı oraya giderek bu putun gelini olurdu. Böylece tapınakta tanrıya adanmış kalabalık bir kadın topluluğu oluşmuştu, bunların durumu âdeta din fahişeleri şeklindeydi. Bâkireliğini tanrı adına feda eden kadın çok saygın görülürdü. Her kadının kurtuluşa ermesi için en az ömründe bir kez 'tanrı yolunda' bir başka erkeğe kendini teslim etmesi gerektiği şeklinde ortak bir inanç vardı. Bu din fahişeliğinden en çok yararlananların da bizzat erkek 'din adamları' olduğu açıktır.

Yalnızca bir tanrı değildi 'Nannar'; ülkenin en büyük toprak ağası, en büyük tüccarı, en büyük zanaatkârı ve siyasal hayatın baş yöneticisiydi; çok sayıda bahçe, ev ve tarla adanmıştı tapınağına çünkü. Bu kaynaklardan gelen gelirin yanısıra, çiftçiler, toprak sahipleri ve tüccarlar da mısır, süt, altın, kumaş vs. den oluşan adaklarını tapınağa getirirlerdi. Tabiiki, bunlara bakacak kalabalık bir grubun varlığı gerekiyordu.

Tapınak adına çok sayıda atölye çalıştırılıyor ve geniş düzeyde bir iş çevriliyordu. Tapınakta adalet yüksek mahkemesi kurulmuştu ve yargıçları oluşturan din adamlarının hükümleri 'tanrı'nın hükmü kabul ediliyordu. Kraliyet hanedanı da egemenliğini gerçek egemen 'Nannar'dan alıyordu yine. Kral ülkeyi onun adına yönetiyordu ve bu bakımdan tanrılık mertebesine yükselmiş olup kendisine diğer tanrılar gibi tapınılıyordu.

İbrahim Peygamber zamanında Ur'a egemen bulunan hanedan, İ.Ö.. 2300'de doğuda Susa'ya, batıda Lübnan'a uzanan geniş bir imparatorluk kurmuş bulunan Ur-Nammu'dan geliyordu. Hanedan Ur-Nammu nedeniyle Nammu adını almıştı, işte Arapça'da buna Nemrud denmiştir. İbrahim Peygamber'in hicretinden sonra bu hanedan ve bu ulus ardı kesilmez felâketlere uğradı. Elamlılarca Ur'un yıkılması, Nannar putuyla birlikte Nemrud'un da ele geçirilmesiyle yıkılış hızlandı. Elamlılar Ur'a egemen olarak Larsa'da yönetimlerini kurdular. Son darbe, bir Arap hanedanı yönetiminde güçlenen ve hem Ur'u hem de Larsa'yı kontrolüne geçiren Babil'den geldi. Bu yıkılışın sonucunda Ur halkı kendilerini yıkım, utanç ve tahripten kurtaramayan Nannar'a olan inançlarını bıraktılar.

Bu ülke halkının hicretinden sonra İbrahim Peygamber'in öğretilerine ne tür bir cevap verdiği konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değilse de, İ.Ö. 1910'da Babil kralı Hammurabi'nin (Kitab-ı Mukaddes'te 'Amurafil' diye geçer) yaptığı kanunları, Nübüvvet yol göstericiliğinin doğrudan veya dolaylı etkilerini taşır. Bu Kanun'un tümünün üzerine kazındığı bir sütun M.S. 1902'de bir Fransız arkeolog tarafından ortaya çıkarılmış ve 1903'te C.H.W John tarafından "En Eski Hukuk Kodu" adıyla İngilizceye çevrilip yayınlanmıştır. Bu kanunla Musa Peygamber'in Kanunun'un çoğu ilke ve ayrıntıları genelde birbirine benzerdir.

Bugüne değin yapıla gelen arkeolojik araştırmaların sonuçları doğruysa, ortada açık bir gerçek vardır: Şirk, İbrahim'in kavminin çok tanrıcı ibadetlerinin temeli ve basit bir dini inanç değil, ekonomik, kültürel, siyasal ve sosyal hayat sistemlerinin de ana temeliydi. Buna paralel olarak, İbrahim Peygamber'in mesajı yalnızca putatapıcılığın köküne vurmakla kalmıyor, kraliyet hanedanına tapınma ve bu hanedanın egemenliğinin yanısıra, din adamlarıyla soyluların sosyal, ekonomik ve siyasal statülerine ve tüm ülkenin kollektif hayatına da yükleniyordu. Bu yüzden, çağrısının kabulü kapsamlı değişiklikler gerektiriyordu. Geçerli sosyal modelin bırakılıp, tevhid temeli üzerinde yeniden kuruluşunu öngörüyordu. Bundandır ki, İbrahim Peygamber (a.s) mesajını yaymaya başlar başlamaz halk, soylular din-adamları sınıfı ve Nemrud hep birlikte onun sesini kesmek için ayaklandı ve Kur'an'da anlatılan keskin kavga patlak verdi.”

5) Seyyid Kutub diyor ki: “Şu bozulmamış fıtrat ve açık basiret gibi, hakka karşı böylesine bir içtenlik ve bu derece şiddetle batıldan tiksinme üzerine İbrahim'e bu mülkün, göklerin ve yerin mülkünün gerçek mahiyetini gösterdik. Evrenin planında gizli sırlardan haberdar kıldık. Varlık sayfalarına serpiştirilmiş işaretleri ortaya çıkardık. O'nun kalbi ve fıtratı ile şu olağanüstü evrende yer alan imana yönelik mesajlarla doğru yolu gösteren kanıtları birbirine bağladık. Böylece O'nu, sahte tanrılara kulluk yapmayı reddetme aşamasından gerçek ilahı benimseme aşamasına yükselttik.

İşte fıtratın derin ve yalın yöntemi budur. Bu, birikintilerin yozlaştıramadığı bilinçtir. Evrendeki yüce Allah'ın harikulade sanatını düşünen basirettir bu. Görülen alemleri, içlerindeki sırları dile getirene kadar derinliğine incelemektir. Bu, O'nun uğruna çaba sarfetmenin mükâfatı olarak yüce Allah'ın doğru yolunu göstermesidir.

İşte İbrahim (selâm üzerine olsun) bu şekilde yoluna devam edip Allah'ı bulmuştur. Daha önce fıtratında ve vicdanında bulduktan sonra düşünce ve bilincinde de bulmuştur. Düşünce ve bilincinde bulduğu ilâhlık gerçeği fıtrat ve vicdanda yer eden gerçekle bir uyum arzetmiştir.

O halde İbrahim'in (selâm üzerine olsun) bozulmamış fıtratıyla zorlu bir yolculuğa çıkalım. Kuşkusuz bu, son derece korkulu bir yolculuktur, ilk başta rahat ve kolay görünse de. Fıtrî iman noktasından bilinçli iman noktasına uzanan bir yolculuktur bu. Bu, birtakım farzların ve hükümlerin yükümlülüğü gerektiren imandır. Bu noktada yüce Allah, halk kitlelerini sadece akılları ile başbaşa bırakmamıştır. Peygamberlerin getirdiği mesajlarla açıklama yönüne gitmiştir. İnsan fıtratını veya insan aklını değil de, peygamberliği insanlar için bir gerekçe kılmıştır. Hesaba çekilmenin ve cezalandırılmanın nedeni budur. Bu, yüce Allah'ın adaletinin, rahmetinin, insanlardan haberdar olmasının, onları bilmesinin gereğidir.

İbrahim'e gelince, o, İbrahim'dir. Rahmanın dostu, müslümanların babasıdır.”

6) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Yakîn imanın derecelerinin en yüksek olanıdır.”

7) Mahmut Toptaş diyor ki: “Hz. Ali diyor ki: “Gördüğüm her şeyde Allah’ın ilmini ve kudretini görüyorum.” Müslüman olmamız, olayları İslam’a göre tevil etmemiz, İslam’a göre yorumlamamız da Rabbimizin bir lutfudur

Sonuç:

1) Allah’ın en yüce fazlı, hidayete ermesini istediği kişiyedir

2) Yakîn derecesi, bir şeyi görür gibi bilmesi isteklerin en üstünü ve en değerlisidir.

75 – İşte böylece İbrahim’e, yakin sahibi olanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.

 

Allah (c.c), önceki ayette İbrahim (a.s)’in, babasının ve kavminin sapıklığını ortaya koyduğunu haber vermişti. Bu ayette ise İbrahim (a.s)’e verdiği nimetlerinden bahsetmektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Biz, İbrahim’e; babasının ve kavminin sapıklığını ortaya koyabileceği bir bilgi verdiğimiz gibi göklerde, yerde ve bunların içindeki varlıkların azameti, mükemmelliği, ince yapısı ve sırlarıyla ilgili bilgiler de verdik. Böylece kainatın hayret verici, ilginç sırlarını ona göstererek Allah’ın herşeyi nasıl en güzel ve ince bir şekilde yaratıp düzene koyduğunu öğrettik. Biz bu bilgileri ona, hem kendi kalbinin delil sunma konusunda mutmain olması hem de putlara ve başka varlıklara taparak Allah’a şirk koşanların karşılarına sağlam ve kesin delillerle çıkması için verdik.”

Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Dağları görürsün de yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu) herşeyi en iyi şekilde yapan Allah’ın sanatıdır. Muhakkak ki O, yaptıklarınzdan haberdar olandır.” (Neml: 88)

Ayette geçen “gösteriyorduk” lafzındaki “gösterme” şu şekillerde olabilir:

1 - Allah (c.c), İbrahim (a.s)’in gözünü açarak yaratmış olduğu göklerin ve yerin ince yapılarını ona gösterdi.

2 – Allah (c.c), İbrahim (a.s)’in gözünü değil de, basiretini açmış, böylece İbrahim (a.s) bu konulardaki ilmi öğrenmiş ve bilmiştir.

Ayetteki “yakin sahibi” olanlar lafzındaki “yakin”den kasıt; kesin ilimdir. Kesin ilim ise; şüphe tamamen ortadan kalktıktan sonra söz konusu olur. Bu ise Allah (c.c)’ın yarattıklarını düşündükçe elde edilir. Kainat ve içindeki varlıklar üzerinde gerçek bir araştırma yapıp sağlam delillerle düşünüldüğü zaman, elde edilen bilgi, kişiyi mutlaka Allah (c.c)’ın varlığına ve birliğine kesin ve şüphesiz bir şekilde imana götürür. Allah’ın varlığına ve birliğine iman ise kişiyi Allah’ın uluhiyette tevhid edilmesine, yani, ibadetlerde, hükmünde ve sıfatlarında O’na hiçbir şirk koşmamaya götürür.

76) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMASI

 

 

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ (76)

 

76) Gece onu örtünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu imiş benim Rabbim!?” O sönünce de: “Ben böyle sönenleri sevmem.” demişti.

Gece, bütün aydınlıkları karanlığı ile örtünce, İbrahim gökyüzünde parlayan bir yıldız, Zühre veya Müşteri gezegeni görmüş ve kavminin, Allah’ı bırakıp putlara ve yıldızlara tapma hususundaki cehalet ve hatalarını görme ve delil getirme yöntemiyle kendilerine göstermek, onları reddetmek kınamak ve derece derece onları helake götüren bu sapıklıktan kurtarmak amacıyla, mutaassıp olmayıp insaf ile hareket ederek demişti ki: “Sizin iddianıza göre bu imiş benim Rabbim!?” Yıldız sönünce, gözden kaybolup batınca İbrahim: “Ben böyle batan şeylere tapmayı sevmem. Onları Rab, mabud tanımam.” demişti. Çünkü ma’budun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikali doğru değildir. Esasen bunlar, cisimlerin niteliklerindendir.

 

Cenne aleyhi’l-leylu: Gecenin karanlığı bastırdığında.

Felemmâ efele: Kaybolduğunda.

Cenne: Karanlığı ile onu örttü demektir. Vahidi şöyle der: “Cenne aleyhi’l-leyle” ve “Ecennehu’l-leyle” Gece onu örttü manasınadır. Örttüğün her şeye cünne ve ecinne örtüldü, denir. Cennet, cinn, cünûn ve cenîn kelimeleri bu köktendir. Bunların hepsinin aslında örtmek ve örtülmek manaları vardır.”

Efele: Gözden kayboldu demektir. Bir şey gözden kaybolup uzaklaşınca”Efele” denir.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Çünkü Rab, onun üzerinde hiçbir değişiklik ve intikal olmak caiz olmayandır. Çünkü bu iki şey sonradan olan şeylerin şanındandır. Fakat Hz. İbrahim’in bu sözü onların içinde kabul görmedi.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Zemahşeri şöyle der: “Babası ve kavmi, putlara ve yıldızlara tapıyorlardı. Hz. İbrahim “görme ve delil getirme” yoluyla, kavminin delalet içinde olduklarına dikkatlerini çekmek ve onlara doğruyu göstermek istedi. Ayrıca sağlam bir bakışın, yıldızlardan herhangi birinin ilah olamayacağını, arkalarında, onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer yere gidiş ve intikallerini idare eden birinin varlığını gösterdiğini onlara öğretmek istedi.

“Bu, benim Rabbimdir” sözü, hasmının batıl yolda olduğunu bildiği halde, ona insaf ile muamele eden kimsenin sözüdür. Kendi görüşünde mutaassıp değilmiş gibi, hasmının sözünü aynen naklediyor. Zira bu davranış hakka daha iyi götürür. Sonra tekrar ona dönerek, iddiasını delil ile boşa çıkarır.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şu halde İbrahim ne zaman ki gece, karanlığıyla başına çöküp ortalığı örttü, o zaman bir yıldız, gezegenlerden bir yıldız görerek bu benim Rabbim ha! dedi. Evvela bir yıldızın, bir insanı terbiye edebileceğini uzak görerek etrafındakilere bir tariz yaptı. Çok geçmeden o yıldız geçip batınca, ben, batanları sevmem dedi. Bununla ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim esas olduğunu, fakat haraket etme ve batmanın tesir delili değil, yaratılmışlık, etkilenme, mahkum olma, sonradan yaratılmışlık ve yok olma delili olduğunu ve bundan dolayı, batanın tanrı olamayacağını ve batana sevgi göstermenin sonu boşa çıkacak bir sapıklık olduğunu ve Rabb'ın bunda etkili ve bunu hareket ettirici olan ve zevalden uzak bulunan bir yaratıcı kudret olması gerektiğini anlattığı gibi, özellikle batma ve doğmaya dikkat nazarını çekmekle yıldızların batmalarından dolayı onların yerine putları koyanların sapıklıklarını, ve çelişkilerini de gösterdi. Zira batmalarından dolayı asıllarının yeterli olmadığını teslim ettikleri halde, o batanların yapılmış heykellerine saygı göstermek ne büyük çelişkidir.”

4) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu, İbrahim'in ruhunun bir portresidir. Babasının ve kavminin kullukta bulunduğu putlara karşı içinde bir kuşku hatta, kesin bir karşı çıkış belirmişti. İnanç sorunu fikrini meşgul etmiş, tüm dünyasını doldurmuştu. "Üzerine gece basınca" deyimi bu tabloyu daha bir somutlaştırmaktadır. Sanki gece sadece onu bürümektedir. Ve sanki onu çevresindeki insanlardan koparmaktadır. Ta ki, kendi ruhu, duyguları, düşünceleri, fikrini uğraştıran, hafızasını dolduran yeni ilgisiyle başbaşa kalabilsin...

Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi İbrahim'in (selâm üzerine olsun) kavmi yıldızlara ve gezegenlere kullukta bulunurlardı. Bir bilinç ya da kavrama söz konusu olmaksızın, fıtratında bulduğu gerçek ilâhının bu putlardan bir put olmasını imkânsız görünce, kavminin kulluk yaparak yöneldiği bir şeyde gerçek ilâhını bulabileceğini düşünmüştü.

Ulusunun gezegenlere, yıldızlara kulluk yaparak yöneldiklerini ilk görmesi değildi bu. Yıldızları da ilk defa görüyor değildi. Ancak -o gece- yıldız, daha önce konuşmadığı bir dille konuşuyordu, fikrini meşgul eden, dünyasını dolduran problemin uyandırdığı duygulara benzer işaretler getiriyordu hatırına.

"Rabbim budur" dedi.

Çünkü yıldız, parlaklığı, çekiciliği ve yüksekliğiyle putlardan daha çok Rabb olmaya yakındır. Ama hayır... Yıldız O'nun zannını yalanlıyor.

"Fakat yıldız batınca, `Batanları sevmem' dedi."

Yıldız kayboluyor. Yaratıklara görünmez oluyor. O halde kim onları gözetecek, işlerini kim düzene koyacak, Rabb kaybolduktan sonra? Yok, bu Rabb olamaz. Çünkü Rabb kaybolamaz.

İşte fıtratın yakın ve yalın mantığı budur. Mantıksal önermelere, diyalektik varsayımlara danışmaz, rahatça, net ve doğrudan doğruya hareket eder. Çünkü insanlığın varlığı içten ve kesin bir şekilde bunu dile getirmektedir.

"Batanları sevmem"...

Fıtrat ile ilâhın arasındaki bağ, sevgi bağıdır. Aradaki ilişki, kalp ilişkisidir. Bu nedenle İbrahim'in (selâm üzerine olsun) fıtratı, batanları sevmiyor, onlardan ilâh edinmiyor. Çünkü fıtratın sevdiği ilâh, kaybolmaz, batmaz...”

6) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler de Hz. İbrahim’in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mabutluk sıfatına sahip olamayacağını beyan ediyor. Kavminin bu husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.”

7) Mahmut Toptaş diyor ki: “İbrahim (a.s.) toplumu yıldızlara taptığı için örnekler gökyüzünden verilmiş. Putlar yıldızların temsilcisi konumunda”

İbrahim’in (a.s.) bir an olsun yıldızı, ayı ve güneşı Rabbi diye düşünmesi haşâ cehaleti sebebiyle onları rab olarak düşünmesi değildir. İbrahim (a.s.) bir rasuldür. Rasuller de masumdurlar.

76 – Üzerine gece (nin karanlığı) çöktüğünde bir yıldız gördü. Dedi ki: “(İşte) bu benim rabbimdir.” (Yıldız) kaybolduğunda dedi ki: “Ben kaybolanları sevmem.”

 

Allah (c.c), bu ve sonraki ayetlerde İbrahim (a.s)’in tartışma sırasında kavmine, şirk içerisinde olduklarını isbat etmek için kullandığı ağızlarını susturucu delillerden haber vermektedir.

İbrahim (a.s)’in gerek babası ve gerekse kavmi hem putlara hem de güneş, ay ve yıldızlara tapmaktaydı. İbrahim (a.s), onların bu tapındıklarını delil göstererek ve onlar üzerinde düşündürücü örnekler vererek nasıl dalalet ve şirk üzere olduklarını ortaya koydu.

İbrahim (a.s) onlarla ilk önce yıldızlar hakkında tartıştı.

Allah (c.c), bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Gecenin karanlığı üzerine çökünce bir yıldız gördü ve yıldıza tapan kavmine şöyle dedi: “Sizler şu çıkmış olan yıldızın, benim Rabbim mi olduğunu ileri sürüyorsunuz?” Onlar: “Evet” diye cevab verdiler. Zira onlar yıldızlara tapıyorlardı. Bir müddet sonra yıldız kaybolup gitti. Bu kez İbrahim, yıldızlara tapan o kimselere: “Sizler bu yıldızların Rabbimiz olduğunu iddia etmektesiniz. Oysa bu imkansızdır. Zira bakınız çıktıktan bir müddet sonra kayboldu. Fakat bu kainatın ve herkesin yaratıcısı olan zat asla böyle noksan bir sıfata haiz olamaz. O, bir an olsa bile kaybolmaz. Bir halden başka bir hale geçmez. Şayet aklınız varsa kaybolma, bir halden başka bir hale geçme gibi varlığı için başka şeylere ihtiyaç duyan noksan sıfatlara sahib mahlukları ilah edinmezsiniz. Ben, böyle noksan sıfatlara sahib varlıkları sevmem ve sizler gibi onları, asla rabler edinmem.”

77) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMAYA DEVAM ETMESİ

 

 

فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنْ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ (77)

 

77) Ardından ayı doğarken görünce: “Bu imiş benim Rabbim!?” demişti. O da kaybolunca: “Andolsun ki Rabbim beni doğru yola iletmezse elbette sapanlardan olurdum.” demişti.

İbrahim, yıldızların ardından ayı doğup etrafa ışık saçtığını görünce, kavminin taptıkları şeylerin batıl olduğuna dikkatleri çekmek ve beyinsiz olduklarını göstermek amacıyla önce dediği gibi: “Sizin iddianıza göre bu imiş benim Rabbim!?” demişti. Ay da yıldız gibi batıp gözden kaybolunca İbrahim: “Andolsun ki Rabbim sizin taptığınız şeylerin batıl olduğunu gösterip, beni doğru yol olan İslam’a iletmeseydi elbette hak yoldan sapan topluluklardan, şaşkınlardan olurdum. Sizin taptığınız şeyler yok olmaya mahkumdur. Bu yüzden ben bu batan ayın da Rab olduğuna inanmıyorum.” demişti.

 

Bâziğ: Doğan demektir. Ay doğmaya başladığında “Bezeğa’l-kameru” denir. Ezheri şöyle der: Bu kelimenin, yarmak manasına gelen “Bezğ” mastarından alınmış olma ihtimali vardır. Çünkü ay, ışığıyla karınlığı yarar.

Dâllîn: Sapıklar. Hak yoldan batıl yola dönenler.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Bu söz kavmine, onların dalâlet üzerine olduklarıyla bir dokundurma yapmaktır. Fakat bu sözü de onların içinde kabul görmedi..”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Burada Hz. İbrahim (a.s.), tariz yoluyla, kavminin delalette olduğunu göstermek istemiştir.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunun ardından ne zamanki Ay'ı doğarken gördü, aynı mânâ ile bu benim rabbim ha! dedi. Bu da batınca hem rabbine olan imanını açıklayarak "bu benim rabbim" sözlerinin benimseme olmayıp, hasmı susturma ve reddetme olduğunu anlatmak, hem de, her an Rabb'ına olan ihtiyacını itiraf etmek suretiyle hidayetini nasip ettiğine teşekkür etmek için dedi ki: Hiç şüphe yok Rabb'ım bana hidayet etmese, ben de muhakkak o sapıklar güruhundan olacaktım. Çünkü bütün mesele, ruh ve cismin, iç ve dışın birleştiği bir ân içinde ortaya çıkan bir duygu ve idrake dayanıyor. Bu, görüş ve gösteriş olmaz veya fâni olanı ebedî zannetmek gibi bir isabetsizlik oluverirse sapıklık muhakkaktır. Ve birden bire Ay'ın parlaklık ve çekiciliğine kapılıvermek de hayli zor. Şu halde doğru ve isabetli olan, akıl ve idraki veren Allah Teâlâ'nın bir anlık başarılı kılması ve hidayeti olmasa, karanlıktaki insanlık Ay'a da tapacak, yıldıza da tapacak, puta da tapacak.”

4) Seyyid Kutub diyor ki: “Deneme bir daha tekrarlanıyor. Sanki İbrahim, daha önce hiç ayı görmemişti, ailesinin ve kavminin aya ibadet ettiğini bilmiyordu. Bu gece onun nazarında ay, yeni gördüğü bir şeydir.

"Rabbim budur" dedi.

Varlık alemine akıttığı aydınlığı, sevimli ışığıyla gökte belirginleşmesiyle... Fakat kayboluyor... Oysa Rabb -İbrahim'in fıtratı ve kalbiyle bildiği gibi- kaybolmaz, batmaz...

Bu noktada İbrahim (selâm üzerine olsun) vicdanında ve fıtratında bulduğu gerçek ilahının yardımına muhtaç olduğunu anlıyor. Sevdiği ve fakat henüz idrakinde ve bilincinde bulmadığı Rabbinin... Şayet Rabbi ona doğru yolunu göstermeyecek olursa, O'na elini uzatmayacak olursa ve yolunu göstermeyecek olursa, sapıtıp yolunu yitireceğini anlıyor.

"Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum" dedi.”

77 – Ay’ı doğarken gördüğünde: “(İşte) bu benim rabbimdir.” dedi. (Ay) kaybolduğunda dedi ki: “Şayet rabbim bana hidayet etmeseydi muhakkak ki ben sapmış olan kavimden olurdum.”

 

İbrahim (a.s), müşrik olan kavmiyle tartışmasına devam ediyor ve bu kez onlarla, aya da tapındıkları için, ay hakkında tartışıyor.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle haber veriyor:

“İbrahim, ayın doğduğunu görünce, aya tapan babasına ve müşrik kavmine şöyle dedi: “Sizler bunun da mı benim Rabbim olduğunu söylüyorsunuz?” O müşrikler aya da tapındıkları için: “Evet” diye cevab verdiler. Bir müddet sonra ay kaybolunca,  İbrahim onlara şöyle dedi: Sizler bu ayın Rabbimiz olduğunu iddia etmektesiniz. Oysa bu imkansızdır. Zira bakınız çıktıktan bir müddet sonra kayboldu. Fakat bu kainatın ve herkesin yaratıcısı olan zat asla bu sıfata haiz değildir. O, bir an olsa bile kaybolmaz. Bir halden başka bir hale geçmez. Çünkü O, kainatın hakimi olan, herşeyi gizlisi ve aşikarıyla duyan, gören gerçek rab ve ilahtır. O, bütün yarattıklarını gözetendir. İşte bu özelliklere sahib olan yüce zat, Allah’tır ve O, bir an bile olsa, asla kaybolmaz. Kaybolan bir varlık hiç ilah olur mu, bunu akledemiyor musunuz? Aklınız varsa kaybolma, bir halden başka bir hale geçme gibi noksan sıfatlara sahib mahlukları ilah edinmezsiniz. Zira ben, sizin tapındığınız bu varlıkları asla sevmem ve sizler gibi onları, rabler edinmem.

Sizler şunu çok iyi bilin ve anlayın: Şayet rabbim bizlere doğru yolu göstermezse, bizler kesinlikle doğru yola varamazdık ve Allah’tan başkalarına taparak sapık kimselerden olurduk.”

İbrahim (a.s), Allah’tan başka varlıklara tapan babasının ve kavminin sapıklıklarını anlatmak için yumuşak bir üslub kullanmıştı. Çünkü onlar, hiçbir delile dayanmaksızın putlara, yıldızlara, güneşe ve aya ibadet ediyorlardı. Bu sebeble İbrahim (a.s): “Şayet rabbim bana hidayet etmeseydi muhakkak ki ben, sapmış olan kavimden olurdum” diyerek kavminin sapıklık üzere olduğunu, güzel bir üslupla ortaya koymuştur. O, bu sözüyle; putları, ayı, yıldızları ve güneşi rab edinenlerin hidayet üzerinde olmadığını, sapık olduklarını, gerçek bir muvahhid olabilmek için mutlaka Allah’ın hidayetinin gerektiğini söylemek istemiştir.

78) İBRAHİM (A.S)’İN KAVMİYLE TARTIŞMASINI SÜRDÜRMESİ

 

 

فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَا أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَاقَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (78)

 

78) Sonra güneşi doğarken görünce: “Bu daha büyük olduğu için bu imiş benim Rabbim!?” demişti. O da batınca: “Ey kavmim! Ben sizin şirk koştuğunuzdan uzağım.” demişti.

İbrahim, daha sonra güneşi doğarken görünce: “Bu yıldızlardan ve ay’dan daha büyük olduğu için sizin iddianıza göre herhalde bu imiş benim Rabbim!?” demişti. Güneş de yıldız ve ay gibi batıp gözden kaybolunca: “Ey kavmim! Artık biliniz ki, ben Allah’ı biliyorum, kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye maruz bulunan şeylerin mabut olamayacağını idrak ediyorum. Ben sizin ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a şirk koştuğunuz ilahlardan, gök cisimlerinden, heykellerden, bir yaratana ihtiyaç duyan yaratılmış bir takım putlardan uzağım. Onlardan hiçbirini hâşâ mabutluk, rablık sıfatıyla vasıflanmış kabul etmem. Hiçbirisine kulluk etmem. Benim mabudum ancak bütün kâinatı yaratan, ezeli ve ebedi, herşeye kadir olan Allah teala’dan başkası değildir.” demişti.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Hazâ lafzının müzekker kılınıp müennes olarak hazihi diye getirilmemesinin sebebi haberi olan rabbi lafzının müzekker olmasından dolayıdır.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Ebu Hayyan şöyle der: “Hz. İbrahim (a.s.) gördüğü bu yıldızın, mabudluğa elverişli olmadığını kavmine gösterdikten sonra, ondan daha parlak ve nurlu olanını gözetmeye başladı. Yeni doğmakta olan ayı gördü. O da gözden kaybolunca, güneşin doğmasını bekledi. Çünkü o aydan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalı idi. Bunu, onlara karşı delil getirme ve güneşin de yıldızlar gibi sonradan yaratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.

İbn Kesir şöyle der: “Gerçek şudur ki, Hz. İbrahim (a.s.) bu makamda kavmi ile münazara halinde bulunuyor ve onların putlara ve sırası ile en parlakları güneş, ay ve zühre gibi hareket halindeki yıldızlara tapmalarının batıl olduğunu açıklıyordu. Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilah olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, İbrahim: “Ben sizin, Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.” dedi.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bundan sonra ne zaman ki Güneş'i doğarken gördü. Ve üzerindeki gecenin karanlığı tamamen açılıp gündüzün sabahına erdi. Bu benim rabbım ha! Bu hepsinden büyük, dedi. Ve daha büyük bir tariz (taşlama) yaptı. Sonra bu da batınca, muhakkak ben, sizin Rabbime ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

4) Mevdudi diyor ki: “Ayet 76-78'de, İbrahim Peygamber'i Allah'ın elçisi olarak atanmadan önce gerçekliğe götüren düşünce şekli ifade olunmaktadır. Beynini ve gözlerini doğru biçimde kullanabilen bir insanın, İbrahim Peygamber gibi Allah'ın Birliği hakkında herhangi bir şey öğrenme imkanı bulunmayan şirk'in egemen olduğu bir çevrede doğup büyümüş de olsa, Gerçekliğe ulaşabileceği ortaya konmaktadır burada. Tek şart, kişinin tabiattaki olguları doğru olarak gözlemleyip, onlar üzerinde dikkatlice düşünmesi ve bağlantılı, mantıki bir düşünce zinciriyle gerçeğe ulaşmak için aklını kullanmasıdır. Önceki ayetlerden, İbrahim Peygamber'in hayatının bilinç kazanmasından itibaren yıldızlara, aya ve güneşe tapan bir halkın içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, onun gerçeği araştırmadaki kalkış noktasının, 'bu nesneler gerçekten Rabb olabilir mi?' sorusu olması tabiidir. İşte, Onun düşüncesi bu soru çevresinde merkezileşmiş ve halkının tüm tanrılarını değişmez bir kanuna bağlı olup, bu kanuna göre hareket ettiklerini keşfedince de kaçınılmaz olarak, bu tanrılardan hiçbirinin Rabb adını alabilecek herhangi bir niteliğe sahip olmadığı sonucuna varmıştır.

Olayın anlatılış biçimi genelde şöyle bir karşı çıkışa yol açabilir: "Gece üzerini örttüğünde bir yıldız gördü" ve "ben Allah'a ortak koşanlardan değilim" dedi. Burada sıradan bir okuyucunun zihninde, "Gece çocukluğundan beri hayatının her gününde İbrahim Peygamber'in üzerine örtmüyor ve o bu belli olaydan önce yıldızların, ay'ın ve güneşin doğup battığını görmüyor muydu?" sorusu uyanır. Evet, o her gece görüyordu bunları, fakat, olgunluğa ulaştıktan sonra bu şekilde düşünmeye başladı. Neden olay, (...Gece üzerini örttüğünde) denilerek, İbrahim'den daha önce yıldızları, ay'ı ve güneşi hiç görmemiş gibi bir şüphe uyandıracak şekilde verilmektedir?

Normal olarak böyle bir varsayım tabii gelmediğinden bu görünürdeki zaman yanlışlığı bazılarını olağanüstü hikayeler uydurmaya götürmüştür. İbrahim Peygamber'in olgunluğa ulaşmadan önce yıldızları, ay'ı ve güneşi görmemesi için bir mağarada doğup büyüdüğünü söyler böyleleri. Oysa, sorun hayali hikayeler uydurmayı gerektirmeyecek ölçüde basittir. Newton'un hayatındaki ünlü bir olayla açıklanabilir bu durum. Bir gün Newton ağaçtan bir elmanın yere düştüğünü görünce, zihninde birden şu soru canlanır: Nesne neden yere düşer? Sonunda o yerçekimi kanununa varır. Burada da kuşkusuz şöyle bir soru sorulabilir: Bu olaydan önce Newton hiç yere düşen bir şey görmemiş miydi? Herhalde, daha önce pek çok şeyin yere düştüğünü gördüğü kesindir onun. O halde, belli bir günde belli bir elmanın yere düşmesi nasıl olmuştur da, daha önce hergün yere yüzlerce düşüşün uyandırmadığı bir zihin faaliyetine yol açmıştır? Cevap basittir: Zihin her zaman aynı tür gözlemle aynı şekilde harekete geçmez. İnsan gözü önünde aynı şeyin tekrarlanıp durduğunu görür de, zihni hiç bir faaliyete geçmez; fakat birden bir an gelir, aynı şeyi bu kez görmek zihin faaliyetini belli bir soruna yöneltir. Veya, kişinin zihni bir sorunun çözümüne öylesine dalar ki, birden her zaman gözünün önünde bulunan bir şeyi değişik bir şekilde yakalar ve zihninde bu sorunun çözüm yönünde bir faaliyet başlar. İbrahim Peygamber'de olan da aynı şeydi. Geceler gelip geçmiş, yıllarca ay, güneş ve yıldızlar doğup batmış, fakat belli bir gecede belli bir yıldızın batarken gözlenişi İbrahim Peygamber'de (a.s) merkezi Allah'ın Birliği Gerçekliğine götüren zihin faaliyetine yol açmıştır. Belki o olgunluk çağına varalı beri, halkının dini olan ve tüm hayat sisteminin üzerine oturduğu yıldızlara, ay'a ve güneşe tapma sorunu üzerinde düşünüyordu. Sonra bir gece yıldızları gözlerken zihni birden harekete geçmiş ve bu sorunu çözmede kendisine yardım etmiştir. Yıldızları gözlemenin bu zihinsel faaliyetin başlangıç noktası olması da mümkündür.

Bu bağlamda giderilmesi gereken bir başka şüphe daha vardır. Yıldız ay ve güneşi görüp de, "Bu benim Rabbimdir" derken İbrahim Peygamber (geçici bir süre için de olsa) şirke düşmüş olmuyor muydu? Ufak bir düşünce, gerçekliği arayışında kaçınılmaz olarak şirk hakkında çeşitli akıl yürütme aşamalarından geçeceği için bu onun şirk suçunu işlemediği konusunda kişiyi ikna etmeye yetecektir. Bu bakımdan, onun akidesini belirleyen, geçici akıl yürütmeler değil, araştırmasının yönü ve sonunda durduğu noktadır. Bu tür ara akıl yürütme aşamalarından her gerçek arayıcısı geçecektir. Bunlar gerçek uğrunadır ve nihai karar olarak değerlendirilmemelidir. Şirkin her biçimi üzerinde akıl yürütme bir sorgulama olup asla uygulama olmaz. Gerçeğin arayıcısı akıl yürütme sırasında durup, "bu böyledir" dediği zaman, bu onun nihai yargısı değildir Buradaki "bu şöyledir" "bu şöyle midir?" anlamındadır. Bu yüzden de, geçiş aşamalarındaki sorularına olumsuz cevap verdiğinde, hemen araştırmasında bir ileriki noktaya yönelir.”

5) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu, gözle görülen cisimlerin en büyüğü, ışık ve sıcaklık bakımından en zorlusuyla geçirilen üçüncü bir denemedir. Güneş... Güneş her gün doğar ve batar.. Ancak bugün İbrahim'in gözüne yeni yaratılmış gibi görünmektedir. Çünkü İbrahim (selâm üzerine olsun) bugün eşyaya, ilâhından haberdar olan, ona güvenen, onunla tatmin olan, uzun bir şaşkınlık, kararsızlık ve çabadan sonra kalıcı bir temele varan benliğiyle bakmaktadır.

"Rabbim budur, bu daha büyüktür" dedi.

Ancak o da kayboluyor.

İşte bu noktada arzu gerçekleşiyor, kıvılcım alevleniyor. Bozulmamış dosdoğru fıtrat ile gerçek Allah'ı arasında buluşma meydana geliyor. Gönül nurla dolup taşıyor, görülen evreni, insan aklını ve bilincini kaplıyor. Burada İbrahim (selâm üzerine olsun) ilâhını buluyor. O'nu fıtratında ve vicdanında bulduğu gibi bilincinde ve idrakinde de buluyor. İşte bu noktada gizli fıtrî algılama ile açık aklî düşünce arasında bir uygunluk gerçekleşiyor.

İbrahim (selâm üzerine olsun) burada ilâhını buluyor. Ancak, parlayan yıldızda, doğan ayda ya da yükselen güneşte değil. Gözlerin görebildiği, duyu organlarının algıladığı hiçbir şeyde bulmuyor. Gözlerin gördüğü, duyu organlarının algıladığı ve aklın kavradığı her şeyin yaratıcısı olarak görüyor. O'nu gönlünde, fıtratında, aklında, bilincinde ve çevresindeki tüm varlıklarda görüyor. Gözlerin gördüğü duyu organlarının algıladığı ve akılların kavradığı her şeyin yaratıcısı olarak buluyor.

Bu durumda, kullukta bulundukları sahte ilâhlardan ötürü kendisiyle kavmi arasında içinde kesin bir ayrılığın farkına varıyor. Hiçbir ödün vermeksizin yönelişlerinden, hayat metodlarından ve yaşadıkları şirkten kesin bir şekilde uzaklaşıyor. -İbrahim'in kavmi, Allah'ı doğrudan doğruya inkâr etmiyordu, ancak bu sahte Rabbleri ortak koşuyorlardı- İbrahim de sadece ortaksız Allah'a yöneliyordu.”

6) Mahmut Toptaş diyor ki: “İbrahim’in (a.s.) babasına, kavmine ve Nemrud’a olan tebliği farklı üsluplarda olmuştur. Davetçi buna dikkat etmelidir. Tebliğ esnasında muhatabın durumu çok önemlidir.”

İbrahim’in (a.s.) bir an olsun yıldızı, ayı ve güneşı Rabbi diye düşünmesi haşâ cehaleti sebebiyle onları rab olarak düşünmesi değildir. İbrahim (a.s.) bir rasuldür. Rasuller de masumdurlar.

 78 – Güneşi doğarken gördüğünde: “(İşte) bu, benim rabbimdir. Bu daha büyüktür” dedi. (Güneş) kaybolduğunda dedi ki: “Ey kavmim! Muhakkak ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.”

 

İbrahim (a.s) kavmiyle olan tartışmasında, onlara bu kez başka alternatif sunamayacakları bir delille yaklaştı ve güneşi delil gösterdi. Zira güneş, gezegenlerin en büyüğüdür.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“İbrahim güneşi doğarken görünce, müşrik olan kavmine şöyle dedi: “Yoksa siz, şu görmüş olduğunuz güneş, yıldızlar içerisinde daha büyük, daha faydalı ve daha parlak olduğu için mi onun Rabbim olduğunu söylüyorsunuz?” Onlar güneşe de taptıkları için: “Evet” diye cevab verdiler. Fakat, bir müddet sonra güneş de kayboldu. Bunun üzerine İbrahim onlara: “Ey kavmim! Sizler hiçbir şeye sahib olmayan, üstelik yaratılmış olan varlıklara ibadet ederek onları Allah’a ortak koşuyorsunuz. Ayrıca sizin bu konuda herhangi bir deliliniz de yoktur. Siz hiç akletmeyen, müşrik bir topluluksunuz. Ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım. Çünkü ben, tek olan, ibadete yalnız kendisi layık olan, bütün yarattıklarının yegane rabbi ve ilahı olan Allah’a iman ettim ve sadece O’na teslim oldum.”

İbrahim (a.s), kavmiyle yaptığı tartışmada bu delillerle cevap vererek onların akidelerinin yanlışlığını açık bir şekilde isbat etti. Sonra hemen ardından gerçek akidesini ortaya koydu ve onlara; şirkten, şirkin her çeşidinden ve müşriklerden beri olduğunu, ibadeti sadece gökleri, yeri ve bütün varlıkları yaratan Allah (c.c)’a yaptığını haykırdı.

79) İBRAHİM (A.S)’İN DİNİ

 

 

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِي لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنْ الْمُشْرِكِينَ (79)

 

79) “Muhakkak ki ben hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

İbrahim, müşrik babasına ve Allah’a daha çok yaklaştıracağına inandıkları için yıldızlara tapan kavmi Keldanilere dedi ki:“Muhakkak ki ben hanif olarak, her türlü şirkten uzaklaşarak yüzümü, kendimi gökleri, yerleri ve içerisinde bulunan yıldızları, ayı, güneşi, her şeyi bir örneğe ihtiyaç duymaksızın yaratan, eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allah’a çevirdim ve ben asla sizin ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a şirk koşan müşriklerden değilim. Bütün hayatımı Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde düzenleyeceğim. Yalnızca O’na ibadet edeceğim. O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacağım. O’ndan başka ibadet edilen tüm sahte ilahları ve tağutları reddedeceğim. Her konuda yalnızca Allah’a güveneceğim.”

 

Veccehtu vechiye: Yüzümü çevirdim. Yani kalbimle Rabbime yöneldim ve O’nun dışındakilerden yüz çevirdim.

Hanifen: Sapıklıktan hidayete yönelmiş olarak.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Veccehtu: Çevirdim” ile “Vechiye: Yüzümü” arasında, iştikak cinası vardır.”

2) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ben hanif, tertemiz bir Allah'ı birleyici olarak bütün varlığımla, yüzümü bütün içeriğiyle şu gökleri ve yeri yaratan yüksek ve kudsî zata döndürdüm. Ve ben, müşriklerden değilim, dedi. İlerdenberi müşriklere asla iştirak etmediğini açıklayarak, tevhide kesin inancını ilan etti ve Hanifliği de ispat ve takrir eyledi.”

3) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu, gökleri ve yeri yaratana yöneliştir. Şirke sapmayan tevhidi bir yöneliştir. Bu, kesin bir söz, pürüzsüz bir inanç ve son yöneliştir. Bundan sonra, vicdanda yer alan gerçeğe uygun düşen bu gerçeğin akılda iyice belirginleşmesinden sonra, kararsızlığa, tereddüte yer yoktur.”

4) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Böylece İbrahim, yontulmuş putların temsil ettiği yıldızlara ibadet eden kavmiyle yüzyüze geldi. Onları, kendileriyle ulaşmayı istediği hakikatle yüzyüze getirdi ki, bu, Allah’tan başkasına ibadetin iptal edilmesidir.”

5) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Hz. İbrahim’in yıldıza, aya ve güneşe “Rabbim” demesi onların rablığına inanma suretiyle değildir. Çünkü peygamberler çocukluklarından beri masumdurlar, onlardan küfür ve isyan sadır olmaz. Binaenaleyh bu gibi mahlukata “Rabbim” demesinde bir çok sebep vardır. Tefsiri Kebir’de vesairede bunlar gösterilmiştir. Bu cümleden olarak şöyle denilmektedir:

1) Hz. İbrahim’in kendisiyle münazarada bulunduğu taifeye karşı: “Bu benim Rabbimdir” demesi sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rabbim’dir, fakat haddizatında öyle değildir, demektir.

2) Bu benim Rabbimdir, sözü inkar yoluyla sorulan bir sorudan ibarettir. Adeta denilmiş oluyor ki: “Bu benim rabbim midir?” ha söyleyin bakalım!.. Karşılıklı konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur.

3) Hz. İbrahim “Bu benim Rabbimdir veya Rabbim budur.” sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim bir kavime despotluk eden aşağılık adam hakkında: “Bu sizin efendinizdir” denilerek onun bu despotluğa layık olmadığına işaret edilmiş olur.

4) Hz. İbrahim, bu sözleriyle yıldızlara, aya ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münazarada bulunduğu müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların nazarı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada bulunmuş, sonra o iddiaların batıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir. Adeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor, hepsi de daima değişme ve başkalaşmaya maruz bulunuyor, artık bunlar nasıl rablığa sahip olabilirler? Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezeli ve ebedi olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, mabutlukla vasıflanmış olmasına inanmam.Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.”

6) Mahmut Toptaş diyor ki: “Ayet-i kerimede yüz kelimesi geçmektedir. Yüz, insanın bütün haleti ruhiyesini ortaya koyan en güzel azadır. Art niyetli insanlar renk vermemek için siyah gözlük veya maske takarlar. Yüz’den kasıt, bütün vücuttur. Bir şeyin en küçük parçası zikredilip tamamı kastetilmiştir. Allah’ın kanunlarına aykırı hüküm koyanların durumu çocukların sahilde özenerek yaptıkları kumdan kaleleri akşamleyin kendi elleriyle yıkmalarına benziyor. Çünkü koydukları kanunlara önce kendileri muhalefet ediyorlar.”

İbrahim’in (a.s.) bir an olsun yıldızı, ayı ve güneşı Rabbi diye düşünmesi haşâ cehaleti sebebiyle onları rab olarak düşünmesi değildir. İbrahim (a.s.) bir rasuldür. Rasuller de masumdurlar.

Sonuç:

1) Sonradan meydana gelen eşyayla, hikmet sahibi yaratanın varlığına delil getirilir.

2) Eğitim ve öğretimde basamak basamak ilerlenmesi bir kaidedir.

3) Şirki, şirk koşanlar için hoş görmemek ve yakın akraba bile olsa, onları onaylamamak gerekir.

Hz. İbrahim’in Kavmiyle Tartışması:

Seyyid Kutub diyor ki: “Bu göz kamaştırıcı, olağanüstü sahneyi bir kere daha seyrediyoruz. Tam manasıyla açığa kavuştuktan ve üzerine çökmüş karanlıktan kurtulduktan sonra, gönülde beliren ve kalbi bürüyen inanç sahnesi... İnsanın bünyesini tamamen doldurup geride hiçbir şey bırakmadığını seyrediyoruz. Kalbinde, aklında ve çevresindeki varlıklarda bulduğu yüce Rabbinden kaynaklanan güven duygusu akmaktadır içine. Bu sahne, ayetlerin akışında yer alan aşağıdaki bölüm= de bütün göz kamaştırıcılığı ile, bütün güzelliği ile belirginleşmektedir.

Kuşkusuz İbrahim (selâm üzerine olsun) vicdanında, aklında ve çevresindeki varlıklarda yüce Allah'ı görecek duruma gelmişti. Kalbi mutmain olmuş, fikri durulmuştu. Yüce Allah'ın elinden tutup yol boyunca adımlarını yönlendirdiğini hissediyordu. Şimdi de kendi ulusu gelmiş, onunla, vardığı kesin sonuç ve gönlünü açan tevhid konusunda tartışmağa kalkışıyor. O ise, ulusunu, kesin kararlılığı, derin inancı ve kendisini doğru yola ileten gerçek Rabbinin gizli açık görüşüyle karşılıyor.”

 

79 – Muhakkak ki ben, yüzümü gökleri ve yeri yaratana hanif olarak çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.

 

Allah (c.c) önceki ayette İbrahim (a.s)’in, her türlü şirkten beri olduğunu müşrik kavmine haykırdığını haber verdikten sonra bu ayette, onlara söylemiş olduğu sözün devamını zikretmektedir.

“Ey kavmim! Bütün şirklerinizi terkedip ibadetleri sadece Allah’a yapın. Muhakkak ki ben, her türlü şirkten uzak olarak gökleri ve yerleri örneksiz bir şekilde yoktan yaratan Allah’a yöneldim. İbadetlerimi sadece O’na yaparım. Çünkü Allah, herşeyi yaratan, herşeyi gözeten, herşeyin sahibi ve herşeyi elinde bulundurandır. Ben, yalnız bu sıfatlara sahib varlık ibadeti hakettiği için ibadetlerimi sadece O’na yapıyorum. İbadetlerimde asla hiç kimseyi O’na ortak koşmam. Ben, O’na ortak koşanlardan beriyim. Onlar benden değildir, ben de onlardan değilim. Ben, asla müşriklerden olmadım.”

Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki Rabbiniz (olan) Allah; gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa istiva eden, gündüzü kovalayan geceyle örten, güneşi, ayı, yıldızları emriyle (buyruğuna) baş eğdirendir. İyi bilinmeli ki yaratma da emir de yalnız O’nun (hakkı)dur. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.”    (A’raf: 54)

İbni Zeyd’den yapılan bir rivayete göre İbrahim (a.s):

“Muhakkak ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” dedikten sonra kavmi ona şöyle dedi:

“Şüphesiz ki sen, bizlere yeni birşey getirmiş değilsin. Çünkü biz, zaten O’na ibadet ediyor ve yöneliyoruz.” Bunun üzerine İbrahim (a.s) onlara şöyle dedi:

“Hanif olarak…. Ben müşriklerden değilim.”

İbrahim (a.s) bu sözleriyle onlara: “Ben, sadece O’na yöneliyor, sadece O’na ibadet ediyorum. Sizin gibi eş koşanlardan değilim” demek istedi.

(İbni Cerir-Taberi)

 

İbrahim (a.s) Asla Şirk Koşmamıştır:

İbrahim (a.s)’in kavmiyle konuşmalarını anlatan bu ayetlerde görüleceği üzere, İbrahim (a.s), müşrik kavmine tevhidi anlatmış, onları imana davet etmek ve ibadete layık gerçek ilahı tanıtmak için onların anlayabileceği delillere başvurmuştur.

Bazı insanların sandığı gibi İbrahim (a.s), Allah (c.c)’ı bilmeyenlerden değildi. Zira bazı kimseler bu konuda yanlışa düşerek ayetleri yanlış anlamış ve İbrahim (a.s)’in Allah (c.c)’ı tanımadığını, daha sonra yıldıza, aya ve güneşe bakarak Allah (c.c)’ı tanıdığını söylemişlerdir.

Bu konuda İbni Cerir dahil bazı müfessirler yanlışa düşmüş ve ayetleri tefsir ederken zayıf rivayetlere dayanarak İbrahim (a.s)’in kavmine delil gösteren bir kimse durumunda değil, Allah (c.c)’ı arayan ve bu şekilde Allah (c.c)’a varan bir kimse durumunda olduğunu söylemişlerdir.

Bu görüşü ileri sürenler ayetleri yanlış anlamışlar ve ayetlere yanlış manalar vermişlerdir. Bu görüş, yanlış bir görüştür. İbrahim (a.s), bir an olsa bile asla Allah (c.c)’a ortak koşmamış ve Allah hakkında asla şüpheye düşmemiştir. Çünkü o, doğduğundan beri muvahhid, Allah’ı bilen ve şirkten uzak duran bir kişi idi.

Allah (c.c), onun hakkında başka ayetlerde şöyle buyurdu:

“Andolsun ki biz İbrahim’e, daha önce rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenlerdik. Babasına ve kavmine demişti ki: “Kendilerine boyun eğmekte olduğunuz bu heykeller de nedir?”   (Enbiya: 51-52)

“Muhakkak ki İbrahim, hanif olarak Allah’a gönülden bağlanan bir ümmetti. Müşriklerden de olmamıştı. O’nun nimetlerine şükredendi. (Allah) onu seçti ve onu dosdoğru yola hidayet etti. Ona dünyada bir güzellik verdik. Ve muhakkak ki o, ahirette de salihlerdendir.”   (Nahl; 120-123)

“De ki: “Muhakkak ki rabbim, beni dosdoğru bir yola, dimdik duran dine, İbrahimin hanif milletine iletti. Ve o, müşriklerden değildi.”                       (En’am: 161)

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Her doğan fıtrat (İslam fıtratı) üzerinde doğar.”

(Buhari, Müslim)

İyad b. Hammad (r.a)’dan Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edildi:

“Allah (c.c), kudsi bir hadiste şöyle buyurdu:

“Kullarımı hanif (şirkten uzak) olarak yarattım.”

(Müslim)

Ayrıca Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

“Öyleyse sen, yüzünü hanif dine; Allah’ın fıtratına çevir. Ki insanları onun üzerine yarattı. Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”   (Rum: 30) 

“Kıyamet gününde, muhakkak ki biz bundan habersizdik” dersiniz diye Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından onların zürriyyetlerini aldı ve: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (sorusuna karşılık) onlar: “Evet (Rabbimizsin). Biz (buna) şahid olduk” demeleriyle onları kendilerine şahit tuttu.”    (A’raf: 172)

İnsanların yaratılışlarıyla ilgili hal böyleyken, seviye bakımından en üstün olan İbrahim (a.s) için neden böyle bir hal söz konusu olmasın? Ve neden Allah hakkında şüpheye düşsün?

İbrahim (a.s), Allah (c.c) hakkında asla şüpheye düşmemiş ve asla müşriklerden olmamıştır.

Allah (c.c) bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Sonra sana, İbrahim’in hanif milletine uymayı vahyettik. O, müşriklerden değildi.”   (Nahl: 123)

İbrahim (a.s), Allah (c.c)’a şirk koşan kavmiyle tartışıyor ve onların şirklerini ortaya koyuyordu. Bununla birlikte, kendisinin kesinlikle şirk koşanlardan olmadığını onlara haykırıyordu.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Kavmi onunla tartışmaya girişti. (Onlara) dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin kendisine ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Ancak rabbimin birşey dilemesi başka... Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Hala düşünmüyor musunuz?”    (En’am: 80)

Allah (c.c), İbrahim (a.s)’ı  desteklemiş ve derecelerle yükseltmiştir. Buna rağmen onun, Allah (c.c) hakkında şüphe edenlerden ve müşriklerden olduğu hiç düşünülebilir mi?

 

Allah (c.c), İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:

“İşte bu, kavmine karşı (sunması için) İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir. (Böylece) biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak ki Rabbin Hakim’dir, Alim’dir.”    (En’am: 83)

Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, İbrahim (a.s) Allah (c.c) hakkında bir an olsa bile şüphe etmemiş ve asla müşriklerden olmamıştır. Bilakis o, Allah (c.c)’ı hakkıyla birleyen muvahhid bir kimse idi. Onun kavmi ise şirk üzereydi. Bu sebeble kavminin üzerinde bulunduğu şirkin batıl olduğunu ve akıllarını daha çok kullanmaları gerektiğini isbat etmek için iman arayışında olan bir kişi gibi davrandı. Böylece kavminin onu daha dikkatli dinlemesi ve daha iyi anlamaları için meselelere adım adım girdi, onlara akli hüccetler gösterdi.

İşte bu sebeble ayetlere dikkatle bakıldığında, İbrahim (a.s)’in hakkı ve delilleri sunmak için kavmiyle tartıştığı anlaşılır. O, kavmine şirklerini, bizzat şahit oldukları deliller göstermek ve onları konuya daha iyi adapte etmek için sanki iman arayışında olan bir kişi imiş gibi davranmış ve onlara hakkı, imanı arayan sonra selim aklını ve fıtratını kullanarak doğruyu bulan kişinin sözleriyle anlatmıştır.

İbrahim (a.s) ile ilgili bu meselede cumhurun görüşü budur ve bu, en doğru görüştür.

Fakat bazı müfessirler, bir takım uydurma rivayetlere dayanarak İbrahim (a.s)’in Allah (c.c)’ı henüz yeni aramaya başlamış olan bir kimse olduğunu söylemişlerdir. Buna, Allah (c.c)’ın şu sözünü delil olarak göstermişlerdir:

“Dedi ki: “Şayet rabbim bana hidayet etmeseydi muhakkak ki ben sapmış olan kavimden olurdum.”   (En’am: 77)

Bu kimselerin kendi lehlerine delil aldıkları bu ayet, aslında onların aleyhine bir delildir. Zira bu ayetin manası şöyledir:

“Rabbim! Beni doğru yol üzerinde sabit kıl. Şayet sen beni doğru yol üzerinde sabit kılmazsan, elbette ki ben doğru yoldan sapmış olan şu kavimden olurum.”

İbrahim (a.s)’in söylemiş olduğu bu söz, işte bu şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü İbrahim (a.s), bu sözü söylerken zaten hidayet üzereydi. İbrahim (a.s)’in bu sözünün misali Allah (c.c)’ın şu ayetidir:

“Bizi doğru yola ulaştır.”  (Fatiha: 5)

Müslümanlar namaz kılarken günde defalarca bu ayeti okumaktadırlar. Bu ise şu manayı ifade etmektedir: “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yolda sabit kıl.”

İşte İbrahim (a.s)’in sözünden anlaşılması gereken de budur. Yoksa İbrahim (a.s)’in daha önce hidayet üzere olmadığı değil.

 

Bu Ayetlerden Çıkan Hükümler:

1 – İbrahim (a.s), müşrik olan kavmine Allah (c.c)’ın birliğini, ibadete layık tek ilah olduğunu, onların şirk içerisinde olduklarını, şirkin batıllığını ve çirkinliğini ortaya koymak ve böylece hakkı isbat etmek için müşrik kavmiyle tartışmış ve tartışmada onlara karşı hem güzel bir üslub, hem de susturucu deliller kullanmıştır.

İbrahim (a.s)’in kavmiyle tartışması hakkında Kur’an’ da dört hadise vardır. Bu hadiseler şunlardır:

Birincisi: İbrahim (a.s)’in, babasıyla sözlü olarak tartışması.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“(Hani) İbrahim, babası Azer’e: “(Bir takım) putları mı ilah ediniyorsun? Ben, seni ve kavmini açık bir sapıklıkta görüyorum” demişti.”   (En’am: 74)

“(İbrahim) babasına demişti ki: “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve senden herhangi birşeyi uzaklaştıramayan şeylere niçin ibadet ediyorsun?”  

(Meryem: 42)

İkincisi: İbrahim (a.s)’in kavmiyle sözlü olarak tartışması.

“Üzerine gece (nin karanlığı) çöktüğünde bir yıldız gördü. Dedi ki: “(İşte) bu benim rabbimdir.” (Yıldız) kaybolduğunda dedi ki: “Ben kaybolanları sevmem.” Ay’ı doğarken gördüğünde: “(İşte) bu benim rabbimdir.” dedi. (Ay) kaybolduğunda dedi ki: “Şayet rabbim bana hidayet etmeseydi muhakkak ki ben sapmış olan kavimden olurdum.” Güneşi doğarken gördüğünde: “(İşte) bu benim rabbimdir. Bu daha büyüktür” dedi. (Güneş) kaybolduğunda dedi ki: “Ey kavmim, muhakkak ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım. Muhakkak ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana hanif olarak çevirdim. Ve ben müşriklerden de değilim.”    (En’am: 76-79)

Üçüncüsü: İbrahim (a.s)’in, kavmine hükmeden o zamanki kralla sözlü olarak tartışması.

“Allah kendisine mülk verdiği için, Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? İbrahim: “Benim Rabbim hem diriltir hem de öldürür” dediği zaman o: “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. İbrahim: “Şüphesiz Allah güneşi hep doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getirsene” deyince inkar eden (o kişi) apışıp kaldı. Muhakkak ki Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.”     (Bakara: 258)

Dördüncüsü: İbrahim (a.s)’in, kafir ve müşriklerle fiili ve sözlü olarak tartışması.

“Allah’a andolsun muhakkak ki ben, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, sizin putlarınıza bir tuzak kuracağım. Böylece belki kendisine başvururlar diye büyükleri hariç onları paramparça etti. (Bunu görünce) dediler ki: “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o zalimlerden biridir.” Dediler ki: “Kendisine İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk.” Dediler ki: “Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin de belki (cezalandırılmasına) şahit olurlar.” Dediler ki: “Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?” Dedi ki: “Bunu şu büyükleri yapmıştır. Öyleyse onlara sorun; şayet konuşuyorlarsa.” Böylece kendi nefislerine başvurdular da; “Muhakkak ki sizler, (evet) sizler zalimlersiniz” dediler. Sonra başları üzerine ters döndüler: “Sen bunların konuşmadığını elbette ki bilmektesin.” (dediler). (İbrahim) dedi ki: “Öyleyse size fayda vermeyen ve zararı da olmayan Allah’tan başka şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Size de, Allah’tan başka taptıklarınıza da yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?”   (Enbiya: 57-67)

Kur’an’ın İbrahim (a.s) hakkında zikretmiş olduğu bu tartışmalar, İbrahim (a.s)’in tartışma konusunda ne kadar kuvvetli, karşı tarafı kolaylıkla ve açık delillerle yenme gücüne sahib olduğunu göstermektedir.

2 – Allah (c.c)’a ibadette şirk koşanlar, eş koştukları varlıkları kudret, ilim ve hikmet bakımından Allah (c.c)’a tam olarak eşit kılmazlar. Bu kimseler, sadece Allah (c.c)’a ait bir takım özellikleri Allah (c.c)’tan başkasına verirler. Tıpkı İbrahim (a.s)’in kavmi gibi.

İbrahim (a.s)’in kavmi taptıkları putların duymayan, görmeyen, zarar ve fayda veremeyen birer varlık olduğunu, kainata bir etkilerinin olmadığını çok iyi bilmekte ve tek ilaha inanmaktaydılar. Bu sebeble İbrahim (a.s)’le yapmış oldukları tartışmalarda, onun getirmiş olduğu deliller karşısında susmuşlardır. Buna rağmen baba ve dedelerini taklidleri ve onların yolunu terketmek istememeleri sebebiyle, kendilerini Allah (c.c)’a yaklaştıracaklarına inanarak o putlara tapınmaya devam etmişlerdir.

Bu kimselerin yıldız, ay ve güneşe tapmaları ise, bu varlıkların kainat üzerinde etkilerinin ve zarar vermeye güçlerinin olduğunu sanmaları sebebiyledir. Böylece bu varlıkları, Allah katında etkilerinin olacağına inandıkları için Allah (c.c)’tan başka birer rab ediniyorlardı.

Rasulullah (s.a.s) dönemindeki arap müşrikleri de İbrahim (a.s)’in kavminin yaptığı gibi yaparak baba ve dedelerini taklit etti ve Allah (c.c)’a yaklaşmak için putlara ibadet etti.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“İyi bilinmeli ki halis din Allah’ındır. O’ndan başka dostlar edinenler: “Bizler ancak bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ederiz” (derler). Muhakkak ki Allah aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah  yalancı ve kafir olan kimseleri hidayete erdirmez.”

(Zümer: 3)

3 - Kafirlerin ve müşriklerin batıl üzere olduklarını isbatlamak için onlarla akli delillerle tartışmak caizdir.

4 – Kainatın varlığı, kainat içerisindeki hareketlerin bir düzen içerisinde mükemmel bir şekilde seyretmesi Allah (c.c)’ın varlığını ve birliğini gösteren apaçık birer delildir. Bu sebeble Allah (c.c)’ın hiçbir ortağı olmadığına sahih akıl ve selim fıtratla ulaşılabilir.

Fakat Allah (c.c)’ı tam olarak tanımak ve dünyada en mükemmel olan, insanların hakkını veren, onları mutlu eden, hiç kimseye zulmetmeyen bir şeriata sahib olabilmek için mutlaka rasuller gereklidir.

80) KAVMİNİN, İBRAHİM(A.S)’LE TARTIŞMASI VE İBRAHİM(A.S)’İN ONLARA CEVABI

 

وَحَاجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِي فِي اللَّهِ وَقَدْ هَدَانِي وَلَا أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ رَبِّي شَيْئًا وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (80)

 

80) Kavmi onunla mücadeleye girişti. O da dedi ki: “O beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam ancak Rabbim’in dilemesi müstesna. Rabbim’in ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünmeyecek misiniz?”

Kavmi, kendi iddialarını kuvvetlendirmek için tevhid konusunda, ilahları hakkında İbrahim’le mücadele ve münazaraya girişti. İlahları ile onu korkutmaya çalıştı. Dediler ki: “Biz bunları, Allah’a yaklaşmak için ilah ediniyoruz, onun yanında bize şefaat edeceklerdir. Biz, babalarımızı, dedelerimizi bunlara tapar bir halde bulduk, sen bizim bu mabutlarımızı ayıplar ve kötülersen o yüzden afetlere, belalara uğrarsın.” İbrahim de onları kınayarak dedi ki: “Ey şirk ve küfür içinde yaşayan kavim! Allah bana basiret vermiş ve beni doğru yol olan İslam’a iletmişken Allah’ın varlığı ve birliği hakkında batıl deliller getirerek benimle mücadele mi ediyorsunuz? Öyle yanlış düşüncelerinizle beni sapıklığa düşürmek mi istiyorsunuz? Ben sizin Allah’ı bırakıp da ibadet etmek suretiyle O’na ortak koştuklarınız sahte ilahlardan korkmam. Çünkü onlar ne zarar verebilir, ne de menfaat sağlayabilirler. Ne görebilir ne de işitebilirler. Sizin iddia ettiğiniz hiçbir şeyi yapamazlar. Ancak Rabbim, hoşa gitmeyen bir şeyin benim başıma gelmesini isterse bu olur. Rabbimin, sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olmadıkça, onlar bana bir şey yapamaz. Her şey Rabbimin ilmi, iradesi, planı içindedir. Rabbim’in ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hiç bir şey O’nu aciz bırakamaz. Hâlâ düşünmeyecek, ibret almayacak mısınız?”

 

Hâccehu kavmuhu: Kavmi onunla mücadele etti ve onu delille altetmeye kalkıştı.

Hüccet: Kuvvetli delil demektir.

Etuhâccûnnî: Benimle allah hakkında tartışıyor musunuz?

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Tuhâccûnnî fiili tuhâccûnî diye de okundu. Buradaki nun nahivcilere göre ref nun’udur. İmam Fera’ya göre nun-u vakayedir.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “İbn Abbas şöyle der: “İlahları hakkında, kavmi onunla mücadele etti ve ilahları ile onu korkutmaya çalıştı.

Bazı müfessirler, Hz. İbrahim’in yıldız için söylediği: “Benim Rabbim budur” sözünü çocuk iken, Allah’ı tanıma hususundaki fikri tam gelişmeden önce söylediği kanaatindedir. Doğru olan, cumhurun şu görüşüdür. Bu söz, Hz. İbrahim’in, kavmi ile münazara esnasında, onların yıldızlara, güneşe ve aya tapmalarının batıl olduğuna dair delil getirmek için söylediği bir sözdür. Hasımlarını susturmak için, onlarla aynı ibareyi kullanarak, “Bu benim Rabbımdır” demesi, huccetlerinin en iyisi ve delillerinin en açığıdır. “Kavmi onunla münazara etti” ve “İşte bunlar, kavmine karşı, İbrahim’e verdiğimiz huccetimizdir.” ayetleri, Hafız İbn Kesir’in de dediği gibi, bu makamın tefekkür makamı değil, münazara makamı olduğunu göstermektedir.

Peygamberlerin babası ve haniflerin önderi olan Hz. İbrahim’in Yüce Allah hakkında şüpheye düşmesi uygun değildir. Fahri Razi, cumhurun görüşünü teyid eder mahiyette 12 delil getirmiştir.

Kurtubi, Zemahşeri, Ebussuud, İbn Kesir ve Ebu Hayyan gibi büyük müfessirlerin tercihi budur.”

“Hâlâ ibret almıyor musunuz?” Bu soru onları kınamak için sorulmuştur. Bu soru, onların tam bir gaflet içinde olduklarına dikkatleri çekmektedir. Zira Allah’ın birliğini gösteren kesin delillerin ortaya çıkmasına rağmen onlar, hiçbir zarar ve yarar sağlayamayan şeylere taptılar ve Allah’a ortak koştular.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kavmi de kendisine karşı mücadele ve hafif görmek suretiyle delil yarışına kalkıştılar, üstün gelme fikrine düştüler. Cevap olarak İbrahim onların sözlü ve fiilî mücadele ve tehditlerini de hafife alarak ve sevgi açısından ve sonra korku açısından ilâh ve kul olmanın hükümlerini anlatarak tam üstünlüğünü temin eden şu delil ile dedi ki: "Allah beni doğru yola çıkarmışken, siz hâlâ benimle O'nun hakkında mı tartışıyorsunuz? Ben O'na ortak tanıdığınız şeylerden korkmam, Rabbim dilemedikçe onlar bana birşey yapamaz, Rabb'imin ilmi herşeyi kuşatmıştır, iyice bir düşünmez misiniz? Hem Allah'a eş koştuklarınızdan nasıl korkarım ben? Siz, hakkında Allah'ın bir delil indirmediği şeyi O'na ortak yapmaktan korkmazken! Şu halde iki taraftan hangisi güvenilmeye daha layık? Eğer biliyorsanız söyleyin. İman edip, inançlarına hiçbir haksızlık karıştırmamış olanlar, işte onlar güvenlik içindedirler, doğru yolda olanlar da onlardır."

Mevdudi diyor ki: “İbrahim Peygamber müşriklerden, kendilerinin de Rabbleri olarak kabul ettikleri Rabbinin herşeyin bilgisine sahip olduğu ve yaptıklarından bütünüyle haberdar bulunduğu gerçeğini hatırlamalarını istiyordu. Sonra da, kendilerine düştükleri bitkinlikten kurtarıp, mesaja ve gerçekliği görsünler diye sağ-duyularını kullanmaları için sorusunu yöneltti.

Arapça 'tezekkür' kelimesi bu anlamı ifade etmektedir.”

4) Seyyid Kutub diyor ki: “Fıtrat bozulmaya başladı mı sapıtır. Ardından bu sapıklığını giderek derinleştirir. Artık açı genişlemeye, başlangıç çizgisinden gittikçe uzaklaşmaya başlamıştır. Öyle ki, fıtratın bundan sonra doğru yola dönmesi son derece güçleşir. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) kavmi putlara, gezegenlere ve yıldızlara kullukta bulunuyor. İbrahim'in gönlünde gerçekleşen bu dehşet verici yolculuğu düşünüp değerlendirmiyorlardı. Bu olay onları sırf düşünüp incelemeye bile yöneltememiştir. Üstelik düşünce ve sapıklıklarındaki gözle görülür çaresizliklerine rağmen, gelip onunla tartışmaya ve inkâra kalkışıyorlar.

Ancak, Allah'ı gönlünde, aklında ve çevresindeki varlık aleminde bulan mümin İbrahim (selâm üzerine olsun) onları, büyük bir güven ve kararlılıkla tiksinerek karşılıyor.

Allah beni doğru yola eriştirmişken, O'nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?"

Elimden tutarken, basiretimi açarken, beni kendisine yöneltirken ve kendisini bana tanıtırken bulduğum Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Yüce Allah elimden tutmuş bana yol göstermiştir. O halde vardır. Bana göre bu, varlığının kanıtıdır. O'nu, çevremdeki evrende gördüğüm gibi vicdanımda ve bilincimde de gördüm. O halde, içimde bulduğum ve bunun için bir kanıta da ihtiyaç duymadığım bir şey hakkında benimle tartışmanızın bir anlamı yoktur. O'nun beni kendisine iletmesi yeterli bir kanıttır.

Ben O'na koştuğunuz ortaklardan korkmam.

Allah'ı bulan kişi nasıl korkabilir? Allah'ın gücünden başka tüm güçler ciddiye bile alınmayacağına, O'nun otoritesinden başka bir otoriteden korkulmayacağına göre, Allah'ı bulan kişi, neden ve niçin korkabilir ki?

Ancak, derin imanı ve içten teslimiyeti nedeniyle İbrahim (selâm üzerine olsun) Allah'ın serbest iradesine ve her şeyi kapsayan bilgisine dayanmadan kestirip atmıyor.

Meğer ki, Rabbim hakkında bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünmüyor musunuz?

O, Allah'ın iradesine, korumasına ve gözetimine dayanarak hiçbir konuda kavminin sahte tanrılarından korkmadığını duyuruyor. Çünkü o, Allah'ın korumasına ve gözetimine sığınmıştır. O biliyor ki, Allah'ın dilediğinin dışında hiçbir şey başına gelmez. Allah'ın her şeyi kapsayan bilgisi onu da kapsamına almıştır.”

5) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler İbrahim’in kendisine karşı müşriklerin ileri sürmek istedikleri delilleri iptal etmekte, Allah’ın birliği hakkındaki açıklamalarını zikretmektedir.”

6) Mahmut Toptaş diyor ki: “Burada hâccehu kelimesi dört elif miktarı çekilir. Sanki çekişmenin de uzun sürdüğünü anlatır. Müslüman yılandan, akrepten korkabilir. Çünkü Allah onlara zarar verme özelliği vermiştir. Fakat bunların zarar vermesi de Allah’ın dilemesi dahilindedir. Müslüman kâfir yöneticiden korkmamalıdır. Bu onun dünyasını kararttığı gibi ahiretini de mahveder.”

Sonuç:

1) Hidayete erenler ümidiyle, müşrikler ve inkarcılarla onlara karşı delil getirmek için münakaşa etmek caizdir.

2) Her zaman ve mekanda şirk ehli olanların akılları sapıktır.

80 – Kavmi onunla tartışmaya girişti. (Onlara) dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Ancak rabbimin birşey dilemesi başka... Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Hala düşünmüyor musunuz?

 

Allah (c.c), önceki ayetlerde İbrahim (a.s)’in putlara ve gezegenlere tapınmanın batıl olduğunu kesin delillerle kavmine isbatladığını ve Allah (c.c)’ın birliğini, sadece O’na tapılması gerektiğini bildirdiğini haber verdikten sonra bu ayette kavminin İbrahim (a.s)’e delil sunmada aciz kalmalarına rağmen yine de İbrahim (a.s)’le tartışmaya devam ettiklerini haber vermektedir.

 

“Kavmi onunla tartışmaya girişti.”

İbrahim (a.s), putlara ve gezegenlere tapan kavminin şirklerini, ibadetlerinin batıllığını, sadece Allah (c.c)’a ibadet edilmesi gerektiğini susturucu ve kesin delillerle ortaya koymasına rağmen müşrik olan kavmi, onunla tapındıkları varlıklar konusunda yine de tartışmayı sürdürdü. Çünkü onlar, baba ve dedelerinin yolunu terketmek istemiyorlardı. Böylece heva ve hevesleri onları, atalarının yolunda diretmeye sevketti. Kendilerinin dalalet üzere olduklarını kesin anladıkları halde Allah (c.c)’ın rasulü İbrahim (a.s)’ le tartışmaya devam ettiler ve şöyle dediler:

“Bir kaç ilah edinmek, Allah (c.c)’a iman ile zıd değildir. Çünkü edinmiş olduğumuz bu ilah ve rabler, Allah (c.c) katında bizlere şefaatçi olacaklardır. Biz bunu baba ve dedelerimizden öğrendik. Bu konuda ne delil getirirsen getir, biz yine de baba ve dedelerimizin yolunu terkedemeyiz.”

İşte onlar böyle diyerek baba ve dedelerini taklide sarıldılar. Tek ilaha tapmayı garib karşıladılar ve İbrahim (a.s) onların ilahlarına laf attığı için başlarına bir musibetin gelmesinden korktular.

Bu müşriklerin yegane delili, taklid ettikleri baba ve dedelerinin uydurduğu batıl sözler ve onlardan görmüş oldukları bir takım hareketlerdi. Onlar, atalarının bunları nereden öğrendiğini veya niye böyle yaptıklarını da bilmiyorlardı. Yani yaptıklarının, söylediklerinin ve inançlarının hiçbir dayanağı yoktu.

Allah (c.c) onlar hakkında bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

“(İbrahim) dedi ki: “Dua ettiğinizde sizleri duyuyorlar mı? Ya da size bir fayda sağlıyor veya bir zarar veriyorlar mı?” Dediler ki: “Bilakis, biz babalarımızı böyle yaparlarken bulduk.”   (Şuara: 72-74)

Böyle mukallid kimselerin, yapmış oldukları amellerin doğruluğunu ispatlayacak bir delilleri asla olamaz. Buna rağmen onlara ne kadar delil getirilirse getirilsin yine de cedelleşmeye devam eder ve ilimsizce tartışıp dururlar.

“(Onlara) dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı girişiyorsunuz?”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında İbrahim (a.s)’in, kavmine şöyle dediğini haber veriyor:

“Ey akılsız ve düşüncesizce hareket eden, baba ve dedelerinin sapık dinini taklid eden cahiller! Sizlere Allah’ın birliği ve sadece O’na ibadet edilmesi konusunda apaçık deliller sunduğum ve bu konuda daha birçok deliller varken, üstelik Allah beni hakka hidayet etmiş olduğu halde nasıl olur da hala haktan dönüp sizin batıl ve sapık yolunuza uymamı istersiniz? Bütün bu delillere rağmen nasıl olur da benden körü körüne baba ve dedelerinizi taklid etmemi istersiniz?”

 

“Sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Ancak rabbimin birşey dilemesi başka... Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.”

İbrahim (a.s), kavmine tevhidi apaçık delillerle sunduktan, şirklerini ortaya çıkardıktan ve sadece Allah (c.c)’a ibadet edilmesi gerektiğini onlara hatırlattıktan, onlar da hakkı görüp, tapınmış oldukları putların, güneş, ay, yıldız ve gezegenlerin herhangibir fayda ya da zarar verecek güce sahip olmadıklarını anladıktan sonra İbrahim (a.s)’e şöyle dediler:

“Sen bizim ilahlarımıza laf atıyorsun. Bu sebeble onlar sana zarar vereceklerdir.” Bu saçma söz üzerine İbrahim (a.s) onlara şöyle dedi:

“Ben, sizlerin Allah’tan başka tapınmış olduğunuz putlardan, güneş, ay, yıldız gibi varlıklardan korkmam. Zira onların bana zarar veya fayda vermeye güçleri yoktur. Ben bunu kesin olarak biliyorum ve onların görmeyen, duymayan birer varlık olduklarını da biliyorum. Onlar ne Allah’a yaklaşabilir ne de Allah katında şefaatçi olabilirler. Ben kesin olarak inanıyorum ki; Allah dilemedikçe hiçbir kimse, hiçbirşey bana zarar da fayda da veremez. Çünkü Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Herşey en ince ayrıntısına kadar O’nun bilgisindedir, hiçbir şey O’na gizli değildir.

Fakat, ben sizleri ve tapındıklarınızı reddettiğim için, Rabbim imtihan olsun diye sizler vesilesiyle bana bir zarar gelmesine müsaade edebilir. İşte bu; Allah’ın bir imtihanıdır ve sadece O’nun dilemesine bağlıdır. Dolayısıyla, zarar ve fayda yalnız Allah’ın elindedir. O dilemedikçe, hiç kimse kimseye zarar veya fayda veremez. Allah, herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilir. Herkese hakettiği karşılığı mutlaka verecektir. O, asla hikmetsiz birşey yapmaz ve bütün ibadetler, yalnız bu sıfatlara sahib olan yüce varlığa yapılır.”

 

“Hala düşünmüyor musunuz?”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında İbrahim (a.s)’in, kavmine şöyle dediğini haber vermektedir:

“Hakka karşı gelmekte, baba ve dedelerine körü körüne bağlanmakta direten ey kavmim! Sizlere sunmuş olduğum delilleri düşünüp, bu delillerden ibret alıp tapınmakta olduklarınızın birer sahte ilah olduğunu, asıl ibadet edilmesi gereken gerçek ilahın sadece Allah olduğunu hala idrak edemiyor musunuz?”

İbrahim (a.s)’e karşı kavminin  takındığı tavır, Ad kavminin Hud (a.s)’a karşı tavrı gibidir.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Dediler ki: “Ey Hud! Sen bize bir delille gelmiş değilsin. Senin sözünle ilahlarımızı terketmeyiz ve biz sana iman edecek de değiliz. Biz sana şunu deriz: “Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır.” (Hud) dedi ki: “Muhakkak ki ben Allah’ı şahit tutuyorum ve siz de şahid olun ki gerçekten ben sizin şirk koştuklarınızdan beriyim. O’nun dışındaki (tapılanlar)lerden de (beriyim). Öyleyse toplu olarak bana tuzak kurun, sonra da bana süre tanımayın. Muhakkak ki ben Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. (Çünkü) hiçbir canlı varlık yoktur ki onun perçeminden O tutmuş olmasın. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir.”     (Hud: 53-56)

81) GÜVENİ ASIL HAKEDEN KİMSELER

 

وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا فَأَيُّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِالْأَمْنِ إِنْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ (81)

 

81) “Allah’ın size hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım. Şu halde bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır? Eğer bilirseniz...”

“Herşeye kadir olan Allah’ın size hakkında hiçbir delil, hüccet, ferman ve yetki indirmediği şeyleri ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz, fayda ve zarar veremeyen ilahlardan nasıl korkarım!? Şu halde bu iki gruptan hangisi güven duymaya, emniyet içerisinde olmaya, vicdanen müsterih olmaya ve Allah’ın lütfuna ulaşmaya daha layıktır? Biz mi yoksa siz mi? Eğer biliyorsanız söyleyin. Biz, Allah’ı delillerle tanıdık ve sadece O’na ibadet ettik. Siz ise putları O’na ortak koştunuz ve tek hesaba çekici olan Allah’ı inkâr ettiniz.”

Sultân: Delil demektir.”

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

1) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu, kendisine güvenen ve şu varlıkta yer alan gerçekleri kavrayan müminin mantığıdır. Korkması gereken biri varsa bu, İbrahim (selâm üzerine olsun) olmayacaktır. Korku duyması gereken, elini Allah'ın eline tutuşturan ve böylece yoluna devam eden mümin olmayacaktır. Bir müminin ne olursa olsun bu aciz tanrılardan korkması düşünülemez. Kimi zaman yeryüzünde zorba diktatörler şeklinde beliren bu tanrılar, yüce Allah'ın gücü karşısında kaale bile alınmayacak derecede zayıftırlar. Onlar, yüce Allah'ın kendilerine bir yetki ve güç vermediği canlı cansız şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmadıkları halde, İbrahim (selâm üzerine olsun) bu çaresiz sahte tanrılardan korkar mı? O halde, iki gruptan hangisi daha güvencededir? Allah'a inanıp ortakları reddeden mi, yoksa hiçbir yetkisi ve gücü bulunmayan şeyleri Allah'a ortak koşan mı? Şayet az da olsa, bir bilgileri ve anlayışları varsa söylesinler bakalım, hangi grup kendini güvencede hissetmeyi hak etmiştir?

Burada cevap yüceler aleminden geliyor, yüce Allah bu soruna ilişkin hükmünü bildiriyor:”

2) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Şüphe yok ki akıllı ve insaflı düşünenler, Allah’ın birliğine inananların dışındaki grupların ebediyyen Allah’ın azabına maruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat getirmektedirler. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın ayetleri de bunu ifade etmektedir.”

3) Mahmut Toptaş diyor ki: “Elbetteki İbrahim ve onun yolundan gidenler güvendedirler

Sonuç:

1) İşlediği günahın sonundan korkmayan günahkarın haline şaşmak gerekir.

81 – (O halde) kendisiyle ilgili bir delil size indirmediği halde sizler Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Öyleyse iki grubun hangisi güveni daha hakedendir? Eğer biliyorsanız (söyleyin).

 

Allah (c.c) bu ayette de İbrahim (a.s)’in, kavmine söylediği sözlerden haber vermektedir.

İbrahim (a.s)’in kavmi, taptıkları putları reddettiği için bu putların İbrahim’e zarar vereceğini söylediler. Bunun üzerine İbrahim (a.s) onlara şöyle dedi:

“Ey cahil ve kör müşrikler! Beni, taptığınız şu varlıklarla mı korkutuyorsunuz? Yazık size!

Elinizde, şu yaratılmışların ilah olduğuna veya herhangi bir güç bulunduğuna ya da zarar ve fayda verebileceklerine dair akli ya da nakli hiçbir delil olmamasına, üstelik bu şekilde bir inancın sahih akla,  selim fıtrata ve vahye zıt olmasına rağmen sizler Allah’a şirk koşmaktan korkmazken ben, sizin taptıklarınızdan nasıl olur da korkarım!

Sizler, sadece Allah’a ibadet ettiğim ve O’ndan başka ibadet edilenleri reddettiğim için Allah’a eş koştuğunuz şeylerle beni korkutmaya çalışıyorsunuz. Öyleyse bana söyleyin! Asıl korkması gereken sizler misiniz, yoksa ben miyim? Korkudan güvende olması gereken acaba hangimiziz? Bu konuda bilginiz varsa, ilim sahibi iseniz ya da bir deliliniz varsa ortaya koyun. Fakat, bu konuda sizin sunabileceğiniz herhangi bir delil yoktur. Çünkü sahih akıl ve selim fıtratla hareket edildiğinde bütün akli deliller, sadece Allah’a ibadet edilmesi gerektiğini, O’na hiçbirşeyin ortak koşulmaması gerektiğini gösterir. Siz, bütün bunların farkındasınız.

Sahih akla ve selim fıtrata karşı gelip verdiğim açık delillere rağmen şirk ve küfürde inat eden, körü körüne atalarını taklitten vaz geçmeyen müşrikler! Biliniz ki ben, sadece Allah’a ibadet ederim. Yalnız O’ndan korkarım. Çünkü asıl zarar ve fayda verebilecek olan O’dur. Ben, O’na şirk koşmaktan ve şirk koşanlardan beriyim. Bu sebeble, taptığınız o aciz varlıklardan asla korkmam. Çünkü onlar, ne zarar ve fayda verebilir ne görür ne de duyabilirler. Sizler ise, işte böyle zararsız varlıklardan korkuyor ama herşeye kadir olan ve herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, dilediğine azap eden, dilediğine mükafat veren Allah’tan korkmuyorsunuz. Bu durumda emniyet veya korku içinde olması gereken acaba kimdir, bu konuda birşey biliyorsanız söyleyin. Bilmiyorsanız ben söyleyeyim. Asıl korkması gereken sizlersiniz. Çünkü, size zarar ve menfaati verecek olan, buna yegane güç yetiren, sadece sizi yaratan Allah’tır.”

82) GERÇEK İMAN EDENLER

 

 

الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمْ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ (82)

 

82) İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince işte güven onlar içindir; hidayete erenler de onlardır.

Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyenler ve imanlarına zulüm, işkence, haksızlık, isyan, şirk ve inkâr karıştırmayıp bunlara alet olmayanlara gelince işte dünyada mutlu ve huzurlu olmak, ahirette de cehennem azabından emin olmak onlar içindir; hidayete erenler ve dosdoğru yol üzerinde olanlar da onlardır.

 

Emn: Güven, emniyet.

Velem yelbisû îmânehum bizulmin: İmanlarını zulme bulaştırmayanlar.

Yelbisû: Karıştırırlar. Birisi bir işi karıştırdığında “Lebise’l-emra” denir. “Lebise’s-sevbe” elbiseyi giydi demektir.”

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rivayete göre, bu ayet inince Ashab-ı Kiram korktular ve Rasulullah’a: “Hangimiz nefsine zulmetmiyor ki!?” dediler. Rasulullah (s.a.v.): “O, sizin anladığınız gibi değildir. O ancak Lokman’ın oğluna dediği manadadır.” buyurdu.”

2) Mevdudi diyor ki: “Bazı tefsirciler, İbrahim Peygamber'in kavminin Allah'a inanmadığı veya O'nun varlığından bilgisiz bulundukları ve kendi tanrılarının kâinatın yegâne hakimleri olarak kabul ettikleri görüşündedirler. Bu nedenler de, ilgili ayetlerin ve İbrahim Peygamber'le ilgili diğer ayetlerin yorumunu bu varsayıma dayandırmaktadırlar. Oysa, bu bölümdeki tüm ayetlerin bu halkın yerin ve göklerin yaratıcısı olarak Allah'a inandıklarını, fakat ilâhlığında ve hükümranlığında O'na ortaklar koştuklarını gösterdiği açıktır. İbrahim Peygamber'in şu ve daha başka sözleri bu gerçeği ortaya koymaktadır:

"... Nasıl olur da, sizin şirk koştuklarınızdan korkarım ben?" Bunun da ötesinde, onun Allah lafzını anış biçimi, kavminin Allah'a inandığını, fakat bunun yanısıra O'na ortaklar koştuklarını gösteriyor.

Enam: 6/82'de geçen 'zulm' kelimesi şirk anlamındadır. Bazı sahabeler onu günahkârlık olarak aldıklarında. Hz. Peygamber "Burada o şirk anlamındadır" diyerek bu yanlış anlayışı gidermiştir.

Yine bir bağlamda önemle belirtilmelidir ki, İbrahim Peygamber'in bu bölümde anlatılan ve büyük misyonunun başlangıç noktasını oluşturan hayatındaki bu en önemli olay Kitab-ı Mukaddes'te hiç mi hiç anılmamaktadır. Talmud'da geçiyorsa da, iki açıdan buradaki anlatım Kur'an'dakinden ayrılmaktadır:

1) Talmud'da sıra "güneşten yıldızlara ve Allah'a doğru" iken, Kur'an'da "yıldızlardan güneşe ve... Allah'a doğru"dur.

2) Talmud'da, İbrahim'in güneş için "bu benim Rabbimdir" dediğinde, o an güneşe secde ettiği, aynı şekilde aya da secde ettiği anlatılmaktadır.”

3) Seyyid Kutub diyor ki: “İnananlar ve kendilerini bütünüyle Allah'a adayanlar, gerek kulluk, gerek boyun eğme ve gerekse yöneliş noktasında bu inançlarına şirki bulaştırmayanlar... İşte güvencede olma bunların hakkıdır, doğru yolda olanlar da bunlardır.

Kuşkusuz bu, kendisiyle tartışmak ve kavminin ileri sürdüğü kanıtı çürütmek için, yüce Allah'ın İbrahim'e (selâm üzerine olsun) ilham ettiği bir kanıttır. Şu sahte tanrılarının, ona bir kötülük dokundurabileceğine ilişkin düşüncelerinin basitliği de ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca, yüce Allah'ın varlığını ve evren üzerindeki güç ve otorite sahibi oluşunu tartışma konusu yapmadıkları, sadece bu tanrıları O'na ortak koştukları gayet açıktır. İbrahim (selâm üzerine olsun) O'na ortak koşanınsa, korkmayı daha çok hak ettiğini belirterek, onları karşıladığı zaman... Yüce Allah'ın kendisine verdiği, ilham ettiği bu kanıtla onları karşılayınca, ulusunun ileri sürdüğü kanıt çürüyüp kendi kanıtı geçerli oluyor. Böylece İbrahim (selâm üzerine olsun) inanç, kanıt ve konum bakımından kendi kavmine karşı üstünlük sağlamış oluyor.. İşte yüce Allah dilediği kimsenin derecesini böyle yükseltir. Bu konuda hikmeti ve bilgisi uyarınca tasarrufta bulunur.

Hiç kuşkusuz Rabbin hikmet sahibidir ve her şeyi bilendir.

Bu bölümü bitirmeden önce, Peygamberimizin arkadaşlarının yaşadığı dönemin esintilerinden birini duymak istiyoruz. O dönemde Kur'an onlara, yeni yeni iniyordu, ruhları onu yavaş yavaş sindiriyordu. Onunla yaşıyor ve onun için yaşıyorlardı. Olağanüstü bir ciddiyet, dikkat ve sorumluluk duygusuyla ona yaklaşmış, işaretleri, ilhamları ve gerekleriyle içiçe yaşamışlardı. Bu durum karşısında ürpermekten kendimizi alamıyoruz, dehşetten dona kalıyoruz. Bu eşsiz insan topluluğunun durumunu ve çeyrek yüzyıl gibi kısa bir zamanda yüce Allah'ın bu toplulukla ne tür olağanüstülükler meydana getirdiğini kavrıyoruz.

İbn-i Cerir, Abdullah b. İdris'e dayandırarak şöyle rivayet eder: "İman edenler ve imanlarına bir zulüm karıştırmayanlar..." ayeti nazil olunca, bu durum Peygamberin arkadaşlarına ağır geldi. `Hangimiz kendisine haksızlık etmez ki' dediler. Bunun üzerine Allah'ın elçisi, `Durum sizin sandığınız gibi değildir. Lokman'ın oğluna söyledikleri kastedilmektedir burada' buyurdu. "Allah'a ortak koşma, çünkü şirk büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi: 13)

Yine İbn-i Cerir, İbn-i Müseyyeb'den şöyle rivayet eder: Ömer b. Hattab (Allah ondan razı olsun) "İman edenler ve imanlarına bir zulüm karıştırmayanlar..." ayetini okuduğunda büyük bir korkuya kapıldı. Ardından Ubey b. Ka'b'a gidip, ey Eba Munzir, Allah'ın kitabından bir ayet okudum ki, buna göre kurtuluş imkânsızdır. Ubey b. Ka'b:

-Hangi ayettir bu? diye sordu. Bunun üzerine Ömer (Allah ondan razı olsun) ayeti okudu ve hangimiz kendisine zulüm etmez diye ekledi. Ubey b. Ka'b, `Allah seni affetsin, yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu işitmedin mi: "Şirk büyük bir zulümdür." İmanlarına şirk karıştırmayanlar" demek isteniyor' dedi.

Yine İbn-i Cerir, Ebul Eş'ar'dan, o da babasından şöyle rivayet eder: Zeyd b. Sevhan Selman'a sordu: `Ey Ebu Abdullah, Allah'ın kitabından bir ayet beni çok etkiledi': "iman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar..." Bunun üzerine Selman (Allah ondan razı olsun) `Burada kastedilen Allah'a ortak koşmaktır' dedi. Zeyd, `Bunu senden duymamış olsaydım hiçbir zaman sevinmeyecektim. Sanki sahip olduğum her şeyi kaybedip yeniden bulmuş gibi oldum' dedi.

Şu üç rivayet bu seçkin topluluğun Kur'an'ı nasıl algıladıklarını, ruhlarının üzerïnde ne kadar ciddi bir etki bıraktığını göstermektedir. Bunun doğrudan doğruya uygulamaya dönük emirler ve uyulması gereken prensipler olduğunu ve uyulması zorunlu olan hükümler olduğunu bildikleri zaman, nasıl karşıladıklarını göstermektedir. Aynı zamanda sınırlı güçleri ile yerine getirilmesi istenen yükümlülükler arasında büyük bir fark olduğunu sandıkları zaman, nasıl da dehşete kapıldıklarını gözler önüne sermektedir. Yaptıkları ile yükümlülük arasında büyük bir fark olduğu halde, işledikleri her türlü kusurdan ötürü hesaba çekilecekleri düşüncesinin, Allah ve peygamberinden hafifletici bir açıklama gelene kadar nasıl bir panik meydana getirdiğini de göstermektedir.

Bu, aynı zamanda göz kamaştırıcı ve olağanüstü bir sahnedir. Allah'ın kaderine perde olan bir aracı olmuş, O'nun iradesini pratik hayatta uygulayan ve O'nun dininin taşıyıcısı gönüllerin sahnesi...”

2) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler, güvene kavuşacak zatların vasıflarını bildiriyor. İbrahim’in (a.s.) Allah’ın birliği hakkında ilham yoluyla edindiği delil ile onun sahip olduğu derecelerin yüceliğine işaret ediyor. Bu ayet-i celiledeki zulümden maksat: Şirktir. Maamafih inanmış ve Allah’ı birlemiş oldukları halde küfür ve şirki gerektirmeyecek derecede zulümde bulunanlar da ilahi azaptan herhalde emniyet üzere bulunduklarına hüküm edemezler. Cenab-ı Hak af etmezse onlar da azap görürler. Fakat onların azabı, kâfirlerin, müşriklerin azabı gibi sonsuz olmayacağından bu bakımdan onlar da emin bulunmuş olurlar.”

3) Mahmut Toptaş diyor ki: “Bugün kâfirler ekonomik ve askeri yönden güçlü olmalarına rağmen dünyaya olan aşırı sevgilerinden dolayı savaştan, suikaste uğramaktan, öldürülmekten çok korkarlar.”

Sonuç:

 

1) Ayetler, “Allah, inanan kimselerin dostudur; onları karanlıklardan nura çıkarır.” ayetinin anlamını ortaya koymaktadır.

 

82 – İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte güvenlik onlar içindir ve onlar, hidayete erenlerdir.

 

Allah (c.c) önceki ayetlerde, İbrahim (a.s)’in kavmiyle arasında geçen tartışmayı nakletmişti. Bu ayette ise önceki ayete bağlantılı olarak güvenliğın, emniyetin ve hidayetin kimler için olduğunu bildirmektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Şunu çok iyi biliniz: Kıyamet gününde eman içinde olacak kimseler, Allah’a gerçek manada iman eden, bütün ibadetleri sadece O’na yapan, O’na ibadette hiçbirşeyi şirk koşmayanlardır. İşte bu kimseler hem dünyada hem de ahirette doğru yolda olanlardır.”

Abdullah b. Mes’ud (r.a) şöyle dedi:

“Bu ayet indiği zaman sahabeler Rasulullah (s.a.s)’a şöyle dediler:

“Ey Allah’ın rasulü! Aramızda nefsine zulmetmeyen kim vardır?”

Bunun üzerine Allah (c.c): “Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür”(Lokman: 13) ayetini indirdi.”

(Buhari)

Bu konuyla ilgili başka bir rivayet daha vardır:

“Bu ayet indiği zaman ayetin hükmü müslümanlara ağır geldi ve Rasulullah (s.a.s)’a gelerek şöyle dediler:

“Ey Allah’ın rasulü, hangimiz nefsine zulmetmez ki?” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) onlara şöyle dedi:

“Ayet, sizin anladığınız gibi değildir. Salih kul Lokman’ın dediğini duymadınız mı? O şöyle dedi: “Ey oğulcuğum! Allah’a şirk koşma. Muhakkak ki şirk, en büyük zulümdür.”  (Lokman: 13)

İşte bu ayette kastedilen “zulüm”; şirktir.”

(Ahmed)

Allah (c.c)’a gerçekten iman eden, şirkin her çeşidini terkeden, tam manasıyla Allah (c.c)’a tevekkül eden bir kimse, dünyada asla hiç kimseden korkmaz. Zira böyle bir kimse, zarar ve faydanın sadece Allah (c.c)’ın elinde olduğunu, Allah (c.c) dilemedikçe kimsenin kendisine zarar ve fayda veremeyeceğini bilir. Allah (c.c)’a gerçek manada iman ettiği ve şirkin her çeşidinden uzak kaldığı için kalbi de mutmain olur. Karşısına çıkan şüpheler ve evhamlar ya da fakirlik veya şiddetli eziyetler onu kesinlikle etkilemez. Çünkü bu kimse, sağlam imanın verdiği mutluluğu tüm benliğinde hisseder ve yaşar. Başına gelen her sıkıntı, onun mutlu olmasına vesile ve doğru yolda olduğuna bir işaret olur. Hiçbirşey onun bu mutluluğunu bozmaz.

İşte bu özellik sadece Allah (c.c)’a tam manasıyla iman eden, şirkin her çeşidinden uzak duran, büyük günahları işlemeyen ve ibadetleri tam anlamıyla yerine getiren kimselerde bulunur. Bu sıfatlara haiz olan kimselere ne mutlu!

83) İBRAHİM (A.S)’İN DERECELERLE YÜKSELTİLMESİ

 

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (83)

 

83) İşte bu kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz dilediğimizi derece derece yükseltiriz. Muhakkak Rabbin Hakîm’dir, Alîm’dir.

İşte bu İbrahim’in Allah’ın birliğine dair getirdiği, güneşin, ayın ve yıldızların batması gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mabudiyet vasfına sahip sahip olamayacaklarına dair gösterdiği kanıt, kavmine karşı onun için kesin bir delil olsun diye ona verdiğimiz, ilham ettiğimiz, öğrettiğimiz, irşad ettiğimiz hüccet ve delillerimizdir. Biz dilediğimize ilim, hikmet, anlayış, risalet, düşmanlarını susturma kabiliyeti vererek makamını derece derece yükseltiriz, ona yüksek rütbeler, mertebeler ihsan ederiz. Sünnetimize, düzenimizin yasalarına uygun olarak, irademizin tecellisine tabi, akıllı ve sorumlu kimseleri dünyada yüksek makamlara getiririz. Muhakkak Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerine koyar, gizli açık her şeyi bilir, hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlığa uğratmaksızın verecektir.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Tilke lafzı mübtedadır. Bir sonraki kelime de ondan bedeldir.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Buradaki “tilke” kelimesi, Allah’ın dostu İbrahim’i (a.s.) desteklemek üzere yukarıda zikrettiği kesin delillere işaret etmektedir.”

3) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve işte şu, yani o görme ve kesin inanma ve bu hidayet ve delil, bizim büyüklük delilimizdir. Biz bunu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Kendilerini yıldızlardan ve hatta yıldızların suret ve heykellerinden daha düşük bir mevkide görerek, insanlığı zelil eden kavmine karşı İbrahim'in, yıldızlardan, Ay ve Güneş'ten, gökler ve yerden daha yükseğe geçerek doğrudan doğruya "gökleri ve yeri yaratan"a yönelecek ve Allah'tan başkasına boyun eğmeye tenezzül etmeyecek derecelerde yüksekliğini ispat ve üstünlüğünü temin eden bu delil, İbrahim'in kendisinin değil, büyük şan sahibi Allah'ındır. Biz büyük şan sahibi olan Allah kimi dilersek derecelerini yükseltiriz. Şu halde bu, İbrahim'e mahsus bir durum değildir. Allah'ın seçmesine mazhar olan büyük Allah dostlarının büyüklerinde cereyan eden bir sünnettir. Ey Muhammed, hiç şüphe yok senin Rabbin böyle bir hikmet sahibi, böyle bir bilendir.”

3) Mahmut Toptaş diyor ki: “Allah İbrahim’i ve ona bağlı olan mü’minleri yüceltmiştir. Daha önce Nemrud’un kölesi olan insanlar toplumun efendisi olmuşlardır. Bilal-i Habeşi de köle iken efendi olmuştur. Allah dilediğini zelil eder, dilediğinin de derecesini yüceltir

Tevhid Kervanı:

Seyyid Kutub diyor ki: “Bundan sonra ayetlerin akışı, peygamberlerden Nuh, İbrahim ve son Peygamberin (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) oluşturduğu şerefli topluluğun öncülük ettiği ulu iman kafilesini sunmaya başlıyor. Ayetlerin akışı, birbirine bağlı olarak yol alan bu kafileyi -özellikle İbrahim ve onun soyundan peygamberleri- sunarken, değişik yerlerde göz önünde bulundurduğu tarihsel sıralamayı burada dikkate almıyor. Çünkü güdülen amaç, bir bütün olarak bizzat kafilenin kendisidir, yoksa tarihsel kronoloji değildir.”

83 – İşte bu, kavmine karşı (sunması için) İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir. (Böylece) Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak ki Rabbin Hakim’dir, Alim’dir.

 

Allah (c.c) bu ayette, İbrahim (a.s)’in kavmine sunmuş olduğu delillerin Allah (c.c) tarafından İbrahim (a.s)’e verildiğini haber vermektedir.

 

“İşte bu, kavmine karşı (sunması için) İbrahim’e verdiğimiz delilimizdir.”

Allah (c.c) İbrahim (a.s)’e, ikna olmaları ve şirkten vazgeçmeleri için kavminin şirkini ortaya çıkaracak deliller vermişti. Allah (c.c)’ın İbrahim (a.s)’e vermiş olduğu bu deliller, hakkı isteyen kimseler için kesinlikle yeterli, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, herkesin kesin kabul edebileceği deliller idi.

Allah (c.c)’ın İbrahim (a.s)’e verdiği delillerden bir kısmı bu surede zikredilmiştir.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Üzerine gece (nin karanlığı) çöktüğünde bir yıldız gördü. Dedi ki: “(İşte) bu benim rabbimdir.” (Yıldız) kaybolduğunda dedi ki: “Ben kaybolanları sevmem.” Ay’ı doğarken gördüğünde: “(İşte) bu benim rabbimdir.” dedi. (Ay) kaybolduğunda dedi ki: “Şayet rabbim bana hidayet etmeseydi muhakkak ki ben sapmış olan kavimden olurdum.” Güneşi doğarken gördüğünde: “(İşte) bu benim rabbimdir. Bu daha büyüktür” dedi. (Güneş) kaybolduğunda dedi ki: “Ey kavmim, muhakkak ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım. Muhakkak ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana hanif olarak çevirdim. Ve ben müşriklerden de değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. (Onlara) dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin kendisine ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Ancak rabbimin birşey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Hala düşünmüyor musunuz? (O halde) kendisiyle ilgili bir delil size indirmediği halde sizler Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Öyleyse iki grubun hangisi güveni daha hakedendir? Eğer biliyorsanız (söyleyin).”   (En’am: 76-81)

 

“(Böylece) biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Biz, kullarımızdan dilediğimiz kimseleri, dünyada derecelerle yükseltiriz. Bazı kimseleri iman, ilim, hikmet, doğruya isabet etme ve nübüvvet bakımlarından diğer insanlardan daha üstün kılarız. Böyle kullarımızın derecelerini, ahirette de yükseltiriz ve başkalarına verilmeyen nimetlerimizi onlara veririz.”

Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“İşte rasuller! Onların kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan bazılarıyla konuştu, bazılarını da derecelerle yükseltti.”     (Bakara: 253)

Allah (c.c), vermiş olduğu nübüvvet, ilim, huccet ve delillerle İbrahim (a.s)’in derecesini dünyada yükseltmiştir. Şüphesiz ki ahirette de derecesi yüksek olanlardan olacaktır.

 

“Muhakkak ki Rabbin Hakim’dir, Alim’dir.”

Allah (c.c), Hakim olandır. O, kavliyle, fiilleriyle ve bütün yaptıklarıyla hikmet sahibidir. Herşeyi yerli yerine koyar ve herşeyi hikmetiyle yapar.

Allah (c.c), Alim olandır. O, yarattıklarının herşeyini en ince ayrıntısına kadar bilir. Kullarından hidayet edeceği ve saptıracağı kimseleri de çok iyi bilir. Yine her çeşit delil kendisine sunulmasına rağmen iman etmeyecek kimseleri de çok iyi bilir.

Allah, işte bu hikmeti ve ilmi gereği, dilediği kimseleri derecelerle yükseltir ve asla hikmetsiz birşey yapmaz.

 

Allah (c.c) Ancak Vahiyle Bilinir:

Allah (c.c)’ı en iyi şekilde tanımak ve O’nun hakkında kesin bilgiye sahib olmak ancak vahiy ile olur. Bu sebeble Allah (c.c), insanların kendisini daha iyi tanıyabilmeleri için gerekli tüm akli ve nakli delilleri nebilere vahiy ile öğretmiştir. Nebiler de bu delilleri insanlara en güzel ve en açık şekilde sunmuş, bu konuda hiçbir kapalılık bırakmamışlardır. Buna rağmen, insanlardan bir kısmı iman etmiş, bir kısmı da iman etmeyip yüz çevirmiştir. Bir kısmı getirilen delillerden ikna olup hakka yönelmiş, bir kısmı ise ne kadar delil getirilirse getirilsin yine de inat edip şirk üzere yaşamaya devam etmiştir.

Allah (c.c) bu kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki üzerlerine rabbinin kelimeleri hak olanlar iman etmezler. Onlara bütün ayetler gelse, hatta acıklı azabı görseler bile (yine de iman etmezler).”  (Yunus: 96-97)

84) İBRAHİM (A.S)’E VERİLEN DİĞER NİMETLER

 

 

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ كُلًّا هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (84)

 

84) O’na İshak’ı ve Yakub’u verdik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce de Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da hidayete erdirdik. Biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

Yalnızca Allah’a ibadet edip O’na hiç bir şeyi şirk koşmamak amacıyla yıldızlara tapan kavmini terkedip hicret eden İbrahim’e ihtiyarlayıp çocuktan kesildikten sonra soyunun devamıyla mesut olsun diye, yaşlı ve kısır eşi Sara’dan doğan oğlu İshak’ı ve torunu Yakub’u verdik. Hepsini hidayete erdirdik. Onların her birine saadet yolunu gösterdik, risalet ve hikmet verdik. İbrahim’den önce de insanlığın ikinci atası olan Nuh’a doğru yolu gösterdik ve onu kavmine rasul olarak gönderdik. İbrahim’in soyundan hükümdar ve rasul olan İyşa’nın oğlu Davud’u ve yine hem hükümdar hem de rasul olan onun oğlu Süleyman’ı, imtihan ve belalara katlanmada sabır örnekleri olan Emus’un oğlu Eyyub’u ve Yakub’un oğlu Yusuf’u, Allah’ın kendisiyle konuşma nimetine eren Yakub’un torunu İmran oğlu Musa’yı ve kardeşi Harun’u da hidayete erdirdik. Bunların hepsini kavimlerine rasul olarak gönderdik. Biz Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyen ve Allah’ı görüyormuşcasına O’na ibadet eden, O’nun huzurunda hesaba çekileceğinin şuuruyla hareket eden insanları, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlakın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerindemükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman önderleri, idarecileri, askeri erkânı ve müslümanları İbrahim’i mükâfatlandırdığımız gibi işte böyle mükafatlandırırız.

 

Vehebnâ lehu: Ona verdik. Bizden bir lütuf olarak verdik.

İshak’a ve Ya’kûbe: İbrahim’in oğlu İshak’ı ve İshak’ın oğlu Yakub’u –ki İsrail lakabı verilmektedir- verdik.

Kullen hedeynâ: Her birine doğru yolu gösterdik.

Vemin zurriyetihi: Onun soyundan.

Davûde ve Süleymâne: Davud baba, Süleyman oğuldur. İkisi de hem devlet yöneten hem de peygamberdir.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “İbn Kesir şöyle der: “Burada Yüce Allah, ihtiyarlayıp çocuktan kesildikten sonra İbrahim’e oğlu İshak’ı lutfettiğini, onun peygamberliğini ve soyunun devam edeceğini müjdelediğini bildiriyor. Bu en büyük müjde ve en büyük nimettir. Bu, Allah’a ibadet etmek için kavminden ayrılması ve yurdundan hicret etmesine karşılık, İbrahim’e verilmiş bir mükafattır. Allah, İbrahim’in gözünün aydın olması için kavminin ve akrabalarının yerine, kendi sulbünden salih evlatlar verdi.”

Zurriyetehu’daki “Hu” zamiri hakkında iki görüş vardır. Birinci görüşe göre birinci görüşe göre bu zamir nuh peygambere racidir. Ferra ve İbn Cerir bunu tercih etmişlerdir. Bir başka görüşe göre ise, bu zamir İbrahim’e racidir. Bu Âtâ’nın görüşüdür. Ebussuud bunu tercih etmiştir. Çünkü ayetin akışı, İbrahim’in (a.s.) fevkalade durumlarını açıklamaktadır.”

2) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bak İbrahim'e daha ne verdik. Ona İshak ile Yakub'u da ihsan ettik. Hepsini hidayete erdirdik, doğru yolda başarılı kıldık, emîn kıldık. Daha önce Nuh'a hidayet etmiştik. O da puta tapanlarla uğraştı ve onlara üstün geldi. Şu halde İbrahim, kendi hidayetinden başka hem büyük dedesinin, hem de çocuklarının hidayete ermesiyle de bahtiyar oldu. Ve neslinden Davud ve Süleyman'a da hidayet ettik. Bu “Zürriyetihi” kelimesindeki zamirin bahis konusu İbrahim olması bakımından ona râci olması, yani ilerde geleceği üzere ondört peygamberin İbrahim Aleyhisselâm'ın neslinden olması ortaya çıkıyor. Fakat Lut Aleyhisselâm, İbrahim'in neslinden değil, kardeşinin oğlu ve aynı şekilde Yunus Aleyhisselâm'ın da onun neslinden olmadığı ve ibâre (metin) de zamirin yakına dönüşümü de asıl kaide gereği olduğu için, bir çok tefsirciler bunu zikri yakın olan Nuh Aleyhisselâm'a göndermişlerdir. İbnü Abbas, "Gerçi bütün peygamberlerin içinde Hz. İbrahim'e ne ana, ne baba tarafından doğum itibariyle katılmayanlar vardır. Nitekim Lut kardeşinin oğludur. Bununla beraber hepsi İbrahim'in nesline dayanır. Çünkü amca da babadan sayılır." demiştir ki, bu mânâ sözün gelişine daha uygundur. Nuh'a gönderildiği takdirde bu yoruma ihtiyaç kalmazsa da, o zaman konunun sevki İbrahim'den Nuh'a değiştirilmiş olacaktır. Bununla beraber “Ve İsmaile velyesea ve Yunus’a ve Lût’a” âyetini, Vevehebna lehu İshak’a ve Ya’kub’a” cümlesine bağlamak da caizdir. O zaman bunlar, "onun neslinden" kapsamında dahil olmaksızın Hz. İbrahim'e yardımcı olarak bahşedilmiş olur. Ve gerçekte insanın kendi sulbünden gelen evladına da "nesli" denilmez ve iki kardeş olan İsmail ve İshak karşılığı da bu bağlamayı gerektirir. Dikkate şayandır ki bu âyetlerde onsekiz peygamber zikredilmiş ve bunların zikri bir güzel sınıflandırmaya tâbi tutularak Hz. İbrahim etrafında toplanmıştır. Hz. Nuh puta tapanlarla uğraşan ilk peygamber, İshak ve Yakub bütün İsrailoğulları peygamberlerinin aslı, bu arada Davud ve Süleyman baba oğul mülk ve saltanat ile seçkin, Eyyub ve Yusuf imtihan ve güzel sabır ile seçkin, Musa ve Harun iki kardeş, âciz bırakma kuvveti, heybet ve ezici güç, kitap ve özel şeriat ile seçkin, Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas zühd ve ruhaniyet ve fedekârlıkta örnek olmuştur. İlyas, İdris Aleyhisselâm olduğu hakkında bir rivayet varsa da İsrailoğulları peygamberlerinden olması daha tercih edilir. Harun Aleyhisselâm soyundan olduğu nakledilmiş ve "İlyas b. Yasin b. Firhas b. Azzar b. Harun" denilmiştir. Hızır olduğu da söylenmiştir. Zira İsa ve Hızır gibi İlyas'ın da henüz hayatta olduğuna dair bazı eserler vardır. Ebu Hayyan tefsirinde der ki: "İlyas, İsa'ya yakın olarak zikredilmiştir. Henüz ölmemiş olmakta ortaktırlar" İlyas'a yahudiler ve hıristiyanlar "İlya" derler. Yuhanna İncili'nin baş taraflarında, "Yahudiler Oruşilim'den Yahya'ya 'sen kimsin?' diye soru sormak üzere kahinler ile Levîliler gönderdikleri zaman onun şahitliği budur: yani ikrar edip inkâr etmeyerek: 'Ben Mesih değilim' diye ikrar etti ve ona: 'Öyle ise nesin, İlya mısın?' diye sorduklarında o da: 'değilim' dedi. 'Sen o peygamber misin?' dediklerinde: 'hayır' diye cevap verdi. 'Öyle ise Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde, niçin vaftiz ediyorsun?' dediler" diye yazılmıştır ki İlya, İlyas; o peygamber de peygamberlerin sonuncusu Muhammed Aleyhisselâm'dır. İlya, Rafizîler tarafından "Ali" ismine de tatbik edilmiştir. Hitabın Hz. Peygamber'e yönelmiş olması itibariyle peygamberin dedesi olan ve İshak ve Yakub zincirinin karşılığında bulunan Hz. İsmail diğer bir sınıfın başlangıcı olarak buraya bırakılmış ve teker teker faziletleri bakımından Elyesa, Yunus, Lut Aleyhisselâm da onunla beraber bir sınıfta sayılmıştır. Elyasa, Yuşa b. Nûn'dur, diyenler olmuşsa da Elyesa' b. Ahtub b. el-Acuz'dur, diye tashih ediliyor. (Bu kelime Hamze, Kisâî ve Halefu'l-Âşir kırâetlerinde lâm 'ın şeddesiyle “Elleysea” şeklinde okunur).

3) Seyyid Kutub diyor ki: “Ayetlerde Nuh ve İbrahim'in (selâm üzerlerine olsun) dışında onyedi nebi ve resul sayılmaktadır. Diğerlerine de, "Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden..." şeklinde işaret edilmektedir. Bu kafile değerlendirilirken de "Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükafatlandırırız..." "Her birine alemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik..." "Bir kısmını da seçip doğru yola eriştirdik..." denmektedir. Bütün bu değerlendirmeler, şu ulu kafilenin elde ettiği iyilikleri, Allah tarafından seçilişlerini ve doğru yola iletilişlerini göstermektedir.

Bu topluluğun bu şekilde anlatılması ve bu kafilenin bu tarzda sunulması hep aşağıdaki açıklamalar için bir hazırlık amacına yöneliktir:”

4) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “İbn Abbas diyor ki: “Bu peygamberlerin hepsi Hz. İbrahim’in soyuna nisbet edilmiştir. Halbuki bazıları ne ana ne baba tarafından onunla irtibatlı değildir. Çünkü Lut, İbrahim’in kardeşinin oğludur. İsa’yı da İbrahim’in zürriyetinden saydı. Oysa o bir kızın oğludur.” Buradan Şafii ve Ebu Hanife, oğluna ve oğlunun oğluna vakfeden kimsenin vakfına, kızının oğlunun da dahil olduğuna karar vermişlerdir. Çünkü “veled” sözü hem kızı hem de erkek çocuğu da kapsar.”

5) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler de ne kadar yüce derecelere ulaşmış olan İbrahim’in kavuştuğu bir kısım nimetleri bizlere bildirmektedir. İbrahim, insanlık dünyasında büyük bir isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce peygamberin torunlarından olduğu gibi kendi neslinden de bir nice seçkin peygamberler insanlık alemine şeref vermişlerdir.”

Sonuç:

 

1) Allah’ın lütfu geniştir.

2) Dünya hayatında, kişie verilen nimetlerin en hayırlısı doğru yola erdirilmesidir.

3) İyi ve doğruluğun hepsi güzeldir ve fazilettir.

4) Devlet başkanlığıyla peygamberlik veya idarecilikle salih olma arasında zıtlık yoktur.

84 – Biz ona İshak ve Yakub’u hediye ettik, (Onların) hepsine de hidayet ettik. Daha önce de Nuh’a ve onun soyundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a hidayet etmiştik. Ve biz, iyileri işte böyle mükafatlandırırız.

 

Allah (c.c) önceki ayetlerde, İbrahim (a.s)’in Allah’ın birliğini ve şirkin batıllığını isbat etmek için deliller sunduğunu bildirmiş, sonra İbrahim (a.s)’e verilen nimetlerden ve derecesinden bahsetmişti. Bu ayette ise ona vermiş olduğu diğer bir nimeti zikretmektedir.

 

“Biz ona İshak ve Yakub’u hediye ettik.”

İbrahim (a.s), yalnız Allah (c.c)’a ibadet etmek, şirkten ve müşriklerden uzak kalmak için müşrik kavmini terkedip onlardan uzaklaştıktan sonra, Allah (c.c) ona mükafat olarak, hanımı Sara çocuk doğuramayacak kadar yaşlı olduğu halde, İshak (a.s)’ı vermiştir. İshak (a.s)’dan da Yakub (a.s)’u vermişti.

İbrahim (a.s)’in bir çocukla müjdelenmesi, meleklerin Lut (a.s)’un kavmine azab için geldikleri sırada olmuştur. Bu müjde sebebiyle İbrahim (a.s)’in hanımı Sara, çok şaşırmıştı.

 

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:

“(Sara) dedi ki: “Vay bana! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Muhakkak ki bu, şaşılacak bir şey.” (Melekler) dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşırıyorsun? (Ey) ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Muhakkak ki O, Hamid’dir, Mecid’dir.”

(Hud: 72-73)

 

Ayette Önce İshak (a.s)’ın Zikredilmesinin Sebebi:

Allah (c.c) bu ayette, İsmail (a.s)’den önce İshak (a.s)’ı zikretmiştir. Halbuki İsmail (a.s), İbrahim (a.s)’in, İshak (a.s)’tan önce doğan ilk oğludur. Acaba, ayette İsmail (a.s)’in hiç zikredilmeyip yerine İshak (a.s)’ın zikredilmiş olmasının sebebi ne olabilir?

Bu ayette İshak (a.s)’ın zikredilmesinin sebebi; İshak (a.s)’ın, Allah (c.c) tarafından İbrahim (a.s)’e verilen bir mükafat olmasıdır. Çünkü Allah (c.c) onlara İshak (a.s)’ı, çocuk yapamayacakları kadar yaşlı oldukları bir sırada vermişti. Bu ise İsmail (a.s)’i kurban olarak kesmekle imtihan edilmesinden sonra olmuştur.

Bu ayette ilk olarak İshak (a.s)’ın zikredilmesinin diğer bir sebebi de; İsrail oğullarının nebilerinin açıklanmasıdır. Çünkü İsrail oğullarının nebilerinin hepsi İshak (a.s)’ın soyundan gelmiştir.

İsmail (a.s)’in soyundan ise sadece Muhammed (a.s) gelmiştir ve Muhammed (a.s) araplardan gelen bir rasuldür.

  

“(Onların) hepsine de hidayet ettik.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Biz İbrahim’e; İshak ve Yakub’u salihlerden birer nebi olarak verdik. Onlardan her birine hidayet ederek onları nübüvvetle, hikmetle ve susturucu delillerle destekledik.”

Allah (c.c), İbrahim (a.s)’e kendisi ve hanımı yaşlı oldukları bir sırada İshak (a.s)’ı vermiş, ona ve soyuna hidayet etmiştir.

İbrahim (a.s)’e gelen melekler, İshak (a.s)’ın bir nebi olacağını ve onun neslinden de nebiler geleceğini İbrahim (a.s)’e müjdelemişlerdi.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Biz onu salihlerden bir nebi olan İshak’la müjdeledik.”  (Saffat: 112)

  “Hanımı ayakta idi ve (bunun üzerine) güldü. Biz onu İshak’la, onun ardından da Yakub’la müjdeledik.”  (Hud: 71)

İbrahim (a.s) ve eşinin bu şekilde bir müjdeyle müjdelenmeleri, onlara verilmiş çok mükemmel bir müjdedir. Allah (c.c) bu müjdeyi İbrahim (a.s)’e; kavmini, toprağını Allah (c.c) için terketmesine karşılık bir mükafat olarak vermiştir. Daha sonra da bu müjde kendileri için hak olmuş, Allah (c.c) onlara, kendi dinlerine bağlanacak salih ve üstelik nebilerden olan çocuklar vermiştir.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“(İbrahim) onlardan ve onların Allah’tan başka taptıklarından uzaklaşınca biz ona İshak ve Yakub’u hediye ettik. Ve her birini (birer) nebi kıldık.”

(Meryem: 49)

 

“Daha önce de Nuh’a ve onun soyundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a hidayet vermiştik.”

İbrahim (a.s), Nuh (a.s)’un sülalesindendir. Allah (c.c), nasıl İbrahim (a.s)’e hidayet etmiş, nebilik ve hikmet vermiş ise aynı şekilde daha önce İbrahim (a.s)’in dedesi Nuh (a.s)’a da hidayet etmiş, ona da nebilik ve hikmet vermişti. İbrahim (a.s)’in bir nebinin sülalesinden olması, onun için en büyük nimetlerdendir. Aynı şekilde İbrahim (a.s)’in çocuklarından da nebiler olmuştur. Bu da İbrahim (a.s)’e verilen bir başka büyük nimettir.

İbrahim (a.s)’in çocuklarından Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun Allah (c.c)’ın kendilerini nebiler kıldığı, ilim, hikmet, krallık ve hakimlik verdiği kimselerdir.

Allah (c.c), işte böyle daha bir çok nimetlerle İbrahim’i üstün kılmıştır.

Allah (c.c) şöyle buyurdu:

“(Onlar) birbirinden gelen bir zürriyettir. Şüphesiz ki Allah, Semi’dir, Alim’dir.”    (Ali İmran: 34)

“Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i (rasul olarak) gönderdik. Nebiliği ve kitabı o ikisinin soyunda kıldık. Öyle ki onlardan hidayet olmuşlar vardır ve onlardan çoğu da fasıklardır.”  (Hadid: 26)

 

Ayetteki “Vav” (Ve) Harfi, Kime Atfedilmiştir:

Alimler, ayetteki:

“Nuh’a ve onun soyundan..” lafzının geçtiği bölümdeki atıf edatı olan “vav  harfinin” (yani; “ve”nin) kime ait olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Bazı alimler ayetteki atıf edatı olan “vav”ın İbrahim (a.s)’e değil, Nuh (a.s)’a ait olduğunu söylemişlerdir. Zira “Nuh” lafzı, “vav” harfine daha yakındır.

Bazı alimler ise ayetteki atıf edatı olan “vav”ın İbrahim (a.s)’e ait olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ayetin siyakı, İbrahim (a.s) hakkındadır. Bu sebeble “vav” harfi, Nuh (a.s)’a değil, İbrahim (a.s)’e aittir.

Bu konudaki doğru olan görüş de budur. Yani; “vav” edatı, İbrahim (a.s)’e aittir.

 

 “Ve biz, iyileri işte böyle mükafatlandırırız.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Biz, kullarımızdan Allah’a tam manasıyla iman eden, şirkin her çeşidinden ve müşriklerden uzak duran kimselere gerek nebilik, gerek nebilikle birlikte hakimlik veya krallık ve gerekse insanlara doğru yolu gösterme nimetini vererek onları hem dünya nimetiyle, hem de hidayet nimetiyle bu şekilde mükafatlandırırız.”

85) SALİHLERDEN OLAN NEBİLER

 

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَى وَعِيسَى وَإِلْيَاسَ كُلٌّ مِنْ الصَّالِحِينَ (85)

 

85) Zekeriyya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da... Hepsi de salihlerdendi.

Allah, Eden’in oğlu Zekeriyya’yı, Zekeriyya’nın oğlu Yahya’yı, Yahya’nın kuzeni Meryem oğlu İsa’yı ve Harun7un torunlarından İlyas’ı da kavimlerine rasul olarak gönderdi. Hepsi de dindar, ahlaklı, hayır-hasenat sahibi, müslüman salih kullarımızdandı. Dünya malına önem vermeyen, zühd ve takva sahibi kimselerdi.

 

Ve Zekeriyyâ ve Yahyâ: Zekeriyya baba, Yahya oğuldur. İkisi de peygamberdir.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Meryem’inoğlu İsa’nın zikredilmesi, zürriyetin kızın çocuklarına da şamil olduğunu göstermektedir.”

2) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Önceki ayetteki peygamberlerin en belirgin özelliği ihsandır. Bunun sebebi, onlarda mülk, hakimiyet ve devlet olmasıdır. Bu ayetteki peygamberlerin en belirgin özellikleri de salih olmalarıdır. Çünkü onlar, dünya metaından el-etek çekmiş kimselerdi.”

3) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “İlyas: Beni İsrail Peygamberlerindendir. Hz. İsa’dan dokuz asır evvel dünyaya gelmiştir. Belebek’li idi. İsrail oğulları putperestliğe düşmüş, Balebek hükümdarının yaptırmış olduğu “Beil” adındaki puta tapıyorlardı. Artık aralarında Hz. Musa’nın şeriatı unutulmuştu. Hz. İlyas onlara Peygamber olarak gönderildi, onları puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatler verdi. Fakat o muhterem zatı dinlemediler, beldelerinden kovdular, o da bir müddet sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir bela yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi, açlıktan ölecek bir hale geldiler. Nihayet Hz. İlyas’ı arayıp buldular, bir müddet onun nasihatlerini dinlediler, fakat az sonra yine küfür ve isyana daldılar. İlyas (a.s.) da Cenab-ı Hak’tan aldığı bir izne dayanarak aralarından ayrılıp başka bir yere gitti.Uzlete çekildi. Miladdan 880 sene evvel semaya kaldırılmış olduğu rivayet edilmektedir.

Bu ayeti kerime gösteriyor ki, bir kimsenin kızının evlat ve torunları da kendisinin zürriyetinden sayılmaktadır. Çünkü İsa (a.s.) Hz. İbrahim’e annesi Hz. Meryem vasıtasıyla mensup olmakla Hz. İbrahim’in zürriyetinden sayılmıştır. Binaenaleyh Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve bunların evlat ve torunları da Rasuli Ekrem efendimizin zürriyetinden bulunmaktadırlar. Nitekim Ebu Cafer-i Bakır hazretleri bu hakikatı, bu ayeti kerimeye dayanarak Haccac-ı zalime karşı isbat etmiş, Haccac da bunu kabul eylemiştir.”

Sonuç:

 

1) Dünya nimetlerine kapılmamak ve devamlı ahirete rağbet etmek üstünlüktür, fazilettir.

85 – Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’a da (hidayet ettik). (Onların) hepsi de salihlerdendir.

 

Allah (c.c), bir önceki ayette İshak (a.s)’ı ve Yakub (a.s)’u İbrahim (a.s)’e bir hediye olarak verdiğini ve onların soylarından da nebiler var ettiğini haber verdikten sonra bu ayette, yine kendilerine hidayet edip nübüvvet ve hikmet verilen kimseleri zikretmektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Allah, İbrahim’in soyundan; Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’a da nebilik, nübüvvet ve hikmet vermiştir. İsmi zikredilen bu kimselerin her biri, hem söz olarak hem de amel olarak salih kimselerdendi.”

 

İsa (a.s), İbrahim (a.s)’in Soyundan mıdır:

 

Allah (c.c) ayette, İbrahim (a.s)’in soyunu zikrederken İsa (a.s)’yı da onlar arasında saymıştır. Oysa İsa (a.s) babası olmayan bir nebi idi.

İsa (a.s)’nın, İbrahim (a.s) ile akrabalığı, baba yönünden değil, anne yönündendir. Zira İsa (a.s)’ın annesi Meryem (a.s), İbrahim (a.s)’in soyundan idi.

Bu ayet gösteriyor ki, bir adamın kızının çocukları da kendi soyundan sayılır. Bu sebeble Rasulullah (s.a.s), Hasan ve Hüseyin (r.anhuma), Ali (r.a)’nin çocukları olmasına rağmen, kızı Fatıma (r.a)’nın da çocukları olduğu için onları kendi soyundan saymıştır.

Rasulullah (s.a.s) Ali (r.a)’nin oğlu olan Hasan (r.a) için şöyle dedi:

“Bu oğlum seyyiddir. Allah (c.c)’ın, onun vesilesi ile müslümanlardan iki büyük taifeyi islah etmesini dilerim.”

(Buhari)

Hasan (r.a), Rasulullah (s.a.s)’ın kızı Fatıma (r.a)’nın oğlu olduğu için onun hakkında “oğlum” demiştir. Bu da bir adamın kızının çocuklarının o adamın soyundan olduğunu gösterir.

Bu konuda alimlerin farklı görüşleri vardır.

Ebu Hanife ve İmam Şafi’ye göre; her kim çocuklarına ve onların çocuklarına bir vakıf yaparsa bu vakıf hem erkek çocukların, hem de kız çocukların çocuklarını içine alır. Şayet vasiyet de yapmışsa vasiyet konusundaki hüküm de böyledir.

İmam Malik’e göre; adamın kız çocuklarının çocukları onun çocuklarının hükmünü almaz. Zira ayette geçen ifade yakınlık sebebiyle kullanılan bir ifadedir. Tıpkı Lut (a.s)’ un İbrahim (a.s)’in soyundan olarak zikredilmesi gibi…

86) ZAMANLARINDAKİ İNSANLARDAN ÜSTÜN KILINAN NEBİLER

 

وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ (86)

 

86) İsmail’i, Elyesa’yı, Yunus’u ve Lut’u da. Hepsini alemlere üstün kıldık.

Allah, İbrahim’in eşi Hacer’den doğan oğlu İsmail’i, Uhtub binti Ucur’un oğlu Elyesa’yı, Metta oğlu Yunus’u ve İbrahim’in kardeşi Haran’ın oğlu Lut’u da insanlara rasul olarak gönderdi. Bir lutuf olarak risalet verip hepsini kendi zamanlarındaki alemlere, yaratılan varlıklara üstün kıldık.

 

Ale’l-âlemîn: Kendi zamanlarının alemlerine üstün kıldık, yoksa bütün âlemlere değil. Çünkü Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin en üstün olanıdır.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “El-yesa kelimesindeki elif lam zaiddir.”

2) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Bu guruptaki peygamberlerin ilk iki gurup gibi belirgin özellikleri yoktur. Çünkü onlar ne devlet kurdular ne de dünyadan el etek çektiler. Sonra Allah onlardan her birini kendi zamanının varlıklarına üstün kıldığını haber vermektedir. Bu da, şeref, iyilik ve ihsan olarak onlara yeter.”

3) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “El-Yesa: Beni İsrail’den olup onlara peygamber gönderilmiştir. Bu zat Balebek’te Hz. İsa’nın doğumundan sekiz asır evvel ortaya çıkmıştır. Bir müddet İlyas (a.s.) ile beraber bulunmuştu. Sonra onun yerine geçerek İsrailoğullarına öğüt ve nasihatta bulundu. Daha sonra da peygamberlik şerefine ulaştı. İsrail oğulları bu zatın öğütlerini de dinlemediler, günden güne azıttılar. Birbirleriyle mülk ve saltanat kavgalarında bulundular. Nihayet onların üzerine Asuriye devleti musallat oldu. Hz. Elyesa, İsrailoğullarının fena hareketlerinden usanarak hilafeti Zülkifl’e (a.s.) terkettikten sonra ahirete göç etmiştir.

Bu ayet-i kerime gösteriyor ki peygamberler, meleklerden de üstündür. Çünkü melekler de aleme dahildir.”

86 – İsmail, Elyesa’, Yunus ve Lut’a da (hidayet ettik). Ve (onların) hepsini de alemlere üstün kıldık.

 

Allah (c.c) bu ayette de kendilerine hidayet ederek nebilik ve hikmet verdiği kişileri zikretmeye devam etmektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Allah, İbrahim’in oğlu İsmail’e, Elyesa’ya, Yunus’a ve Lut’a da hidayet etmiş, onlara nebilik ve hikmeti vermiştir. Ayrıca bunların her birini zamanlarının insanlarından üstün kılmıştır.”

 

Lut (a.s), İbrahim (a.s)’in Soyundan mıdır?

Allah (c.c), İbrahim (a.s)’in soyundan olan nebileri zikrederken Lut (a.s)’u da bu kimselerle birlikte zikretmiştir. Oysa Lut (a.s), İbrahim (a.s)’in soyundan değildir. Lut (a.s), İbrahim (a.s)’in kardeşi Harab b. Azer’in oğlu idi.

Burada şöyle sorulabilir: Lut (a.s), İbrahim (a.s)’in soyundan olmadığı halde niçin onun soyu arasında zikredilmiştir?

Bu soruya şöyle cevab verilir:

Lut (a.s)’un, İbrahim (a.s)’in soyundan olmadığı doğrudur. Fakat İbrahim (a.s)’in kan bağı sebebiyle yakını olduğu için onun soyundan olarak zikredilmiştir.

Bu aynen Allah (c.c)’ın şu ayetinde buyurduğu gibidir:

“(Ey yahudiler!) Yoksa sizler Yakub ölmek üzereyken yanında hazır mı bulundunuz? O, oğullarına demişti ki: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” (Oğulları) dediler ki: “Biz, senin ve babaların İbrahim’ in, İsmail’in ve İshak’ın ilahı olan bir tek ilaha ibadet edeceğiz. Bizler O’na (kalb ve hareketlerimizle boyun eğip) teslim olanlardanız.”  (Bakara: 133)

Allah (c.c) bu ayette İbrahim (a.s), İsmail (a.s) ve İshak (a.s)’ı Yakub (a.s)’un babası olarak vasıflandırmıştır. Oysa İbrahim (a.s) Yakub (a.s)’un dedesi, İsmail amcası, İshak ise babasıdır. Bu, Yakub (a.s)’un kan bağı olarak onlara yakın olmasındandır. Yine bu ayetten; dede ve amcanın baba hükmünde olduğu anlaşılır.

Bu meselenin diğer bir benzeri ise; iblis (aleyhillane)’in cinlerden olmasına rağmen meleklere yapılan hitaba dahil edilmesidir.

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak ayetlerde şöyle buyuruyor:

“Böylece iblis müstesna meleklerin hepsi, topluca secde etti. O ise secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.”  (Hicr: 30-31)

“Böylece iblis müstesna meleklerin hepsi, topluca secde etti. O ise büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.”   (Sa’d: 73)

İblis (aleyhillane), meleklere ilim olarak çok yakın olduğu için bu ayetlerdeki hitab onu da kapsamına almıştır.

 

Ayetteki Alem Lafzı Ve Bu Konuda Bazı Görüşler:

Ayette zikri geçen “alemler”den kasıt; yaratılmış olan bütün kainat olmayıp, ismi geçen nebilerin zamanlarındaki insanlardır. Bu lafızla, onların bu insanlardan üstünlükleri ifade edilmektedir.

Bazı kimseler bu ayeti delil alarak nebilerin meleklerden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş sahipleri: “Alemler” lafzını; Allah (c.c) dışında yaratılmış olan herşey olarak almış ve melekler de yaratılmış olan birer alem oldukları için ayette ismi geçen nebilerin ve tüm nebilerin meleklerden üstün olduğunu söylemişlerdir.

Fakat bu ayet, onların bu görüşlerine delil olmaz. Çünkü bu ayette geçen “alemler” lafzından, Allah (c.c) dışında yaratılmış olan herşey değil, ismi zikredilen nebilerin zamanında yaşayan insanlar kastedilmiştir.

Buna benzer bir ayet de İsrail oğulları hakkında zikredilmiş şu ayettir.

“Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimetlerimi ve sizi (bir zamanlar) alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.”   (Bakara: 47)

Allah (c.c)’ın İsrail oğullarını alemlere üstün kılmasından kasıt; onları, Musa (a.s) zamanındaki bütün insanlardan üstün kılmasıdır.

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“(Lut’un kavmi) Dediler ki: “Biz seni alemler (in işine karışmak)den nehyetmemiş miydik?”    (Hicr: 70)

Bu ayette kastedilen “alemler” lafzından kasıt ise, Lut (a.s) zamanında yaşayan kavmidir.

Bir başka ayette şöyle buyurulmuştur:

“Biz onu ve Lut’u kurtararak, içinde alemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.”   (Enbiya: 71)

Bu ayette kastedilen “alemler” ise Şam diyarında yaşayan insanlardır. Zira ayetteki “yer”den kasıt; Şam diyarıdır. Allah (c.c), Şam diyarının toprağını orada yaşayan kimseler için bereketli kılmıştır.

Bu ayetler de de görüldüğü üzere “alemler”den kasıt; “Allah (c.c) dışında yaratılmış olan herşey” değildir.

Bu sebeble bu ayet nebilerin meleklerden üstün olduğuna dair delil olarak gösterilemez. Zira ayetteki “alemler” lafzı, amm değil hass bir lafızdır ve zikri geçen nebiler zamanındaki insanları ifade etmektedir. Zikredilen nebilerin, o insanlardan üstün olduğu belirtilmektedir.

 

Allah (c.c)’ın Nebileri Gruplar Halinde Zikretmesi:

Allah (c.c), En’am: 84-86 ayetlerinde nebileri üç ayrı grub olarak zikretmiş ve bunları zikrederken zaman sırası gözetmemiştir.

Birinci olarak; Nuh (a.s), İbrahim (a.s), İshak (a.s) ve Yakub (a.s)’u zikretmiştir. Sonra da bunların zürriyetlerinden Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Harun’u zikretmiştir.

Allah (c.c) bu grubta zikredilen kimselere; nübüvvet, krallık ve hüküm vermiştir. Bu kimselerden Davud (a.s) ve Süleyman (a.s) birer kral idiler. Eyüb (a.s) bir emir, Yusuf (a.s), Musa (a.s) ve Harun (a.s) da birer hakim idiler.

İkinci olarak; Zekeriyya (a.s), Yahya (a.s), İsa (a.s) ve İlyas (a.s)’ı zikretmiştir.

Bu kimseler dünyada aza kanaat eden takva sahibi zahid kimselerdi. Bu sebeble Allah (c.c) onlara “salih” vasfını vermiştir.

Üçüncü olarak; İsmail (a.s), Elyesa’ (a.s), Yunus (a.s) ve Lut (a.s)’u zikretmiştir.

Bu kimseler ise ne birinci grubtakiler gibi kral veya hakim, ne de ikinci grubtakiler gibi zahid kimselerdi. Bunlar sadece nebi olmalarıyla zamanlarındaki kimselerden üstün kılınmış kimselerdi.

  

İsmi Zikredilen Nebiler:

Allah (c.c), En’am: 83-86 ayetlerinde toplam 18 nebinin ismini zikretmiştir. Kur’an’ın başka ayetlerinde ise 7 nebi daha zikredilmiştir.

Bunlar; Adem, İdris, Hud, Zulkifl, Salih, Şuayb ve nebilerin sonuncusu Muhammed (a.s)’dir. Buna göre Kur’an’ da zikredilen nebilerin toplam sayısı 25’dir. Bunları herkesin bilmesi ve bunlara isimleriyle iman etmeleri gerekir.

Bu gönderilen nebiler içerisinde yeryüzünde kafirlere rasul olarak ilk gönderilen Nuh (a.s)’dır. Mü’minlere rasul olarak ilk gönderilen ise Adem (a.s)’dir.

Kuvvetli olan görüşe göre Adem (a.s) nebi ve rasuldü ve kendisine çocuklarına öğreteceği bir şeriat verilmişti.

Bazı alimlere göre ise Adem (a.s) rasul değil, sadece nebidir.

Şit (a.s) de Adem (a.s)’in vefatından sonra mü’minlere gönderilen bir rasuldür.

İdris (a.s) hakkında bazı alimler onun İlyas (a.s) olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu doğru değildir. Çünkü İdris (a.s) bir nebi idi, rasul değildi.

87) NEBİLERİN SOYLARINDAN HİDAYET EDİLENLER

 

وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَإِخْوَانِهِمْ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (87)

 

87) Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden kimini de... Onları seçtik ve onları dosdoğru yola ilettik.

Bu rasullerin babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir çoğunu da hidayete ilettik, üstün kıldık. Onları peygamberlik için seçtik ve onları dosdoğru, muhkem, güvenli yol olan İslam’a ilettik ve bu yolda sabit kıldık.

Vemin zurriyyâtihim: Onların soyundan ve kardeşlerinden hepsini değil bir kısmını seçtik ve doğru yola ilettik.

İctebeynâhum: Onları peygamberlik için seçtik ve İslam’a hidayet ettik.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “Min abdihim” car mecruru önceki ayetteki “Kullen” ya da “Nuhan” lafzının üzerine atfolundu. Min harfi cerri ise teb’iz yani ba’ziyyeti ifade içindir. Çünkü onların bir kısmının çocuğu yoktu bazısının da çocukları için kâfir olanı vardı.”

2) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “İbn Abbas şöyle der: “Bu peygamberlerin içinde her ne kadar, ana ve baba tarafından doğum yoluyla Hz. İbrahim’in zürriyetine mensup olmayanlar varsa da, hepsi onun soyuna katılmışlardır”

87 – Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden de (onlar gibiler yaptık). Onları seçkin kıldık ve dosdoğru yola hidayet ettik.

 

Allah (c.c) bu ayette, önceki ayetlerde kendilerinden haber verdiği nebilerin diğer faziletlerini haber vermektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Kendilerinden haber verdiğimiz bu nebilerin bazılarının babalarını, zürriyetlerinden bazılarını ve bazı kardeşlerini de; seçtiğimiz, hidayet ettiğimiz, hidayet üzere sabit kıldığımız ve böylece zamanlarındaki diğer insanlardan üstün tuttuğumuz kimseler yaptık.”

Allah (c.c) bu ayette; nebilerin babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden de hidayete ermiş kimseler yaptığını bildirmektedir. Fakat bundan kastedilen; bütün nebilerin babaları, zürriyetleri ve kardeşleri değildir. Çünkü nebilerden bazılarının gerek babaları, gerek zürriyetleri ve gerekse yakınları hidayete ermemiş kimselerdi. Bu sebeble Allah (c.c), bu nebilerin bazılarının babalarını, zürriyetlerinden bazı kimseleri ve yakınlarını hidayetle, nebilikle ve imanla şereflendirdi, bazılarını ise küfürleri üzerine bıraktı.

Allah (c.c) şöyle buyuryur:

“Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i (rasul olarak) gönderdik. Nebiliği ve kitabı o ikisinin soyunda kıldık Öyle ki onlardan kimisi hidayet olmuştur. Ve onlardan çoğu da fasıklardır.”   (Hadid: 26)

Önceki ayetlerde de geçtiği üzere Allah (c.c), gönderdiği nebileri Nuh (a.s)’un ve İbrahim (a.s)’in soyundan seçmiştir. Yine bu ikisinin soyundan gelenlerin soylarından ve babalarından da nebiler, mü’minler ve kafirler çıkmıştır.

Nebilerin babalarından kafir çıkmasına en açık örnek; İbrahim (a.s)’in babasıdır.

Nebilerin soylarından kafir çıkmasına en açık örnek ise Nuh (a.s)’un oğludur.

88) ALLAH (C.C) DİLEDİĞİNE HİDAYET EDER

 

ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَلَوْ أَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (88)

 

88) Bu, Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları boşa giderdi.

İşte bu yola ulaşmak, Allah’ın hidayetidir, dosdoğru yoludur. Allah, kullarından dilediğini, hakeden, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tabi, akıllı ve sorumlu kimseleri onunla hidayete erdirir, hak yola iletir. Eğer o rasuller, faziletlerine ve derecelerinin yüksekliğine rağmen ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a şirk koşsalardı yaptıkları, işlemeye devam ettikleri salih ve bilinçli amelleri elbette boşa giderdi. Hal böyle olunca başkalarının durumu nasıl olur?!

Hudallahi: Allah’ın doğru yolu. Hidayet kelimesi dalalet kelimesinin zıt anlamlısıdır. Allah’ın hidayeti, O’nun, kullarından dilediği kimseyi ilettiği şey demektir. Bu da iman ve doğru yoldur.

Habete anhum mâ kânû ya’melûne: Onların yapmış olduğu amelleri heba oldu. O amellere karşılık, onlara ne az ne de çok, hiçbir sevap verilmedi.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Hidayet ve dalâlet lafızları arasında, bedîî sanatlardan tıbak sanatı vardır.

“Hudallahi: Allah’ın hidayeti” Bu izafet şeref vermeyi ifade eder.

“Huden: Hidayet” ve “Yehdî: Doğru yola iletir” kelimeleri arasında, iştikak cinası vardır.”

2) Mevdudi diyor ki: “Yani yukarıda sözü edilen kişiler de sizin gibi şirk suçunu işlemiş olsalardı, böylesi yüksek mertebelere çıkarılmazlardı. Çünkü, şirk iyi işleri yok eden çok çirkin bir günahtır. Şirk koşan, acımasız yıkımla büyük bir fatih olarak ün kazanmış olabilir, kirli yollarla büyük bir servet yığmış olabilir; fakat, dindar, temiz ve doğru yoldaki insanların önderi olma gibi yüce bir mertebeye erişemez. Bunlar, şirkten titizlikle kaçınıp, Allah'a ibadet yolunda sağlam adımlarla yürüdüklerinden tüm dünya için fazilet ve hidayet kaynağı olma ayrıcalığını kazanmışlardır.”

3) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu yeryüzünde hidayet kaynağını oluşturma amacına yönelik bir açıklamadır. Buna göre yüce Allah'ın insanlar için belirlediği doğru yol peygamberlerin getirdiği mesajda somutlaşmaktadır. Böylece içtenlikle inanılması ve direktiflerine zorunlu olarak uyulması gereken yol göstericilik, bu biricik kaynakla sınırlandırılmış oluyor. Çünkü yüce Allah, bunun kendi hidayeti olduğunu ve kullarından dilediğini bununla doğru yola ilettiğini bildirmektedir. Şayet bu yol gösterici kullar, Allah'ın birliğinden ve O'nun hidayetini aldıkları kaynağın birliğinden şaşacak olurlarsa, inanç, kulluk ve herhangi bir konuda başvurulacak merci olması bakımından Allah'a ortaklar koşarlarsa, sonunda yaptıklarının boşa gitmesi kaçınılmaz olacaktır: Yani tüm yaptıkları kaybolup gidecektir. Zehirli otlakta otlayıp sonunda şişerek ölen bir hayvan gibi yok olacaktır. Ayette geçen "Habitat: kelimesinin sözlük anlamı budur.”

4) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Ayetler, Allah’ın, kullarından dilediği kimseye, sadece kendisinin vermeye güç yetireceği üstünlük ve hidayeti bağışladığını anlatmaya devam etmektedir. Bu demek değil ki Allah, bazı insanların hidayetini engelliyor, bazılarını da zorla hidayete erdiriyor. Allah adildir. Ne kâfire, ne de mü’mine asla zulmetmez. Adaleti gereği bütün kullarına hidayet imkanlarını bahşetmiştir. Hiç birini bu imkanlardan mahrum bırakmamıştır.Ancak kul kendi iradesiyle iman eder veya kendi iradesiyle küfrü seçer. Tabii sonucuna da kendisi katlanır. Bu ayette işaret edilen şey, Allah’ın, onsekiz rasulüne bağışladığı ve yolunu gösterdiği nübüvvet ve hak dindir. Bu hak din Allah’ın kullarından dilediğini doğru yola ulaştırdığı hidayetidir. “Eğer onlar da şirk koşsalardı yaptıkları boşa giderdi.” Allah bu ayetiyle, bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu gerçek, ortak koşmanın yapılan işleri boşa çıkarmasıdır. Zira, bu rasuller üstünlük ve derecelerinin yüceliğine rağmen, eğer Rablerine başkasını ortak koşup, aynı zamanda başkasına da ibadet etselerdi, şüphesiz yaptıkları her iş boşa giderdi. Bu durum faraziye kabilindendir. Yoksa, peygamberler günah işlemekten masumdurlar. Fakat ayetteki bu ifadeler, olayın insanlara öğüt ve ibret olması içindir.”

5) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübarek ayetler, hidayet yolunun ancak Allah’ı birleme yolundan ibaret olduğunu bildiriyor. Bu yoldan ayrılanların küfür ve şirke düşeceklerini ihtar ediyor, bir kısım üstün vasıfları izah edilen geçmiş peygamberler gibi son peygamberin de bu yolda yürüdüğü ve bütün insanlığı bu yola davet etmekle emrolunduğunu açıklıyor.”

6) Mahmut Toptaş diyor ki: “Allah yeri göğü yaratmıştır, gerisini bize bırakmıştır. Benim ağam bizi idare eder diyen adam müşriktir.”

 

Sonuç:

 

1) Şirk ve dinden dönme (Allah’a inanmamak) küfürdür. Ve bunlar amelleri yok eder.

88 – İşte bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla kullarından dilediğine hidayet eder. Şayet onlar şirk koşsalardı, yapmış oldukları şeyler onlardan boşa çıkardı.

 

Allah (c.c), önceki ayetlerde hidayet verdiği kimselerden haber vermişti. Bu ayette ise hidayeti dilediği kimselere vereceğini bildirmektedir.

 

“İşte bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla kullarından dilediğine hidayet eder.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“İşte bu Allah tarafından nebilere, onların babalarına ve soylarına, hakkı bulmaları için verilen bir hidayettir. Allah bu hidayeti onlara vererek hakkı bulmalarına ve hak üzere kalmalarına yardım etmiştir. Allah kullarından dilediğine işte böyle hidayet eder.”

İnsanlar şu iki halden biriyle hidayet üzere olurlar:

1 – Hiçbir Çaba Sarfetmeden Allah (c.c) Tarafından Verilen Hidayet:

Bu hidayetin ismi, nebiliktir ve bu hidayet Allah (c.c) tarafından dilediği kullarına verilir.

Allah (c.c)’ın şu ayetindeki hidayeti bu manadadır:

“Seni saşırmış bulup da sana hidayet etmedi mi?”  (Duha: 7)

Allah (c.c)’ın kullarından dilediğine vermiş olduğu bu hidayet türü; araştırmak veya çaba göstermek ya da çok ibadet yapmakla elde edilmez. Zira bu, Allah (c.c)’ın seçtiği kullarına verdiği bir nimetidir.

2 – İhlasla Çaba Gösterilmesi ve Hakkın Aranması Sebebiyle Allah (c.c) Tarafından Verilen Hidayet:

Allah (c.c) hakkı isteyen, bu konuda çaba sarfeden ve ihlaslı bir şekilde hakkı arayan kimseye muhakkak hidayet eder.

 

“Şayet onlar şirk koşsalardı yapmakta oldukları onlardan boşa çıkardı.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında müşrik olan kimseleri korkutmak için şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’a şirk koşan ve şirk üzere yaşamaya devam eden müşrikler! Şunu iyi biliniz ki, Allah’a şirk koşanlar, nebiler gibi insanların en üstün seviyelileri olsalar bile, şirk koşmaları sebebiyle bütün yaptıkları ameller boşa gider.”

Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki sana ve senden önceki kimselere: “Eğer şirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun.” (diye) vahyolundu.”

(Zümer: 65)

 

Ayetle İlgili İncelikler:

1 - Allah (c.c) bu ayette:

“Şayet onlar şirk koşsalardı…” buyurmuş ve “şayet” diyerek ayette şart edatı kullanmıştır. Bu ise şart koşulan konunun mutlaka olacağı manasına gelmez.

Bu mana Allah (c.c)’ın bu sözünde de vardır:

“Eğer Allah çocuk edinmek isteseydi, elbette yarattığından dilediğini seçerdi. O, yücedir. O, tek ve kahhar olandır.”   (Zümer: 4)

“De ki: “Rahman’ın çocuğu olsaydı, (ona) ilk ibadet eden ben olurdum.”  

(Zuhruf: 81)

“Eğer bir oyuncak edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Eğer yapacak olsaydık (böyle) yapardık.”     (Enbiya: 17)

2 – Allah (c.c)’a ibadette ortak koşan bir kimse insanların en üstünü olsa bile, bütün amelleri boşa çıkar ve bu kimseyi Allah (c.c)’ın azabından hiç kimse kurtaramaz.

3 - Allah (c.c) bu ayette insanları şirkten uzaklaştırmak için, en üstün kimseler bile şirk koşsalar, amellerinin boşa gideceğini bildirmiştir.

Böylece şirk işleyen kimseler bu şirklerinden uzak dursunlar, yaptıkları amellerine güvenmesinler ve şirk üzere ölmeleri halinde Allah (c.c)’ın azabından onları kurtaracak hiçbir şefaatçinin olmayacağını bilsinler…

89) KİTAB, HÜKÜM VE NEBİLİK VERİLENLER

 

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلَاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ (89)

89) Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Onları inkâr ediyorlarsa, onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır.

İşte isimleri açıklanan bu nebi ve rasuller kendilerine semavi kitapları indirmek, rabbani hikmet, her işte itidal, isabet, anlayış, yargı, icra, şeriat, nübüvvet ve risalet vermek suretiyle ihsanda bulunduğumuz kimselerdir. Ey Muhammed! Senin zamanındaki kâfirler eğer ayetlerimizi, onların taşıdığı kuralları ve hükümleri inkâr ediyorlarsa, bilsinler ki onları inkâr etmeyen bir topluluğu, Medine’deki ensar ve muhacirler ile daha sonra çeşitli memleket ve bölgelerden gelmiş olan kişileri onlara vekil kılmışızdır, onların korunmasını ve gözetilmesini nebi ve rasullerimize vermişizdir.

 

Hukm: Hikmet. İşlerde isabet ve doğrulukla birlikte kitabı anlamak.

Yekfuru bihâ haulâi: Onlar bunu inkâr ediyor. Mekke ahalisi İslam’a davetini inkâr ederse.

Kavmen leysû bihâ bikâfirîne: Bunları inkâr etmeyecek bir toplumu. Bunlar, Medine’deki ensar ve muhacirlerdir.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Kavmen kelimesinden maksat, bir görüşe göre Medine’li Ensar’dır. Bu, İbn Abbas’ın görüşüdür. Başka bir görüşe göre ise, bu ayette isimleri geçen 18 peygamberdir. Bu, Katade’nin görüşüdür. Zeccac ve İbn Cerir’in tercihi de budur.”

2) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimseler, şu halde buna şunlar küfrederlerse, yani bu üçüne veya (kitap ve hükmü içine alması bakımından daha özet olmak üzere) Kureyş kâfirleri hiç iman etmezlerse hiç önemleri yoktur. Şüphesiz ki biz o kitap, hüküm ve peygamberliğe öyle bir kavmi vekil yapmışızdır ki, bunlar onu hiçbir zaman inkâr etmezler. Daima iman ve şükür ile sarılır, güven ve hidayete mazhar olurlar. Mekke kâfirlerine karşı Ensar ve Medine'lileri; arap kâfirlerine karşı diğer kavimlerin müminleri; bütün kâfirlere karşı bütün Âdem oğullarından peygamber, sahabe, tâbiîn ve her mümin ve hatta melekler bu kavimdendir.”

3) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu da ikinci açıklamadır. Birincide yol göstericiliğin kaynağı belirtilmiş ve bu peygamberlerin getirdiği hidayetle sınırlandırılmıştı. İkincide ise, adları geçen ve kendilerine işaret edilen peygamberlerin yüce Allah'ın kendilerine kitap, hikmet, yetki ve peygamberlik verdiği kimseler olduğu belirtilmektedir. `Hüküm' kelimesi, hikmet anlamına geldiği gibi, `yetki, otorite' anlamına da gelmektedir. Ayette her iki anlamın da kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre bu peygamberlerden kimisine yüce Allah kitap indirmiştir, Musa'ya Tevrat'ı, Davud'a Zebur'u, İsa'ya İncil'i indirdiği gibi. Kimisine de egemenlik verilmiştir, Davud ve Süleyman gibi (selâm üzerine olsun). Her birisine getirdikleri dinin Allah'ın hükmü olması ve insanlara taşıdıkları bu dinin vicdanlar ve emirler üzerinde Allah'ın otoritesine sahip olması bakımından yetki verilmiştir. Başka ayetlerde belirtildiği gibi yüce Allah, peygamberleri yalnızca kendilerine itaat edilmesi, kitabı da insanlar arasında adaletle hükmetmesi için göndermiştir. Her birine hikmet ve peygamberlik verilmiştir. Yüce Allah, dininin sorumluluğunu onlara bırakmıştır. Dini insanlara götürecek, onu insanların hayatına yerleştirecek, ona inanacak ve koruyacaklardır. Bundan sonra Arap müşrikleri, kitabı, hükmü ve peygamberliği inkâr ediyorlarsa, Allah'ın dininin onlara ihtiyacı yoktur. Şu seçkin toplulukla onlara inananlar, bu din için yeterlidir. Bu, ağacı boy salmış köklü bir gerçektir. Bu halkaları birbirine bağlı yol alan bir kafiledir. Birbirinin ardınca tüm peygamberlerin insanlara taşıdıkları tek mesajdır bu. Bu mesaja, doğru yola girmeyi hak ettiklerini bilmesinden dolayı, yüce Allah'ın doğru yola ilettiği kişiler inanmış ve inanacaklardır. Bu açıklama mümin gönüllere ve sayıları ne olursa olsun müslüman topluluğun vicdanlarına huzur akıtmaktadır. Bu topluluk tek başına değildir, dalından koparılmamıştır. Bu topluluk, kökü sağlam, dalları gökleri kaplamış bir ağacın dalı mahiyetindedir. Allah'a ve yol göstericiliğine bağlanmış ulu kafilenin bir halkası konumundadır. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, hangi soydan gelirse gelsin mümin kişi, son derece güçlü ve oldukça büyüktür. Çünkü o, kökü insan fıtratının ve insanlık tarihinin derinliklerine kadar uzanan sağlam ve soylu ağacın bir parçasıdır. Eski çağlardan beri, Allah'a ve O'nun yol göstericiliğine bağlı olarak yol alan ulu kervanın bir parçasıdır.”

4) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Allah, kendilerine kitap verdiğini haber vererek ismini andığı peygamberleri yüceltmektedir. Bu kitaplar: İbrahim’in sahifeleri, Musa’nın Tevrat’ı, Davud’un Zebur’u ve İsa’nın İncil’idir.”

5) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu seçkin topumdan maksat ise, İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre medine-i münevvere ahalisinden olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyamete kadar doğu ve batıda İslamiyeti kabul eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve batıda bir çok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslamiyete gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymaya çalışmıştır. Kısacası: Allah’ın dininin inkarcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla uzak olamazlar. Onlar dini inkar etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir istikbale, en müthiş bir felakete aday bırakmışlardır.”

6) Mahmut Toptaş diyor ki: “Allah Kur’an’ı mü’minlerin eliyle koruyacaktır. O yüzden her müslümanın Kur’an’a sahip çıkması gerekir.”

7) Salih Parlak diyor ki: “

89 – İşte onlar, kendilerine kitab, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir. Eğer onlar, bunları inkar ederlerse şüphesiz biz, yerlerine bunları inkar etmeyecek bir topluluğu vekil kılarız.

 

Allah (c.c), bu ayette daha önceki ayetlerde zikrettiği nebilerden bahsetmekte, onlara kitab, hüküm ve nebilik verdiğini bildirmektedir.

 

“İşte onlar, kendilerine kitab, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.”

Allah (c.c)’ın ayetlerde isimlerini zikrettiği rasullerin hepsi, risalet bakımından aynıdırlar. Hepsi de insanları Allah (c.c)’ın birliğine davet edip şirkin her çeşidinden uzak durmayı tebliğ etmişlerdir.

Allah (c.c), risaletle görevlendirdiği kimselerin bazılarına hem kitabı, hem hikmeti, hem de nübüvveti vermiş, bazılarına ise sadece nübüvvet ve hikmeti vermiştir.

Ayette geçen “kitab”tan kasıt; İbrahim (a.s)’e ve Musa (a.s)’ya verilen sahifeler, Musa (a.s)’ya verilen Tevrat, Davud (a.s)’a verilen Zebur ve İsa (a.s)’ya verilen İncil’dir.

Ayetteki “hikmet”ten kasıt; kitabta geçen hükümleri anlama kabiliyetidir.

Ayetteki “nübüvvet” ise; nebiliktir. Allah (c.c) bu kimselerden bazılarına vahyederek onları nebi kılmıştır.

Allah (c.c) bu nebilerden bazılarına nebiliği daha bebek iken vermişti. Yahya (a.s) ve İsa (a.s) gibi…

Bazı nebilere her üç nimet birden verilmiştir. İbrahim (a.s), Musa (a.s), İsa (a.s) ve Davud (a.s) gibi..

Bazı nebilere de sadece nübüvvet ve hikmet verilmiştir. İsrail oğullarının Tevrat’la hükmeden nebileri gibi…

Bazı nebilere ise sadece nübüvvet verilmiştir.

Allah (c.c) kendilerine bu nimetlerin hepsini birden veya bazılarını verdiği kimseler hakkında değişik ayetlerde haber vermiştir.

 

Allah (c.c), İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni salihlere kat.”   (Şuara: 83)

Musa (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Sizden korktuğumda sizden kaçtım. Rabbim bana hikmeti hediye etti ve beni gönderilen (rasuller)den kıldı.”     (Şuara: 21)

Davud (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ey Davud! Muhakkak ki biz seni, yeryüzünde bir halife yaptık. Öyleyse insanlar arasında hakla hükmet ve hevalara uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için hesab gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır.”   (Sa’d: 26)

Davud (a.s) ve Süleyman (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Böylece onu biz Süleyman’a anlattık. Her birine hüküm ve ilim verdik. Ve (ayrıca) Davud ile beraber tesbih eden dağları ve kuşları boyun eğdirmiştik.”

(Enbiya: 79)

 

“Eğer onlar, bunları inkar ederlerse şüphesiz biz, yerlerine bunları inkar etmeyecek bir topluluğu vekil kılarız.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Şayet Mekke ahalisinden müşrik olan kimseler; kitabı, nübüvveti ve hikmeti reddederlerse muhakkak biz, bu bildirilenlere iman edecek, onları koruyup gözetecek, gereklerini yerine getirecek kimseleri onlara karşı muvaffak kılarız ve öyle yaptık da... Onlar, kendilerine bildirilenlere gerçek manada iman ettiler, hayatlarını bunlarla düzenlediler ve insanların hepsini buna davet ettiler. İnsanlardan bazıları bu davete icabet edip iman etmiştir, bazıları da iman edecektir.”

İbni Abbas (r.a):

“Eğer onlar, bunları inkar ederlerse…” ayeti hakkında şöyle dedi:

“Burada kastedilenler, Mekke ehlidir ve bu ayet: Şayet bu kimseler Kur’an’ı inkar edecek olurlarsa, hiç şüphe yok ki onların yerine bunu inkar etmeyecek bir toplum getiririz, manasındadır. Onların yerine getirilecek kimseler ise; Medine ehlidir.”

(İbni Ebi Hatim-Taberi)

Ayetteki;

“onları inkar etmeyecek bir toplum”dan kasıt; Rasulullah (s.a.s)’ın ensar ve muhacirden oluşan bütün sahabeleridir.

90) BÜTÜN NEBİ VE RASULLERİN DİNİ BİRDİR

 

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُدَاهُمْ اقْتَدِهِ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْعَالَمِينَ (90)

 

90) İşte bunlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların doğru yoluna uy. De ki: “Ben bunun için bir ücret istemiyorum. O ancak alemler için öğüttür.”

İşte yukarıda adı geçen nebi ve rasuller Allah’ın kendilerine hidayet nasip ettiği, doğru yolu gösterdiği kimselerdir. O halde sen de onları kendine örnek al ve onların doğru yoluna uy. Dinin asılları konusunda aranızda bir fark yoktur. Ey Muhammed! Kavmine de ki: “Kur’an’ı tebliğ etmeye karşılık ben sizden bir ücret, mal, para, mevki istemiyorum. Ben bu işi sadece Allah rızası için yapıyorum. Bu Kur’an, ancak alemler, insan ve cinler için bir öğüt ve nasihattır. Kıyamete kadar tüm insanlar ve cinler bu davete muhataptır. Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. Ben kimseyi iman etmeye zorlamam. Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyenler cennete, şirk ve küfür işleyenler ise tevbe etmeden ölürlerse cehenneme gireceklerdir. Orada ebedi bir şekilde can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. ”

 

İktedih: Uy; İktedi kelimesinin anlamı, tabi olmaktır. Fiilin sonundaki ha, duruş sebebiyle ilave edilmiştir.

Aleyhi ecren: Ona karşılık bir ücret. İslam’ın tebliğine karşı bir ücret.

Zikrâ: Hatırlatma. Habersiz ve unutmuş olan kimseye, öğüt alsın diye yapılan hatırlatma.

 

Alimlerin Ayet Hakkında Görüşleri:

 

1) Celaleyn diyor ki: “İktedih fiili vakf ve vasl halinde hâ’i sekte ile okunur. Bir kıraatte sadece vasl halinde ha’nın hazfıyla okundu.”

2) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte ey Muhammed! Bu anılan ve seçilip kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verilerek âlemlere üstün tutulmuş olan iyilik severler ve salihlerdir ki Allah kendilerini "işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." âyeti delaletince hidayete erdirmiştir. Şu halde sen ancak onların hidayetine uy. Geçmişten örnek olmak üzere bunların hepsinin tuttukları iman tevhidi, doğruluk, dine bağlılık, fazilet ve cömertlik, kitap, hikmet, peygamberlik, özetle hidayet yolunu tut, başkalarına bakma! Bu “İktideh” kelimesinin sonundaki sakin he zamir değil, hâ-i sekit (sekte hâsı)dır. Yani vakıf halinde dal 'ın harekesini muhafaza eden mücerred bir harftir. Bunun için sâkin (harekesiz) okunur. Ve Hamze, Kisâî, Yakub, Halefü'l- Âşir kırâetlerinde vasıl hâlinde hazfedilir, okunmaz. Ancak İbnü Âmir kırâetinde "hüdâ" kelimesine râci zamirdir. Vasıl halinde esre ile veya med ile okunur.

Ve işte İbrahim kıssasını anmanın hikmet ve gayesi budur. Bunlara uyup yüzünü ancak Allah'a tut ve hiçbir şeyden korkmayarak ve başkasından hiçbir şey beklemiyerek Allah'ın hükümlerini tebliğ et. Onlar gibi sen de, De ki: Ben, bu iş, bu tebliğ karşılığında sizden bir ücret, bir karşılık istemem, o Kur'ân başka bir şey değil, bütün akıl sahibi âlemlerine Allah tarafından bir hatırlatma ve uyarıdır. Bu bir ferde, bir sınıfa veya bir kavme mahsus değildir. Allah için herkese, muhtaç ve sorumlu oldukları şeyleri hatırlatmaktır, genel bir rahmettir.”

3) Mevdudi diyor ki: “Burada Peygamberlere üç şey verildiği ifade edilmektedir: 1) Kitap-Hidayet. 2) Hüküm-Hidayet'i anlama duyusu ve ilkelerin hayata uygulama kapasitesiyle, hayatın sorunları hakkında doğru görüşler sahibi olmaya yönelik Allah vergisi yetenek. 3) Peygamberlik (Nübüvvet)- Hidayete göre insanları yönlenlendirme dairesi.

şrikler Allah'ın hidayetini reddetmiş olsalar bile, bunun hiç de sorun olmadığı anlamı vardır burada. Allah'ın bu nimetin değerini bütünüyle takdir eden bir müminler topluluğu meydana getirdiği de ifade olunmaktadır.”

4) Seyyid Kutub diyor ki: “Bu da üçünçü açıklama... Buna göre, iman kafilesine öncülük yapan şu seçkin topluluk, yüce Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Bu topluluğun Allah'dan getirdiği hidayet, Peygamberimizin ve O'na inananlar için bir örnek konumundadır. O halde uyulacak tek yol göstericilik budur, sadece onun hükmüne başvurulur. Ona çağrılır ve onunla müjde verilir. Çağrılacak kimselere, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem..." "Bu, alemler için bir öğüttür" diye iletilen mesajdır bu. Bu çağrı tüm alemlere yapılmaktadır. Herhangi bir ulusa, ırka, uzağa ya da yakına özgü kılınamaz. Çünkü bu, tüm insanlığa öğüt vermek amacına yönelik yüce Allah'ın yol göstericiliğidir. Bu nedenle onun karşılığında bir ücretin alınması söz konusu değildir. Bu işin ücreti Allah'a aittir.

Ardından ayetlerin akışı, nübüvvet ve risaleti (peygamberlik ve elçilik) inkâr edenleri kınamakta, onların, yüce Allah'ı gereği gibi değerlendiremediklerini, O'nun hikmetini, rahmetini ve adaletini tanıyamadıklarını belirterek devam etmektedir. Ayrıca son peygamberliğin önceki peygamberliklerin yolunu takip ettiğini, son olarak gelen kitabın daha önce gelen kitapları doğruladığını vurgulamaktadır. Bu açıklamalar daha önce sunduğumuz kafilenin atmosferine uygun düşmekte ve bir ahenk oluşturmaktadır.”

5) Ebu Bekir Cabir el-Cezairi diyor ki: “Allah, Rasulüne, bütün vasıflarında bu rasullere uymasını emrediyor. Ta ki onlarda var olan her üstün vasfı kendisinde toplasın. Böylece Rasulullah (s.a.v.) kayıtsız şartsız onların en üstünü olsun.”

6) Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu ayeti kerime, Yüce peygamberimizin bütün topluluklara peygamber olarak gönderilmiş olduğunu ve bütün geçmiş peygamberlerin vasıflarını taşıdığını bildirerek onun bütün peygamberler ve rasullerden üstün olduğunu göstermektedir. Diğer peygamberler ise muayyen birer kavime peygamber olarak gönderilmiş ve herbiri bir özellikte diğerinden seçilmiştir.”

7) Mahmut Toptaş diyor ki: “Bütün peygamberler müslümandır. Hepsi de Allah7ın peygamberidir. Bir pınarın şişeleri gibidir.”

 

Sonuç:

 

1) Kur’an ve sünnet tek ölçü olup, diğer beşeri sistemlerden üstündür

2) Kur’an ve sünnete uymak farzdır. Alimler bu iki ölçüye uydukları müddetçe onlara da uyulur.

3) İslamı tebliğ etmek her müslümana farzdır.

4) Kur’an, okuyan ve kulak veren herkes için öğüttür. O şahiddir, kalpte yer bulur.

90 – İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. (Sen de) onların hidayetlerine uy! De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Muhakkak ki o (Kur’an), alemler için ancak bir öğüttür.

 

Allah (c.c), önceki ayetlerde nebileri zikrettikten ve onlara verdiği nimetleri haber verdikten sonra bu ayette, Rasulullah (s.a.s)’a hitab ederek önceki nebilerin yoluna uymasını emretmektedir.

 

“İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. (Sen de) onların hidayetlerine uy!”

Allah (c.c) bu ayette Rasulullah (s.a.s)’a şöyle hitab etmektedir:

“Ey Muhammed! Kendilerine kitab, hikmet ve nebilik verdiğimiz o kimseler, onlara bağlı olan soyları ve onlara güzellikle tabi olan müslümanlar muhakkak ki hidayet üzere olan kimselerdi. Bunların dışındakiler ise elbette dalalet üzere idi. Bir takım kimseler vardır, şirk ve küfür işlerler sonrada nebilere bağlı olduklarını, onların yolunu takib ettiklerini söylerler. Onlar, yalancılardır. Onlar, üzerinde bulundukları dalaleti hak zannetmektedirler.

Ey Allah’ın rasulü! Sen, rasullerin sonuncususun. Allah seni risaleti ve tevhidi insanlara anlatman, onları şirkten uzaklaştırman için risaletle göndermiştir. Risalet konusunda seninle, senden önceki rasuller arasında hiçbir fark yoktur. Bu sebeble önceki rasuller, sana bu konuda örnek olsunlar. Onların kıssalarını ve başlarına gelenleri iyice bil! Risaleti tebliğde onları kendine rehber, inkarcı toplumlarını da ibret al. Bu senin için bir teselli vesilesi olur. Sen, müşriklere sakın uyma!

Sen ve sana tabi olanlar şunu çok iyi bilin: Allah’ın gönderdiği bütün rasul ve nebilerin yolu birdir. Aralarında şeriat farklılıkları olsa da tevhid ve iman konusunda hiç bir farklılık yoktur. Bu sebeble, sizler onları kendinize örnek edininiz!”

Allah (c.c) bu ayette, her ne kadar Rasulullah (s.a.s)’a emir sigasıyla hitab etmişse de buradaki emir, ümmetini de kapsar. Bu sebeble Rasulullah (s.a.s)’ın ümmeti; tebliğ, sabır ve ahlak gibi konularda gönderilen bütün nebileri örnek almalıdırlar. Allah (c.c)’ın nebilerin kıssalarını Kur’an’da zikretmesinin sebebi de işte budur.

 

“De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’ın rasulü! Seni kendilerine gönderdiğimiz insanlara şöyle de: “Size Kur’an’ı getirdiğim için sizden herhangi bir mal veya bir ücret istemiyorum. Aynen benden önceki nebilerin yaptığı gibi... Çünkü onlar da kavimlerine yapmış oldukları tebliğe karşılık onlardan herhangi bir karşılık, bir ücret taleb etmemişlerdi.”

Allah (c.c) bununla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

“Allah, iman edip salih amel işleyen kullarına işte böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben buna karşılık sizden akrabalıkta (n ileri gelen) bir sevgi dışında (hiçbir) ücret istemiyorum. Her kim bir iyilik işlerse, biz ondaki iyiliği artırırız. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahim’dir.”   (Şura: 23)

 

“Muhakkak ki o (Kur’an), alemler için ancak bir öğüttür.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’ın rasulü, ey insanlar! Biliniz ki bu Kur’an, insanlara ve cinlere hidayet yolunu gösteren, bu hidayete uyanları dünya ve ahirette mutlu edecek hükümleri bildiren bir öğüt, bir rehberdir. Her kim bu rehbere uyar, içinde bildirilen emirlere teslim olur ve bunlarla amel ederse, işte onlar gerçekten hidayet üzere olanlardır ve işte bu kimseler mutlaka hem dünyada hem de ahirette kurtulanlardan olacaklardır. Fakat bu rehbere kulak vermeyen, ona kulaklarını, gözlerini, dillerini kapatanlar ve böylece hayatlarını heva ve heveslerine veya başkalarının akıl ürünü olan kanunlara göre düzenleyenler ve tagutları rehber edinenler, elbette hidayet üzere değildirler ve elbetteki kaybedenlerden olacaklardır. Ne kadar kendilerinin hidayet üzere olduklarını iddia etseler de...”

Bu ayet Rasulullah (s.a.s)’ın, bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir rasul olduğunu apaçık gösteren bir delildir. Çünkü Allah (c.c), Kur’an’ın, “alemler” için bir öğüt olduğunu haber vermektedir. Buradaki “alemler”den kasıt ise; Allah (c.c)’ın emirleriyle mükellef olan cinler ve insanlardır.

91) ALLAH (C.C)’I GEREĞİ GİBİ TANIMAYANLAR

 

91 – (O kimseler) Allah’ı, gereği gibi tanımadılar. Öyle ki onlar: “Allah beşere hiçbirşey indirmedi” dediler. (Onlara) de ki: “(Öyleyse) Musa’nın, insanlara hidayet ve nur olarak getirdiği kitabı kim indirdi (söyleyin bakalım)? Siz onu kağıtlara (parça parça) yazıyor, onları (n bazılarını) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin ve babalarınızın bilmedikleriniz size öğretilmiştir.” (Ey Muhammed onlara) de ki: “Allah.” Sonra onları kendi bataklıklarında bırak, oynasın (dursun)lar.

 

Allah (c.c) önceki ayette Rasulullah (s.a.s)’a hitab ederek önceki nebilerin yoluna uymasını emretmişti. Bu ayette ise Allah (c.c)’ı gereği gibi tanımayan kimselerden bahsetmektedir.

 

“(O kimseler) Allah’ı, gereği gibi tanımadılar. Öyle ki onlar: “Allah beşere hiçbirşey indirmedi” dediler.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Müşrikler, Allah’ı hakettiği şekilde yüceltmediler ve kendilerine gelen rasulleri inkar ettiler. Sonra da vahyi inkar ettiler ve Allah’ın gökten hiçbir kitab indirmediğini söylediler.”

Bu ayetin kimler hakkında indiği konusunda alimlerin değişik görüşleri vardır.

İbni Abbas ve Mücahid’e göre; bu ayet Kureyş müşrikleri hakkında inmiştir. Bu görüşü İbni Cerir de desteklemiştir.

Bazı alimler; bu ayetin bir grub yahudi hakkında indiğini söylemiştir.

Bazı alimler; bu ayetin yahudilerden olan Fenhas adında birisi hakkında indiğini söylemiştir.

Bazı alimler ise; bu ayetin yahudilerden olan Malik b. Sayf hakkında indiğini söylemiştir.

Bu görüşler içerisinde en doğru olanı, İbni Abbas, Mücahid ve İbni Cerir’in görüşüdür. Çünkü bu ayet, Mekki bir ayettir. Ayrıca yahudiler, Allah (c.c)’ın gökten bir kitab indireceğini de reddetmiyorlardı. Allah (c.c)’ın beşerden bir rasul göndereceğini reddedenler ise; Kureyş ve diğer arap müşrikleri idi.

Allah (c.c) bu kimseler hakkında başka ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerinden bir adama: “İnsanları (korkutarak) uyar ve iman edenlere muhakkak, kendileri için Rableri katında bir doğruluk makamı olduğunu müjdele” diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu? Kafirler dediler ki: “Gerçekte bu apaçık bir sihirdir.”   (Yunus: 2)

“Kendilerine hidayet gelmesine rağmen insanları iman etmekten alıkoyanlar: “Allah, rasul olarak bir beşer mi gönderdi” demekten başka  bir şey söylememişlerdir. De ki: “Yeryüzünde yerleşmiş olanlar, yürüyen melekler olsalardı, elbette onların üzerine rasul olarak gökten bir melek indirirdik.”  (İsra: 94-95)

 

Hayata Hakim Kılınacak Tek Sistem Allah (c.c)’ın Şeriatidir:

Allah (c.c)’ı tam manasıyla tanıyan, Allah (c.c)’ın herşeye kadir olduğunu, herşeyi en incesiyle bildiğini bilen ve rahmetinin herşeyi kapladığına inanan bir kimse, Allah (c.c) tarafından gönderilen ve insan hayatını düzenleyen bir şeriate ihtiyaç olduğunu, insanları dünya ve ahiret mutluluğuna ancak bu şeriatin ulaştıracağını muhakkak bilir ve bu sistemi hayata hakim kılarak en mükemmel en modern en düzün yaşantıyı yaşar.

Allah (c.c)’ın şeriatine uyan kimseler, kullara kulluk etmezler. Çünkü onlar, Allah (c.c)’ın şeriatine uyarak sadece Allah (c.c)’a kul olurlar.

Allah (c.c)’ın şeriatine uymayanlara ise heva ve hevesler hakim olur. Böylece zayıfların hakları kaybolur ve zulüm yayılır. Orman kanunları denilen hayvan kanunları hayata hakim olur ve güçlüler, zayıfları, yani haklarını yerler.

Herkese hakkını veren, kimseye zulmetmeyen, her nefsi mutmain eden, adil tek şeriat, sadece Allah (c.c)’ın şeriatidir. Allah (c.c)’ın şeriati dışındaki şeriatlerde  hak aramak veya hakkı bulmak mümkün olmadığı gibi hak arayanlar da kafasız kimselerdir.

 

“(Onlara) de ki: “(Öyleyse) Musa’nın, insanlara hidayet ve nur olarak getirdiği kitabı kim indirdi (söyleyin bakalım)?”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında Muhammed (s.a.s)’in, kendi tarafından gönderilmiş bir rasul olduğunu ispat etmek için müşriklerin itiraz edemeyeceği, müşahade ettikleri bir delil vermektedir:

“Ey Muhammed! Allah tarafından bir  rasul gönderilmedi” diyenlere şöyle de:

“Şirkin karanlığını parçayan, tevhidi anlatan ve kendisine bağlananları şirkin karanlıklarından çıkarıp tevhidin nuruna ulaştıran Tevrat’ı Musa’ya kim indirmiştir? Ey Kureyş müşrikleri! Siz bunu elbette biliyorsunuz.”

Allah (c.c) onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Veya derler ki: “Şayet bize de bir kitab indirilseydi, biz de onlardan daha çok hidayette olurduk.” Oysa size Rabbinizden açık bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.”  (En’am: 157)

Bu ayetin yahudiler hakkında inmiş olduğu kabul edilirse ayetin manası şöyle olur:

“Ey Muhammed! “Allah beşer olarak gökten bir rasul göndermedi” diyen yahudilerden bazı kimselere şöyle söyle: “O halde hidayet nuru olan ve Musa’ya indirilen Tevrat’ı kim indirdi? Biliyorsanız söyleyin bakalım.”

 

“Siz onu kağıtlara (parça parça) yazıyor, onları (n bazılarını) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz.”

Bu ayetteki hitabın kimlere olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir.

Mücahid’e göre; “(Öyleyse) Musa’nın, insanlara hidayet ve nur olarak getirdiği kitabı kim indirdi (söyleyin bakalım)?” hitabı müşrikleredir. “Siz onu kağıtlara (parça parça) yazıyor, onları (n bazılarını) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz.” hitabı yahudiler hakkındadır.

Şayet bu ayetteki “yec’alune” lafzı “tec’alune” olarak okunursa, o zaman hitab Kureyş müşriklerine olur. Fakat “yec’alune” olarak okunursa hitab yahudileredir. Bu durumda ayetin başındaki hitab Kureyş müşriklerine, ortasındaki hitab ise yahudileridir ve Allah (c.c) ayetin bu kısmında, Rasulullah (s.a.s)’ın sıfatını ve Tevrat’ın bir çok hükmünü gizleyen yahudilere hitab etmiştir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey yahudiler! Şüphesiz ki sizler, Allah’ın Tevrat’taki ayetlerini parça parça kağıtlara yazarak heva hevesinize göre üzerlerinde tahrifler yapıyor, sonra da bu yazdıklarınızın Allah’tan geldiğini söyleyerek Allah’ın bir çok gerçek hükmünü gizliyorsunuz.”

Eğer hitab müşriklere olursa ayetin manası şöyle olur:

“Ey Kureyş müşrikleri! Siz Allah tarafından beşer olarak bir rasul gönderilmeyeceğini söylüyorsunuz ve Allah’ın rasulü Muhammed’e karşı geliyorsunuz. O halde Allah tarafından gönderildiğini kabul ettiğiniz Musa’ya indirilen ve hidayet kaynağı olan, insanları karanlıktan nura çıkartan Tevrat’ı indiren kimdir? Tevrat Allah tarafından indirildiği ilk zamanlarda insanları şirkten, şirkin karanlığından, cehaletten ve cehaletin karanlığından uzaklaştırıp tevhidin nuruna, hidayete ulaştırıyordu. Fakat zamanla yahudilerin sapık din adamları onu kağıtlara yazdılar, heva ve heveslerine göre, istedikleri şekilde tahrif ettiler ve Allah’ın ayetlerini insanlara tahrif edilmiş olarak sundular. Üstelik bunları sunarken de” İşte bu, Allah’tan gelen Tevrat’tır” dediler.”

 

“Sizin ve babalarınızın bilmedikleriniz size öğretilmiştir.”

Ayetin bu kısmındaki hitab şayet arab müşriklerine ise manası şöyle olur:

“Muhammed’e katımızdan indirdiğimiz Kur’an vesilesiyle sizlere, babalarınızın bile bilmediği geçmiş ümmetler ve gelecek ümmetler hakkında birçok bilgiler öğretildi.”

Bu ayet, Kur’an’ın indirilmesiyle insanlara ne kadar büyük bir nimet verildiğini açıklamaktadır. Zira Allah (c.c) Kur’an’ı indirdi. Onun vesilesiyle geçmiş ve gelecek ümmetler hakkında insanlara bilgiler verdi. İnsanların iman etmeleri için gerekli olan tüm delilleri gösterdi. Onlara iyi ahlakı ve mükemmel hayat düzenini öğretti, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmanın yollarını bildirdi. İşte bu, dünyada insana verilmiş en mükemmel ve en büyük nimettir.

Ayetteki hitab şayet yahudilere olursa manası şöyle olur:

“Ey Muhammed’e inanmayan yahudiler! Sizler kendilerine Tevrat verilen kitab ehli olmanıza ve Muhammed’le gönderdiğimiz Kur’an’da, babalarınızın dahi bilmediği bir çok şey sizlere öğretilmesine rağmen, yine de inad ediyor ve Muhammed’e iman etmiyorsunuz.”

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki bu Kur’an, İsrail oğullarına hakkında ihtilaf ettikleri şeylerin çoğunu anlatmaktadır.”   (Neml: 76)

 

“(Ey Muhammed onlara) de ki: “Allah.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında Rasulullah (s.a.s)’a, gerek arap müşriklerine ve gerekse yahudilere şöyle demesini emrediyor:

“Ey Muhammed onlara şöyle de: “Musa’ya kitabı indiren Allah, bana da Kur’an’ı indirmiştir. Şayet  kendisine Tevrat indirilen Musa’nın Allah’ın rasulü olduğuna inanıyorsanız, o zaman benim de Allah’ın rasulü olduğuma kesin bir şekilde iman etmeniz gerekir. Size delil olarak Kur‘ an yeter.” İşte bunu onlara apaçık bir şekilde tebliğ et.”

 

“Sonra onları kendi bataklıklarında bırak, oynasın (dursun)lar.”

Allah (c.c), Rasulullah (s.a.s)’a hitabına devam ederek şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! Onlara hakkı apaçık bir şekilde tebliğ ettikten ve Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini söyledikten sonra, her kim o kitaba uyarsa hidayet bulur, her kim de reddederse cehalet ve sapıklık içinde kalır. Sen onlara bu şekilde tebliğ yap! Zira senin görevin sadece tebliğ etmektir. Senin tebliğine uymaz ve yüz çevirirlerse, o zaman onları, ta ki ölüm gelinceye kadar kendi sapıklıkları içerisinde bırak. Belki kimin hak üzere, kimin de sapıklık üzere olduğunu işte o zaman anlarlar.”

Allah herhangi bir beşere bir şey indirmemiştir" sözünün bağlamı ve bu tür bir red, bunu söyleyenin Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğunu göstermektedir. Kâfirler ve Arap müşrikleri kendilerine, "söyleyin bize, Allah'ın kelâmı gerçekten bu adama, Muhammed'e indirilmiş midir?" diye sorduğunda bu sözü söylemişlerdir onlar. Bu soru, Hz. Peygamber (s.a.) "Ben bir peygamber'im ve bana kitap indiriliyor" iddiasında bulunduğu zaman sorulmuştur. Kureyş ve müşrik Araplar kitap sahibi oldukları, Peygambere inandıkları ve yetkiyle konuşabilecekleri için Yahudilere başvurmuşlardı. Yahudilerin cevabı İslâm'ın karşıtlarının eline güçlü bir silah vermişti ve onlar da halkı İslâm'dan vazgeçirmek için bunu bir delil olarak kullanıyorlardı. Cevabın burada anılıp reddedilmesinin nedeni budur.

Burada akla gelebilecek bir şüphe giderilmelidir: Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından gönderildiğine inanan bir yahudi nasıl olur da, "Allah herhangi bir beşere bir şey indirmemiştir" diyebilir? Ufak bir düşünce inatçı bir kişinin karşıtını reddetmek için kendi temel prensiplerine aykırı böyle şeyler söyleyebileceğini gösterecektir. Yahudiler Hz. Peygamber'in Peygamberlik iddiasını reddetmeye çalışırken, karşı çıkışlarında öyle kör bir duruma düşmüşlerdi ki, onun peygamberliğini reddederken bizzat peygamberliği inkar ediyorlardı.

"Allah'ı O'nu takdir etmenin gereğince takdir etmediler..." ifadesi, O'nun Kudret ve Hikmetini değerlendirirken büyük bir hata işledikleri anlamındadır. Çünkü, "Allah gerçeğin bilgisini ve hayat için hidayeti indirmedi" diyen kişi şu iki yanlış değerlendirmeden birisini yapmış olur: 1) Ya, Allah'ın vahy gönderme gücüne sahip olmadığına inanmaktadır. 2) Ya da, Allah insanın doğru yolda gitmesi için herhangi bir düzenlemede bulunmamış ve onu dünyada istediği şekilde davranmaya bırakmıştır düşüncesiyle, insana tabiatın kaynaklarını kullanma zekası ve yetkisi vererek Allah'ın hikmeti'ni küçümsemektedir.

Bu cevap, "Allah herhangi bir beşere bir şey indirmemiştir" diyerek kâfirlere ve müşriklere delil veren Yahudilere yöneliktir. Onların bu itirazlarını reddetmek için, kendileri Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından indirildiğine inandıklarından, özellikle bu nokta yani Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından indirildiği belirtilmektedir. Böylece "Allah herhangi bir beşere bir şey indirmemiştir" iddiaları bizzat kendi inançlarıyla reddolunmaktadır. Ayrıca, hiç olmazsa Hz. Musa örneğinde olduğu gibi, Allah'ın kelamının bir insana indirilebileceği de kanıtlanmaktadır.

 

92) KUR’AN, BÜTÜN İNSANLARA VE CİNLERE GÖNDERİLEN BİR KİTABTIR

 

92 – İşte bu, önündekilerini doğrulayan, şehirlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri uyarasın diye indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahirete iman edenler ona da iman ederler. Ve onlar namazlarını da muhafaza ederler.

 

Allah (c.c) bu ayette, Kur’andan ve indiriliş gayesinden bahsetmektedir.

 

“İşte bu, önündekilerini doğrulayan, şehirlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri uyarasın diye indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“İşte bu Kur'an, Allah tarafından indirilmiş bir kitabtır ve ondan sonra başka hiçbir kitab indirilmeyecektir. Biz onu, hem Mekke’de bulunanları, hem de onun dışındaki yerlerde bulunanları uyarmak için indirdik. Çünkü Kur’an, insanlara hakkı ve doğru yolu göstermektedir. Musa’ya nasıl hakkı ve doğru yolu gösteren bir kitab indirmişsek işte bu kitabı da o şekilde indirdik. Bu Kur’an, kendinden önceki kitabları teyid eden, doğrulayan ve onlardan daha üstün olan bir kitabtır. Her kim Kur’an’a uyar, onun hükümlerine göre hayatını düzenlerse şüphesiz hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde eder. Her kim de ona uymaz, onun hükümlerine göre hayatını düzenlemezse, şüphesiz ahirette kaybedenlerden olacak ve sonsuza dek cehenneme girecektir.”

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak başka ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan Allah’ın sizin hepinize (gönderdiği) bir rasulüyüm. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur, O yaşatır ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’na ve O’nun sözlerine iman eden ümmi nebi (olan) rasulüne iman edin. Belki (böylece) hidayete erersiniz.”   (A’raf: 158)

 “De ki: “Şahidliği en büyük olan hangisidir?” (Yine) De ki: “Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an, sizi ve kendisine ulaşanı kendisiyle uyarmam için bana vahyolundu. Yoksa siz, Allah’la beraber başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz? De ki: “Ben (buna) şahitlik etmem.” (Yine) de ki: “Şüphesiz ki O, bir tek ilahtır. Ve ben, sizin şirk koştuklarınızdan beriyim.”    (En’am: 19)

“Alemlere uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren (Allah) ne yücedir.”

(Furkan: 1)  

Allah (c.c)’ın bu ayeti ve zikretmiş olduğumuz diğer ayetler, Rasulullah (s.a.s)’ın bütün insanlar için gönderilmiş bir rasul olduğunu göstermektedir. İşte bu özellik, gönderilen rasuller içerisinde sadece Rasulullah (s.a.s)’a verilmiş bir özelliktir. Rasulullah (s.a.s)’tan önce gönderilmiş diğer rasuller, sadece kendi kavimlerine gelmişlerdi. Muhammed (s.a.s) ise bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir rasuldür.

 

 Rasulullah (s.a.s) şöye dedi:

“Benden evvel hiçbir nebiye verilmeyen beş şey bana verildi…. (Bunlardan birisi de) Benden önceki nebiler, özel olarak kendi kavimlerine gönderildi, ben ise bütün insanlara gönderildim.”

(Buhari, Müslim)

Rasulullah (s.a.s)’a verilen bu özellik sebebiyle onun şeriati kıyamete kadar baki olacak, ondan sonra yeni bir nebi veya şeriat gelmeyecektir. Allah (c.c) ona indirdiği kitabını muhafaza ederek, ona verdiği şeriati koruyacaktır.

 

“Ahirete iman edenler ona da iman ederler.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Kıyamet gününe, insanların öldükten sonra dirileceğine, herkesin dünyada yaptıklarına karşılık hesaba çekilip yaptıklarının karşılığını alacağına inanan kimseler, şüphesiz Muhammed’e Allah tarafından indirilen Kur’an’a da inanırlar.”

Bu ayet; ahiret gününe imanın, dinin asıllarından olduğunu göstermektedir. Ahireti ve o gün vuku bulacak olayları inkar, küfürdür.

 

“Ve onlar namazlarını da muhafaza ederler.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ahiret gününe ve Kur’an’a inanan kimseler şüphesiz, Allah’ın üzerlerine farz kıldığı beş vakit namazlarını da dosdoğru eda ederler, bu konuda asla gevşeklik ve tembellik göstermezler. Namazlarını şart ve rükunlarıyla huşu içinde hakkıyla yerine getirerek muhafaza ederler. İşte bu kimseler, sadece namaz emrini değil bununla birlikte Allah tarafından verilen diğer bütün emirlere de hiç tereddüt etmeksizin tabi olurlar ve onları yerine getirmede hiçbir kusur işlemezler.”

Önceki ayette (91) Allah'ın kelamının bir insana indirilebileceğini ve nitekim bir insan olan Musa'ya indirilmiş olduğunu gösterdikten sonra, Kur'an bu ayette kendisinin de Hz. Muhammed'e (s.a) indirilmiş Allah kelâmı olduğunu ispata yönelmektedir. Delil olarak da şu dört şey ileri sürülüyor:

1) O mübarek bir kitaptır; insanın gerçek başarısı ve rahatı için en iyi ilkeler sunmakta, doğru itikat esaslarını öğretip tüm fazilet türlerini açıklayarak, temiz bir hayat için insanları ahlâkî değerlere yöneltmektedir. Bunun yanısıra, sizin (Yahudilerin) kutsal kitaplarınıza bol bol soktuğunuz bencillik, dar kafalılık, zulüm, müstehcenlik ve benzeri türde hiçbir kötülüğü salık vermemektedir.

2) Kur'an önceki kitapların ihtiva ettiği hidayetten ayrı herhangi bir şey sunmak şöyle dursun, önceden kendilerine Kitap diye verilenlere sunulanın aynısını doğrulamaktadır.

3) Bu kitap, kendisi için önceki Kitapların da gönderilmiş olduğu aynı hedefi yerine getirme yani yaratılış amaçlarını unutmuş olan insanları sarsıp uyararak, gittikleri yanlış yolun kötü sonuçlarını kendilerine hatırlatma amacını taşımaktadır.

4) Bu Kitab'ın mesajı insanlık içinden dünyaya tapanları ve şehvetlerinin kölesi olanları değil, dünya hayatının ötesinde yeralan daha yüce şeyleri görebilenleri kendisine çekmektedir. Ve, bu kitabın bağlılarının hayatında gerçekleştirdiği inkilâbın en belirgin yanı, onların çevrelerindeki insanlar arasında dindarlıkları ve Allah'a tapınmalarıyla kolayca belli olmalarıdır. Allah'tan kitap aldığını söyleme cür'etini gösterecek bir yalancının uydurduğu bir kitabın böylesi seçkin ve yüce sonuçlar doğurması hiç mümkün müdür?

 

93) NEBİLİK İDDİASINDA BULUNANLAR

 

93 – Allah’a karşı yalan yere iftira atandan  veya kendisine hiçbirşey vahyedilmediği halde: “Bana da vahyolundu” diyenden ve: “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim vardır? Sen bu zalimleri ölümün şiddetli sıkıntısı anında, melekler ellerini (onlara) uzatmış: “Bugün, Allah’a karşı hak olmayanı söylemeniz ve O’nun ayetlerine karşı büyüklenmeniz sebebiyle alçaltıcı bir azabla cezalandırılacaksınız” (diyerek) onların canlarını çıkarırken bir görsen.

 

Allah (c.c) önceki ayetlerde, Musa (a.s)’ya Tevrat’ı indirdiği gibi Kur’an’ın da Muhammed (s.a.s)’e indirdiği bir kitab olduğunu ve bütün nebilerin beşerden olduğunu haber verdikten sonra bu ayette, yalan yere nebilik ve rasullük iddiasında bulunanlardan ve onların durumlarından haber vermektedir.

 

“Allah’a karşı yalan yere iftira atandan  veya kendisine hiçbirşey vahyedilmediği halde…”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Allah kendisine nebilik veya risalet vermediği veya vahyetmediği halde, hiç çekinmeksizin Allah’a karşı yalan yere iftira atıp kendisine vahiy geldiğini iddia eden gerçekten çok zalim olan bir kimsedir.”

 

“Bana da vahyolundu” diyenden…

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Yine: “Allah Muhammed’e değil de bana vahyetti” diyen kimse de çok zalimdir.”

Ayetin bu kısmı ile önceki kısmı arasındaki fark vardır.

Ayetin ilk kısmında; Muhammed (a.s)’e indirilen vahyi inkar etmeyen fakat, kendisine de vahiy indirildiğini yalan yere iddia eden kimseden söz edilmektedir.

İkinci kısımda ise; Muhammed (a.s)’e inen vahyi inkar eden ve sadece kendisine vahiy geldiğini iddia eden kimseden söz edilmektedir.

Bu tür insanların iddiasında iki yalan söz konusudur. Birincisi, kendisine vahiy gelmediği halde vahiy geldiğini iddia etmek, ikincisi ise Rasulullah (s.a.s)’a vahiy inmediğini söylemek.

 

“...ve: “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Yine her kim: “Muhammed’e indirilen Kur’an ayetlerinin benzerlerini ben de söyleyebilirim” derse elbete çok büyük bir zulüm işlemiş olur. Çünkü böyle bir yalan söylemekle hem kendisine yazık etmiş hem de insanları saptırarak onları haktan engellemiş olur.”

 

şriklerden Nadr b. Haris şöyle derdi:

“Kur’an geçmişlerin hikayeleridir ve bir şiirdir. Dilersem onun benzerini ben de söyleyebilirim.” Bunun üzerine Allah (c.c) onun hakkında şu ayeti indirdi:

“Ayetlerimiz onlara okunduğunda dediler ki: “İşittik. Eğer dilersek biz de bunun benzerini söyleriz. Elbette ki bu, öncekilerin masallarından başkası değildir.”   (Enfal: 31)

Bu ayetin Müseyleme hakkında indiği de rivayet edilmiştir.

Fakat bu konuda en doğru olan görüş, bu ayetin amm (genel) olduğudur. Bu sebeble Allah (c.c)’a her iftira atan, her kendisine vahiy geldiğini iddia eden, bu ayetin kapsamına girer.

Ayrıca bu sure Mekki’dir ve Museyleme’nin nebilik iddiasından önce inmiştir.

Bu konuda bilinen şudur:

Müseyleme, hicretin onuncu senesinde, hatta Rasulullah (s.a.s)’ın veda haccından sonra, Rasulullah (s.a.s)’ın ölüm hastalığında olduğunu duyunca nebilik iddiasında bulunmuştur.

Müseyleme Yemame’de nebiliğini iddia etmiştir. Yine Yemen’de Esed’il Ansi, Beni Esed’de Tuleyha b. Esed gibi kişiler de nebilik iddiasında bulunmuşlardır.

(İbni Esir’in tarihinde zikrettiği gibi.)

İkrime ve Suddi’den;

“Allah’ın indirdiğinin benzeri ben de indireceğim” ayetinin Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serd hakkında indiği rivayet edilmiştir.

Suddi’nin rivayeti şöyledir:

“Bu adam Rasulullah (s.a.s)’ın vahiy katibi idi. Rasulullah (s.a.s) ona “semian aliyma” yazdırdığında o “aliyman hakiyma” yazardı. Rasulullah (s.a.s) ona: “aliymen hakiyme yazdırdığında o “semian aliyma” yazardı. Bu sebeble şüphe etti ve şöyle diyerek küfre girdi: “Eğer Muhammed’e vahiy iniyorsa bana da vahiy iniyor. Eğer Muhammed’e inen vahyi Allah indiriyorsa ben de Allah’ın indirdiği şeyleri getirdim.” 

(İbni Cerir)

İkrime’nin rivayeti ise şöyledir:

“Rasulullah (s.a.s) ona “azizil hakim” yazdırdığında “gafurur rahim” yazardı.”

Bu rivayetlerin her ikisi de sahih olmayan batıl rivayetlerdir. Çünkü Mekki sureler içerisinde sadece Lokman suresinde “semian aliyma” veya “aliymen hakiyma” veya “azizun hakiym” ibaresi vardır. Lokman suresi ise İbni Abbas (r.a)’ın dediğine göre En’am suresinden sonra inmiştir. Ayrıca bu surede geçen “azizun hakim”le biten ayet ve ondan sonraki iki ayet Medine’de inmiştir.

(El İtkan’da geçtiği gibi.)

Ayrıca müfessirlerden bazıları şöyle bir rivayet zikretmişlerdir:

“Rasulullah (s.a.s):

“Şüphesiz ki biz insanı süzme bir çamurdan yarattık.” (Mü’minun: 12) ayetinden, “sonra onu başka  bir yaratışla inşa ettik.”  (Mü’minun: 13) ayetine kadar Abdullah b. Sad b. Ebi Serh’a yazdırdı. Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh insanın bu yaratılış tafsilatına hayret etti ve şöyle dedi:

“Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!” Onun bu sözü üzerine Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi: “Bu ayetin devamı senin söylediğin gibidir. Allah (c.c) bana böyle de indirdi.” Bunun üzerine Abdullah b. Sad b. Ebi Serh şüpheye girdi ve şöyle dedi:

“Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, o zaman vahiy bana geldi. Eğer yalan söylüyorsa, ben de onun söylediği gibi söylemiş olurum.”

Bu rivayet sahih bir rivayet değildir. Ayrıca En’am suresi Mü’minun suresinden önce inmiştir ve her ikisi arasında toplam 18 Mekki sure vardır.

Ayrıca Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh, Mekke fethinden önce tekrar İslam’a döndü. Bu kimse vahiy katibi olduğu için şayet Kur’an’a kediliğinden bir şey katsa ve bu kattığı şey sebebiyle rasul ona uysaydı ve bu sebeble o da bundan şüphe edip İslam’dan dönseydi, İslam’a tekrar geri dönmezdi.

Bu ayet, Rasulullah (s.a.s)’ın Allah (c.c) tarafından gönderilmiş bir nebi olduğunu doğrulayan bir ayettir.

 

“…diyenden daha zalim kim vardır?”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Allah’a herhangi bir şeyi eş koşan, O’na noksan sıfatlar ya da oğul, eş isnad eden, kendisine Allah vahyetmediği halde nebilik veya risaletin kendisine verildiğini iddia ederek: “Beni insanlara Allah gönderdi” diyen kimseden daha zalim kim olabilir acaba?”

 

“Sen bu zalimleri ölümün şiddetli sıkıntısı anında melekler ellerini (onlara) uzatmış … onların canlarını çıkarırken bir görsen.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında Rasulullah (s.a.s)’a şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! Allah’a ibadette herhangi bir şeyi eş koşan, O’na oğul, eş isnad eden, Allah’ın rasulüne inen vahyi reddederek kendilerine vahyedilmediği halde vahyin kendilerine indiğini, Muhammed’e hiçbir şey indirilmediğini, Muhammed tarafından söylenenlerin ise geçmiş ümmetlerin birer uydurması ya da Muhammed tarafından uydurulmuş şeyler olduğunu, kendilerinin de böyle şeyler söyleyebileceklerini iddia eden ve böylece Allah’a iftira eden o zalimlerin ölüm döşeklerindeki hallerini bir görebilsen! Onların ölüm anlarındaki durumları çok hayret verici ve çok korkunçtur. Bunun dille vasfedilmesi ise mümkün değildir. Melekler, onların ruhlarını kabzetmek için ellerini onlara uzatırlar ve onların ruhlarını çıkarırken çok şiddetli bir azaba uğratırlar. Eğer bunu görebilseydin, şüphesiz dehşete kapılırdın”

Allah (c.c)’ın vasfettiği bu kafirler melekler tarafından şiddetli ve ebedi bir azabla müjdelenirler. Bu sebeble bu kimselerin ruhları cesetlerinden çıkmak istemez. Ölüm melekleri de o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura ruhlarını çıkartırlar.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Öyleyse  melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıklarında (halleri) nasıl olacak?”   (Muhammed: 27)

 

“Bugün Allah’a karşı hak olmayanı söylemeniz ve O’nun ayetlerine karşı büyüklenmeniz sebebiyle alçaltıcı bir azabla cezalandırılacaksınız”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında, ölüm meleklerinin ruhlarını azab ederek çıkardıkları kimseleri azarlayarak onlara şöyle dediklerini haber veriyor:

“Ey nefislerine zulmeden kafirler! Haydi, ruhlarınızı cesedlerinizden çıkartıp bize verin. “Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden, rasullerini ve ayetlerini yalanlamanızdan, onlara karşı kibir göstermenizden ve böylece Allah’a, rasulüne ve ayetlerine iman etmemenizden ötürü bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız. Bu, sonsuza kadar sürecek, şiddetli ve elem verici bir azabtır.”

Bu ayette geçen “bugün”den kasıt; ruhları kabzedilen kimselerin öldükleri gün veya berzah hayatı ya da kıyamet günü olabilir.

 

Ayetten Çıkan Hükümler:

1 – Zulmün ve iftiranın en büyüğü; Allah (c.c) insanı yarattığı halde, insanın O’na eş koşması veya Allah (c.c)’a iftira atması ya da Muhammed (a.s)’in nebiliğini ve rasullüğünü inkar etmesi veya ona indirilen Kur’an’ın benzerini yapabileceğini söylemesidir.

Kurtubi bu ayeti açıklarken şöyle dedi:

“Ayette zikredilenin bir benzeri de kişinin: “Fıkhı, Allah (c.c) rasulünün sünnetini, selefissalihinin üzerinde bulunduğu şeyi terkederek: “Benim hatırıma şöyle birşey geldi veya bunu bana kalbim söyledi” demesi böylece fıkhı, Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetini ve selefissalihinin üzerinde bulunduğu şeyleri terkederek kalplere düşenlerle veya hatırlara gelenlerle hüküm vermesidir.

Böyle kimseler, kalplerinin saf olması, kalplerinde Allah (c.c)’tan başka hiçbir varlığın düşüncesinin olmaması sebebiyle Allah (c.c) hakkındaki ilimlerin, rabbani gerçeklerin kendilerine indiğini, bundan dolayı bu şekilde hüküm verdiklerini söylerler. Yine bu kimseler şöyle derler:

“Şer’i olan bu genel hükümler, aptal ve avamlar içindir. Veli kimseler ve Allah (c.c)’ın has kulları ise bu naslara ihtiyaç duymazlar.”

Böyle kimselerin şöyle dedikleri de söylenmiştir:

“Her ne fetva verilirse verilsin, sen yine de kalbinin fetvasına uy.”

Bu sözlerine delil olarak Hıdr (a.s) ile Musa (a.s) arasındaki kıssayı gösterirler. Zira Hıdr (a.s), Musa (a.s) da bulunan ilme uymamış, kendisine tecelli eden ilme uymuş ve onunla hükmetmiştir. Çünkü Allah (c.c) ona ilim vermişti. Bu sebeble Musa (a.s)’nın ilmine ihtiyacı yoktu. İşte bu kimseler, bunu delil alarak kendilerini Hıdr ve Musa’ya benzetirler. Böyle söylemek ise; zındıklık ve küfürdür.

Böyle söyleyen kimseler, hiç tevbeye çağrılmadan, kendilerine hiçbir soru sorulmadan veya kendilerinden bir cevab beklenmeden hemen öldürülürler. Çünkü böyle iddia etmek, İslam şeriatinin hükümlerini yıkmak ve Rasulullah (s.a.s)’ın nebiliğinden sonra nebiler olduğunu iddia etmektir.”

(Kurtubi Tefsiri)

2 – Bu ayet, kafirlerin ruhlarının çok şiddetli bir şekilde kabzedileceğini, ruhları çıkarken çok büyük işkence ve sıkıntıya maruz kalacaklarını göstermektedir. Mü’minin ruhunun kabzı ise kolay olacaktır.

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ölmek üzere olan kişiye ölüm meleği gelir. Şayet o kişi salih bir kişi ise ona şöyle der:

“Ey temiz cesedde bulunan temiz nefis, övülmüş olarak çık! Seni güzel kokuyla, güzel nimetlerle, senden razı olan, sana gazab etmeyen bir rable müjdeliyoruz.” Bu kimse yedinci semaya ulaşıncaya kadar melekler ona hep bu şekilde söylerler.

Ölmek üzere olan kişi şayet kötü ise ölüm meleği ona şöyle der:

“Ey pis olan nefis! Sen, pis bir cesed içindeydin. Öyleyse kötülenmiş olarak çık! Şiddetli bir ateşle, kaynar bir lavla ve bunlara benzer azablarla seni müjdeliyoruz.” Bu kimsenin ruhu çıkarılıncaya kadar ona bu şekilde söylenecektir. Sona o kimse semaya yükseltilecek ve sema ona açılacaktır. Semada bulunan melekler:

 “Bu kimdir?” diye sorarlar: Onun ruhunu alan ölüm melekleri ise:

“Filan kişidir” diyecekler. Semada bulunan melekler şöyle derler:

“Bu habis ruh için merhaba yoktur. Çünkü o habis bir cesedde idi. Öyleyse kötülenmiş olarak geri dön.” Böylece sema kapıları ona açılmaz ve semadan geri gönderilir, o da mezarına varır.”

(Ahmed, Nesei, İbni Mace, İbni Cerir, İbni Hibban, Beyhaki, Hakim rivayet etti ve sahih dedi.)

94) KIYAMET GÜNÜ, KAFİRLERE HİÇBİRŞEY FAYDA VERMEZ

 

94 - “Elbette ki sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz ve (dünyada iken) size verdiklerimizi arkanızda bıraktınız. Ve içinizde gerçekten ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de (şimdi) beraberinizde göremiyoruz. Böylece (onlarla) aranız açılmış ve iddia etmiş olduklarınız sizden ayrılmışlardır.”

 

Allah (c.c), Allah (c.c)’ı, ayetlerini, rasullerini yalanlayan, kendisine vahiy indirildiğini iddia eden kimselerin ölüm anındaki akibetlerini bildirdikten sonra bu ayette, böyle kimselere ve tüm kafirlere bir tehdit olarak insanları ilk yaratılıştaki gibi tekrar yaratacağını haber vermektedir.

 

““Elbette ki Sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz ve (dünyada iken) size verdiklerimizi arkanızda bıraktınız.”

Allah (c.c) bu ayette, kendisine ibadette ortak koşan kimselere şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’a ibadette ortak koşan müşrikler! Şunu iyice biliniz ki biz, sizi, ölümünüzden sonra, annenizin karnından yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak yarattığımız gibi tekrar yaratacağız. Sizler işte bu halde, dünyada Allah’a ortak koştuklarınızdan, kendilerinin Allah katında sizlere şefaatçi olacağına inandıklarınızdan ve dünyadaki mallarınızdan uzak olarak bize geleceksiniz. Geride bıraktığınız mallarınız, çocuklarınız, hizmetçileriniz, saraylarınız,  şefaatçi zannettikleriniz ve Allah’a ortak kıldıklarınız artık size bir fayda veremeyecekler ve sizleri Allah’ın azabından asla kurtaramayacaklardır.”

Aişe (r.a) şöyle dedi:

“Allah (c.c)’ın:

“Sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz..” sözünü okuduğumda Rasulullah (s.a.s)’a şöyle dedim:

“Ey Allah’ın rasulü! Erkek ve kadınlar birlikte mi haşrolacaklar? Birbirlerinin avret mahallerine bakacaklar mı?” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s), Allah (c.c)’ın şu ayetini okudu:

“O gün onlardan her bir kimsenin, kendisine yetecek bir işi vardır.”

(Abese: 37)

Rasulullah (s.a.s) sözlerine şöyle devam etti:

“O gün erkekler kadınlara, kadınlar ise erkeklere bakmazlar. Çünkü o gün herkesin meşgul olduğu bir iş vardır. Herkes kendisini düşünür ve başka hiçbirşeyi düşünmez.”

(Müslim)

“Ve içinizde gerçekten ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de (şimdi) beraberinizde göremiyoruz.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında, kıyamet gününde insanları tek tek hesaba çektiği zaman, dünyada kendisine şirk koşanlara şöyle diyeceğini haber vermektedir:

“Ey Allah’la beraber ortaklar edinen müşrikler! Sizler dünyada iken Allah katında şefaatçileriniz olacağını iddia ederek putlara tapıyor ve bu sebeble onlara ibadet ederek onları Allah’a ortaklar koşuyordunuz. Fakat işte bugün bu ortaklarınız olduğunu iddia ettiğiniz kimseleri, sizlere şefaatçi olmaları için yanınızda göremiyoruz. Yine bugün, dünyadaki herşeyin gerçek durumunu ve dünyada ne denli sapıklık içerisinde olduğunuzu apaçık bir şekilde göreceksiniz. Zira sizler dünyada iken hayatınızı Allah’tan gelen delillere ve rasullerin getirdiği prensiblere göre değil, heva ve heveslerinize göre düzenliyordunuz. Evet, Allah için belki iyi niyetle bir takım ameller yapıyordunuz, ama bu niyetiniz, sizi bugün Allah’ın azabından kurtarmayacaktır. Çünkü sizler Allah’a, başka varlıkları ortaklar kılıyor ve ortak kıldığınız şeylerin Allah katında sizlere şefaatçi olacaklarını iddia ediyordunuz. Hatta, “La ilahe illallah”ı söylediğiniz, namaz kıldığınız, oruç tuttuğunuz, hac ve bunların benzeri amelleri yaptığınız halde Allah’a ortaklar koşuyor ve böylece cehennem azabından kurtulacağınızı sanıyordunuz.

İşte bugün, sizler için gerçekleri görme zamanıdır. Bugün; dünyada iken Allah’a tam manasıyla teslim olup, hayatlarını Allah’ın istediği şekilde düzenleyen müslümanların kurtuluşa ereceği, hayatlarını Allah’ın istediği şekilde düzenlemeyen, şirkten ve müşriklerden uzak durmayan, buna rağmen ihlaslı olduklarını, yaptıkları amelleri Allah için yaptıklarını ileri süren müşriklerin ise kaybedenlerden olacağı gündür.

İşte bugün o müşrikleri Allah’ın azabından, ne körü körüne taklid ettikleri ataları, ne tapındıkları putlar, ne şeyhler, ne de din adamları kurtarabilir. Hatta onlar, içine atıldıkları azabtan kurtulmak için dünya dolusu fidye ödemek isteseler, onlardan kabul edilmeyecektir. Çünkü hiçbir şey, hiçbir kimse onları Allah’ın azabından kurtaramaz.”

Allah (c.c), bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“O gün hiçbir nefis, hiçbir nefis için bir şeye malik değildir. Ve o gün emir sadece Allah’ındır.”   (İnfitar: 19)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Ademoğlu diyecektir ki: “Malım, malım.” Ona şöyle denilecek:

“Senin malından, senin için sadece yediğin veya giyinip yıprattığın ya da tasadduk edip ahiret için sakladığın vardır. Bunların haricindekiler, elbette gidecektir ve insanları terkedeceksin.”

(Müslim, Ahmed, Tirmizi, Nesei)

“Böylece (onlarla) aranız açılmış ve iddia etmiş olduklarınız sizden ayrılmışlardır.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Böylece kıyamet gününde, aranızda sevgi, vela ve dostluk bağları olan kimselerle tüm bağlarınız kesilir. Dünyadayken dost edindiğiniz, Allah katında şefaatçileriniz olacağını zannettiğiniz kimseler veya Allah katında size faydası olacağını sandığınız mallar, çocuklar size hiçbir fayda sağlayamayacaklardır. Çünkü onlarla bütün ilişkileriniz o gün bitecektir.”

Allah (c.c), başka ayetlerde bu gibi kimselere herkesin duyacağı şekilde şöyle diyeceğini haber vermektedir:

“O gün (Allah) onlara şöyle diyerek seslenir: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettikleriniz (şimdi) nerededir?”    (Kasas: 62)

“Onlara denir ki: “Allah’tan başka ibadet etmiş olduklarınız (şimdi) nerededir?” Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu?”    (Şuara: 92-93)

95) ALLAH (C.C) ÖLÜDEN DİRİYİ DİRİDEN ÖLÜYÜ ÇIKARANDIR

 

95 – Muhakkak ki Allah tohumu ve çekirdeği yaran, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. Öyleyse (haktan) nasıl (oluyor da) çevriliyorsunuz?

 

Allah (c.c), önceki ayetlerde Allah (c.c)’ın birliğini, Rasulullah (s.a.s)’ın nebiliğinin hak olduğunu isbat ettikten ve dirilişle ilgili bazı durumları açıkladıktan sonra bu ve sonraki ayette Allah (c.c)’ın varlığının ve birliğinin bazı delillerini açıklamaktadır.

 

“Muhakkak ki Allah tohumu ve çekirdeği yaran....”

Allah (c.c) bu ayette, tohumu ve çekirdeği yaranın kendisi olduğunu haber vermektedir.

Allah (c.c), kudretiyle tohumu yararak onun içinden türlü türlü bitkiler çıkartır. Aynı şekilde çekirdeği de toprağın içerisinden kudretiyle çıkarır ve onu yararak ondan türlü türlü, renk renk, değişik tatlarda meyveler çıkartır.

 

“Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarandır.”

Allah (c.c), hareketsiz ve cansız olan tohum ve çekirdekten, hareketli ve canlı olan bitkiyi, yine bu bitkilerden tohum ve çekirdeği çıkarandır. İşte bu oluşum, Allah (c.c)’ ın ne kadar kudret sahibi olduğunun apaçık bir delilidir.

Bu ayetteki “diri” lafzından kasıt; harekettir. Tohum ve çekirdek hareket etmedikleri için hareketsiz sayılırlar ve bu sebeble ölü hükmündedirler.

 

“İşte Allah budur. Öyleyse (haktan) nasıl (oluyor da) çevriliyorsunuz?”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Biliniz ki: Şu görmüş olduğunuz bitkileri, cansız ve hareketsiz duran çekirdek ve tohumdan çıkartan, kudreti mükemmel olan Allah’tır. Herşeyi yaratan O’dur. O’nun bu konuda hiçbir ortağı yoktur. Bunu sizler elbette çok iyi bilmektesiniz. Fakat buna rağmen yine de ibadette O’na ortaklar koşuyorsunuz. Oysa nasıl yaratmada Allah’ ın hiçbir ortağı yoksa, ibadette de hiçbir ortağı yoktur ve ibadeti hakeden tek ilah, sadece O’dur. O, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran yüce rabdir. Bu sebeble ibadet edilmeye de layık olandır. Bu sebeple sadece O’na ibadet ediniz, sizlere zarar ve fayda veremeyen, hiçbir şeye kadir olmayan varlıkları O’na ortak koşmayınız.

Ama sizler, Allah’ın herşeyi yarattığını, ölü olan tohum ve çekirdekten canlı, hareket eden her türlü bitki ve meyveyi çıkarttığını bildiğiniz ve Allah’ın birliğine şehadet eden bunlara benzer nice delilleri kainatta birçok  kez gördüğünüz halde hala O’na eşler koşuyor ve O’nun birliğine gereği gibi iman etmiyorsunuz?”

Yani, "yer altında tohumu ve çekirdeği yarıp, bunlardan bitki ve ağaç çıkmasını sağlayan Allah'tır."

Allah cansız maddeden canlı yaratıklar çıkarır ve canlı yaratıklardan cansız maddeler meydana getirir.

 

96) GECE, GÜNDÜZ, GÜNEŞ VE AYIN YARATILMASININ HİKMETİ

 

96 – O, sabahı yaran (aydınlatan)dır. Ve O, Geceyi bir dinlenme zamanı, güneşi ve ayı ise bir hesab ölçüsü yaptı. İşte bu, Aziz ve Alim olan (Allah)ın takdiridir.

 

Allah (c.c) bu ayette de varlığını ve birliğini isbat eden deliller göstermeye devam etmektedir.

 

“O, sabahı yaran (aydınlatan)dır. Ve O, Geceyi bir dinlenme zamanı...”

Allah (c.c), gündüzü yaratıp aydınlık kılan ve geceyi yaratıp karanlık kılandır.

Allah (c.c) bu surenin başında şöyle buyurmuştu:

“Hamd, gökleri ve yeri  yaratan,  karanlığı ve nuru vareden Allah içindir.”  

(En’am: 1)

Allah (c.c), öyle güç ve kudret sahibidir ki, gece karardığı zaman onun karanlığını dağıtıp onun yerine gündüzün aydınlığını çıkartmakta ve böylece yeryüzünü aydınlarak insanların yaşamlarını sürdürebileceği amelleri yapmalarına imkan tanımaktadır.

Allah (c.c), sabahı aydınlatan olduğunu zikrettikten sonra, geceyi bir dinlenme zamanı kıldığını haber vermektedir. Çünkü Allah (c.c), insanlar rahat etsinler, gündüzün yorgunluğunu atıp dinlensinler diye geceyi sakin ve karanlık yapmıştır.

Allah (c.c), bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Uykunuzu bir dinlenme yaptık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü ise bir geçim vakti yaptık.” (Nebe: 9-11)

Allah (c.c) bu ayette, birbirine zıt şeyler yarattığını ve bunlara belli bir düzen çizdiğini, hiçbirinin kendisi için tayin edilen sınırın dışına çıkarak düzeni bozmadığını zikrederek gücünün ve kudretinin azametini ve mükemmelliğini ortaya koymaktadır.

Allah (c.c) bir başka ayette kudretini şöylece ortaya koymaktadır:

“Muhakkak ki Rabbiniz (olan) Allah; gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa istiva eden, gündüzü kovalayan geceyle örten, güneşi, ayı, yıldızları emriyle (buyruğuna) baş eğdirendir. İyi bilinmeli ki yaratma da emir de yalnızca O’nun (hakkı)dur. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.”  (A’raf: 54)

 

“...güneşi ve ayı ise bir hesab ölçüsü yaptı.”

Allah (c.c) güneş ve ayı da yaratmıştır. Bunları yaratmadaki hikmeti ise; insanların ay ve yıl hesaplarını yapabilmeleri içindir.

Allah (c.c) güneş ve ay sistemini öyle bir ince ölçüyle yaratmıştır ki, bunların her biri çok ince bir hesabla hareket eder ve hiç değişmeksizin, bir an bile şaşmaksızın Allah (c.c)’ın kendileri için tayin etmiş olduğu yörüngede hareket ederler. İşte bu hareketlerin sonucunda yaz, kış ve diğer mevsimler meydana gelir, gece ve gündüz oluşur.

Allah (c.c) bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

“Güneşi bir ışık, ayı ise bir nur kılan, senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona menziller takdir eden O’dur. Allah işte bunları ancak hakla yaratmıştır. (O) bilen bir kavim için ayetleri (böylece) açıklıyor.”   (Yunus: 5)

Allah (c.c) bu ayette, Rububiyetindeki birliğini ve sadece O’na ibadet etme manasına gelen uluhiyetindeki birliğini isbat eden üç delil sunmuştur. Bunlar; gündüzü aydınlatması, geceyi dinlenme vakti kılması, güneş ve ayı insanların ibadetleri ve diğer muamelatları için hesab ölçüsü tayin etmesidir.

İnsan, gündüz hakkında biraz düşünse; gündüz olduğunda herşeyin aydınlandığını, yeryüzündeki bütün güzelliklerin ortaya çıktığını görür. Böylece yeryüzündeki güzellikleri ve harikulade olarak yaratılmış varlıkları düşünürek Allah (c.c)’ın birliğini ve sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğini anlar.

Allah (c.c), geceyi de insanlara bir nimet olarak bir dinlenme vakti kılmıştır. Böylece insanlar gündüzün yorgunluğunu gece dinlerek üzerlerinden atarlar.

Allah (c.c)’ın yaratmış olduğu güneş ve ay ise ibadetlerin ve bir takım muamelatların yapılması için önemli birer hesab ölçüleridir. Zira bilindiği üzere, dünyanın iki çeşit hareketi vardır. Bunlardan birincisi; dünyanın kendi ekseninde dönmesidir ki bundan gece ve gündüz oluşur ve bu dönüş süresi 24 saat içerisinde gerçekleşir. Bunlardan ikincisi ise; dünyanın güneşin etrafında dönmesidir ki, bundan da dört mevsim oluşur.

 

“İşte bu, Aziz ve Alim olan (Allah)ın takdiridir.”

Allah (c.c) Aziz’dir. Çünkü bütün bunları Allah varetmiştir ve hiçkimse O’nun bu varetmesini engelleyemez, O’na karşı çıkamaz.

Allah (c.c) Alim’dir: Çünkü Allah (c.c) ne yaratacağını ve neyi niçin yaratacağını çok iyi bilendir.

Allah (c.c)’ın yaratmış olduğu gece, gündüz, güneş ve ay gibi varlıklar, O’nun hikmetiyle, dilemesi ve kaderiyle olmuşlardır.

Allah (c.c) bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki biz herşeyi (önceden tesbit edilmiş) bir kaderle yarattık.” 

(Kamer: 49)

Allah (c.c), Kur’an’da gece, gündüz, güneş ve ay gibi yaratıkların yaratılmasını zikrettikten sonra, ayetleri çoğunlukla “Aziz’dir, Alim’dir” ile bitirmektedir.

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki bu varlıklar, insanların, duyu organlarıyla şahit oldukları yaratılmış en büyük varlıklardır. Bunları da yaratan Allah (c.c) olduğuna göre, gerek bunlara gerekse bunlardan daha küçük hiçbir yaratılmışa asla ibadet etmemek, onları ilah edinmemek gerekir. Çünkü yaratılmış olanlar, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar Allah dilemedikçe zarar da, fayda da veremezler. Onlar bile hayatlarını devam ettirmek için Allah (c.c)’a ve Allah (c.c)’ın kendileri için yarattığı vesilelere muhtaçtırlar. O halde muhtaç olan, noksan sıfatlara sahip olan, insan dahil hiçbir varlık ilah olamaz. İlah olmayan varlıklara dua ederek, onlardan yardım bekleyerek, onların hükmünü dinleyerek ve diğer ibadet şekillerini onlara yaparak kulluk edenler gerçekten nefislerine yazık etmiş kimselerdir.

Allah bu tür ayetleriyle, rububiyetini tasdik ettirip, uluhiyetinin sağlanmasını istemektedir.

97) YILDIZLARIN YARATILMASININ HİKMETİ

 

97 – Ve O, kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınınız diye sizin için yıldızları varedendir. Bilen bir kavim için ayetleri (işte böylece) açıkladık.

 

Allah (c.c) bu ayette varlığını ve birliğini isbat eden başka bir delil olarak yıldızları zikretmekte ve yıldızların yaratılmasındaki hikmeti açıklamaktadır.

 

“Ve O, kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınınız diye sizin için yıldızları varedendir.”

Allah (c.c) yıldızları, insanların faydası için yaratmıştır. Çünkü yıldızlar, insanların yolculukta geceleyin yollarını bulmaları için bir alamettir. Bu alametleri kullanarak yolculuk esnasında kaybolmadan yollarını ve yönlerini rahatça tesbit ederler.

Allah (c.c) milyonlarca veya daha fazla sayıda yıldız yaratmıştır. Fakat insanlar, çok az sayıda yıldızı keşfedebilmişlerdir.

Yıldızların varlığı ve mükemmel bir düzen içerisinde bulunmaları da Allah (c.c)’ın birliğini ve varlığını ve de sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğini gösteren birer delildir.

 

Yıldızların Yaratılmasındaki Diğer Hikmetler:

Allah (c.c) bu ayette yıldızları insanların faydasına yarattığını haber vermiş, insanlara olan faydasından bir tanesini bu ayette zikretmiştir.

Bu ise; insanların kara veya deniz yolculuğunda geceleyin yollarını bulmaları için bir alamet olmaları, böylece yolculuk esnasında kaybolmadan yollarını ve yönlerini rahatça tesbit edebilmeleridir.

Yıldızların bu ayette zikredilenden başka şu faydaları da vardır:

1 – Yıldız ve diğer gezegenler göğü süsleyen birer süstür.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Muhakkak biz dünya semasını yıldızların süsüyle süsledik.”    (Saffat: 6)

2 – Yıldızlar şeytanları taşlamak için kullanılır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Elbette biz dünya semasını kandillerle süsledik. Ve onları şeytanlar için bir taşlama kıldık. Onlar için tutuşturulmuş azabı hazırladık.”      (Mülk: 5)

Katade (r.a) yıldızların yaratılış hikmetleriyle alakalı olarak şöyle dedi:

“Kim yıldızlar hakkında Allah (c.c)’ın zikrettiği üç şeyden başka birşey düşünürse hata yapmıştır ve Allah (c.c)’a yalan isnad etmiştir. Çünkü Allah (c.c) yıldızları gökleri süslemek, şeytanları taşlamak ve karanlıkta karada ve denizde yol gösterici olarak yarattığını bildirmiştir.”

(Buhari, Abdurrezzak, Abd b. Hamid, İbni Cerir, İbni Münzir)

Allah (c.c) yıldızları işte bu hikmetlerle yarattığını bizlere haber vermiştir. Bu sebeble yıldız ve gezegenler hakkında düşünülmesi insanı Allah’ın varlığına ve birliğine ulaşmaya sevkeder.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“O kimseler ki, Allah’ı; ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. (Derler ki:) “Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni (her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederek) tesbih ederiz. Sen, bizi ateş azabından koru!”

(Ali İmran: 191)

 

“Bilen bir kavim için ayetleri (işte böylece) açıkladık.”

 Allah (c.c) bu ayeti “bilen bir kavim için” sözleriyle bitirmiştir. Çünkü göklerde bulunan yıldız ve gezegenlerde çok ince bir nizam bulunmaktadır. Bu ince nizamı bilen, düşünen kimseler, Allah (c.c)’ın herşeye kadir olduğunu bilir ve dolayısıyla ibadeti de yalnız O’nun hakettiğini rahatlıkla anlarlar.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyurmaktadır:

“İşte bilen bir kavme, kainata bakarak bu varlıkların azametini ve inceliğini düşünsünler ve böylece sadece Allah’a ibadet etsinler, O’nu gereği gibi birlesinler diye kainatın yaratılmasıyla ilgili yaratılış mucizelerini ve Kur’an ayetlerini açıkladık.

Bu ayetleri gereği gibi düşünen kimseler, Allah’ın güç ve kudretinin büyüklüğünü, sadece O’na ibadet edilmesi ve O’na ibadette hiçbirşeyi ortak koşmamak gerektiğini elbette çok iyi anlarlar. Allah’ın azametini ancak ilim sahibi olan, akıllarını kullanan ve yaratılan varlıklar hakkında düşünen kimseler çok iyi anlar ve ibret alırlar. Yine onlar, Muhammed’in getirdiği ayetlerin de Allah’tan olduğunu, Muhammed’in kendiliğinden hiçbirşey getirmediğini çok iyi anlarlar ve hiç tereddüt etmeden ona tabi olurlar,  şirkin her türünden uzak dururlar.”

Yani, "Bir Allah'ın bulunduğunu ve başka hiçbir şeyin Allah'ın sıfatlarına ve bu tür güçlere sahip olmadığını kesinkes ortaya koyan ayetlerini açıkladık; bu yüzden, hiçbir şey Allah'a ait haklardan herhangi birini edinmeye lâyık değildir. Ne ki, ilimden yoksun olanlar bu ayetlerle gerçekliğe ulaşamazlar, ancak tabiattaki olguları akılla gözleyenler en değerli serveti elde edebilirler.

 

98) İNSANLAR BİR TEK NEFİSTEN YARATILMIŞTIR

 

98 – Ve O, sizi bir tek nefisten meydana getirendir. (Sizin için) bir yerleşme yeri, bir emanet (olarak konuluş) yeri vardır. İnce düşünen bir toplum için ayetleri böylece açıkladık.

 

Allah (c.c), gece, gündüz, güneş ay, yerler ve gökleri yaratanın kendisi olduğunu önceki ayetlerde bildirdikten sonra bu ayette insanın yaratılmasıyla ilgili gerçekleri anlatmaktadır.

 

“Ve O, sizi bir tek nefisten meydana getirendir.”

Allah (c.c) bu ayette insanın bir tek nefisten yaratıldığını haber veriyor.

Buradaki “bir tek nefisten” ibaresinden kasıt; Adem (a.s)’dir. Çünkü Adem (a.s), yaratılan ilk insandır. Havva (a.s) dahil bütün beşer ondan türemiştir.

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve o ikisinden bir çok erkek ve kadınlar üreten Rabbiniz’den sakının.”   (Nisa: 1)

Bütün insanların bir tek nefisten yaratılması Allah (c.c)’ ın kudretini, ilmini, hikmetini ve birliğini gösterir. Nasıl ki her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten O ise, ibadet edilmesi gereken yüce varlık da sadece O’dur.

Allah (c.c)’ın insanları bir tek nefisten yarattığını söylemesi, insanların asıllarının bir olduğunu, aralarında herhangi bir fark olmadığını göstermektedir. İnsanların arasındaki tek fark, takva farkıdır.

Bu ayet bütün insanların birbirleriyle akraba olduklarını, birbirleriyle tartışmamaları gerektiğini, birbirleriyle iyi geçinmelerini ve birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğini, özellikle de kardeş olan kimselerin birbirlerine iyi muamelede bulunmaları ve birbirleriyle çarpışmamaları gerektiğini göstermektedir.

 

“(Sizin için) bir yerleşme yeri…”

Allah (c.c) insanları bir tek nefisten yarattığını haber verdikten sonra ayetin bu kısmında insanın nasıl çoğaldığını haber vermektedir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Sizin için rahimlerde veya yeryüzünde kalacağınız bir yerleşme yeri vardır.”

Allah (c.c) başka ayetlerde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde belirli bir zamana kadar, sizin için rızkınızı elde edeceğiniz bir yerleşme yeri vardır.”   (Bakara: 36) 

“Yeryüzünde belirli bir zamana kadar, sizin için rızkınızı elde edeceğiniz bir yerleşme yeri vardır.”  (A’raf: 24)

 

“Bir emanet (olarak konuluş) yeri vardır.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Sizler için erkeklerin sulbünde veya yeryüzünde ölünceye kadar ya da yer altından dirilinceye kadar emanet olarak yani, geçici olarak kalacağınız bir yer vardır.”

Bu ayetteki “yerleşme yeri” ve “emanet yeri”nden kastın ne olduğu konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir.

İbni Mes’ud’un bir görüşüne ve İbni Abbas, Mücahid, Katade ve başkalarına göre “yerleşme yeri”nden kasıt; rahimler,  “emanet yeri”nden kasıt; erkeklerin sulbudür. Bu görüş daha kuvvetlidir.

Bazı alimler ise bunun tam tersini söylemişlerdir.

İbni Mes’ud’un diğer bir görüşüne ve başka alimlere göre “yerleşme yeri”nden kasıt; yeryüzüdür. “Emanet yeri” nden kasıt ise; ölümdür.

 

 “İnce düşünen bir toplum için ayetleri böylece açıkladık.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“İşte ayetlerimizi böylece değişik şekillerde açıklıyoruz ki, bu ayetleri anlayabilecek, onları kavrayabilecek, onlardan ibret alacak insanlar irademiz, ilmimiz, hikmetimiz ve rahmetimizi çok iyi öğrensinler ve bu bilginin gereğiyle amel etsinler.”

Allah (c.c), güneşi, ayı, yıldızları zikrettiği ayeti; “Bilen bir kavim için ayetleri (işte böylece) açıkladık.”, Adem oğullarını zikrettiği bu ayeti ise; “İnce düşünen bir toplum için ayetleri böylece açıkladık.” şeklindeki ifadelerle bitirmiştir. Çünkü beşerin bir tek nefisten yaratılması, sonra o nefisten değişik insanların yaratılması, ince bir düşünce ve derin bir anlayışı gerektirir. İşte fıkhın manası budur. Fıkıh; ince anlayış, demektir. “Kavmun yefkahun” ise; ince anlayış sahibi kimseler demektir.

Fakat yıldızların yerlerini belirlemek ve onları kullanarak, karanlıklıkta gerek karada ve gerekse denizde yolu bulmak ince anlayışa bağlı değildir. Bu konuda sadece bilgiye, ilme ihtiyaç vardır. Bu sebeble yıldızlardan istifade etmek için biraz bilgi sahibi olmak ve yıldızları izlemek yeterlidir ve bunlarla ilgili bilgiyi öğrenmek dikkatle bakılarak elde edilir. İnsanın yaratılışı ise böyle değildir.  İnsanın bir tek insandan yaratılmış olmasının hikmeti ilimle bilinemez. Bu konuda ancak ince anlayış gereklidir ve ancak ince anlayış sahibi olan kimseler insanın yaratılışıyla ilgili hikmeti kavrayabilirler.

Yani, "Allah tüm insanlığı tek bir insandan, ilk insan Adem'den yaratmıştır."

Yani, "Anlayış sahibi olanlar insanlığın yaratılışında ve doğumdan ölümüne insan hayatının çeşitli aşamalarında erkeğe ve kadına biçilen farklı fonksiyonlarda gerçekliğin ayetlerini bulabilirler. Fakat, hayvanlar gibi yaşayıp, bedensel tutkuları peşinde koşanlar bu ayetlerde görmeye değer birşey bulamazlar.

 

99) GÖKTEN İNDİRİLEN SU İLE VERİLEN NİMETLER

 

99 – Ve O, gökten su indirendir. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık.  Ondan bir yeşillik çıkardık ki, ondan birbiri üzerine kümelenmiş taneler, hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları; (bir kısmı) birbirine benzeyen ve (bir kısmı da) benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkarırız. Öyleyse meyve verdiğinde ve olgunlaştığında (bütün bu bitkilerin) meyvesine bir bakın! Muhakkak ki iman eden bir kavim için (bütün) bunlarda ayetler vardır.

 

Allah (c.c) önceki ayette insanın yaratılışıyla ilgili inceliği anlattıktan sonra bu ayette de gökten yağmur indirirek yerde bitkiler yaratmasıyla ilgili mucizelerini haber vermektedir.

 

“Ve O, gökten su indirendir. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Şunu iyice biliniz ki: Kudreti ve hikmetiyle gökten su indirip, bu su ile sizlere ve diğer canlılara rızık olmak üzere yerden bitki çıkaran Allah’tır. Böylece sizler ve tüm canlılar Allah’ın sizler için bir hayat kaynağı kıldığı su vesilesiyle şekil ve tat bakımından değişik değişik olan ürünlerden istifade edersiniz.”

Allah (c.c) bu ayetin benzeri olarak başka ayetlerde şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde (birbirine) komşulukları olan kıtalar ve üzüm bağlarından, ekinlerden, çatallı ve çatalsız hurmalıklardan bir tek su ile sulanan bahçeler vardır. Ve biz onların bazısını ürünlerinde bazına üstün kıldık. Muhakkak ki akleden bir kavim için bunda ayetler vardır.”  (Ra’d: 4)

“Her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya: 30)

 

“Ondan bir yeşillik çıkardık ki, ondan birbiri üzerine kümelenmiş taneler…”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Yeryüzüne indirdiğimiz o su ile gerek ağaçtan ve gerekse bitkiden olan her türlü yeşilliği çıkardık. Sonra da bu ağaç ve bitkilerden tane ve ürünler meydana getirdik. Buğday gibi taneleri üstüste kümemelenmiş bitkiler yarattık.”

Allah (c.c) ayetin bu bölümünde gövdesi olmayan bir nebat türünü vasfediyor. Bu ise; yerde biten buğday gibi bitkilerdir.

 

“Hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar…”

Allah (c.c) ayetin öneki kısmında gövdesi olmayan bir bitkiyi zikretmişti. Ayetin bu kısmında ise gövdesi olan bir bitkiden, hurma ağacından bahsetmektedir.

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Hurma ağacı bitkisinden, insanların kolaylıkla alabilecekleri ürünler çıkarıyoruz.”

 

“Üzüm bağları; (bir kısmı) birbirine benzeyen ve (bir kısmı da) benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkarırız.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında üzüm bağları ve birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri yarattığını haber veriyor.

Bu ayetteki “birbirine benzeyen”den kasıt; yaprakları birbirine benzeyen, fakat ürün ve şekil bakımından birbirine benzemeyen ürünlerdir.

Bütün bunların hepsi Allah (c.c)’ın kudretini gösteren birer alamettir.

 

“Öyleyse meyve verdiğinde ve olgunlaştığında (bütün bu bitkilerin) meyvesine bir bakın!”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Ağaçların ve bitkilerin meyvelerine dikkatle ve düşünerek bakın! Öyle dikkatle bakın ki, onun nasıl kuru bir halde iken, her biri ayrı tat, şekil ve renkte olan içi suyla dolu bir ürüne dönüştüğünü düşünün. Böylece ürünleri birbirleriyle mukayese edin ve herşeyi yoktan vareden Allah’ın kudretini düşünün.”

Allah (c.c), insanlara nimetlerini çok güzel bir şekilde sunmuştur. Öyle ki ağaçlarda ve toprağın hemen üzerinde yetişen bitkilerde değişik renk, şekil, tad ve kokulara sahib olan ürünler yaratmıştır.

 

“Muhakkak ki iman eden bir kavim için (bütün) bunlarda ayetler vardır.”

Allah (c.c) bu ayeti şu şekilde bitiriyor:

“Ey insanlar! Sizlerden bu bitkilere dikkatle bakarak düşünmezi istedim. Zira Allah’ın bu bitkileri ve bu bitkilerden değişik değişik ürünleri yaratması O’nun kemal kudretini, hikmetini ve rahmetini gösteren ayrı ayrı birer delildir. İşte bu delillerden ancak Allah’ın birliğine inanan, rasulüne bağlanan mü’minler istifade ederler ve ibret alırlar.”

Allah (c.c) bu ayette; hurma ağacı, üzüm ağacı, zeytin ağacı ve nar ağacı olmak üzere dört tür ağaç zikretmiştir. Bu ağaçları zikretmeden önce de bitkiyi zikretmiştir. Bunun sebebi; bitkinin besin, ağaçların meyve veriyor olmasıdır. Zira besin, insan için meyveden önce gelir. İşte bu sebeble Allah (c.c) bitkiyi ağaçtan önce zikretmiştir.

Allah (c.c) bu ayette ağaçları zikrederken ilk olarak hurma ağacını zikretmiştir. Çünkü hurma, araplar için en önemli bir besin kaynağıdır. Hurmadan sonra üzümü zikretmiştir, çünkü üzüm, en değerli ve en faydalı meyvedir. Üzümden, daha ilk çıktığı andan itibaren istifade edilir.

100) CİNLERİN ALLAH (C.C)’A ORTAK KILINMASI

 

100 – Onlar, cinleri Allah’a ortaklar yaptılar. (Oysa) onları da O, yaratmıştır. (Üstelik) O’na ilimsizce oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O, onların vasıflandırdıklarından münezzeh ve yücedir.

 

Allah (c.c), önceki ayetlerde uluhiyyetini, kudretinin kemalini ve rahmetini isbat eden delilleri sunmuştu. Bu ayette ise Allah (c.c)’a ibadette cinleri ortak koşan, O’na oğul ve kızlar isnad ederek iftira eden kimselerden bahsetmektedir.

 

“Onlar, cinleri Allah’a ortaklar yaptılar. (Oysa) onları da O, yaratmıştır. ”

Allah (c.c) bu ayette, Allah (c.c)’la beraber cinlere veya başka varlıklara ibadet eden arap müşriklerine ve onlar gibi olan tüm müşriklere bir reddiye yapmaktadır. Çünkü arap müşrikleri Allah (c.c)’ın varlığına inanmakla birlikte cinlere ibadet ediyorlardı. Zaten bu kimselerin putlara tapmalarının sebebi de kafir cinlere itaat etmeleriydi.

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak başka ayetlerde şöyle buyuruyor:

“Onlar, O’ndan başka ancak dişileri çağırırlar.  Oysa onlar, ancak inatçı şeytandan başkasını çağırmazlar. Allah onu lanetledi ve o (şeytan) dedi ki: “Muhakkak ki kullarından belirli bir pay edineceğim. Onları mutlaka saptıracağım ve muhakkak onları kuruntulara düşüreceğim ve muhakkak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve muhakkak onlara Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim.  Öyleyse her kim şeytanı Allah’dan başka bir veli edinirse çok açık bir şekilde hüsrana uğramıştır. (Şeytan) onlara söz verir ve onları kuruntulara düşürür. Oysa şeytanın onlara söz vermesi ancak bir aldatmacadır.”    (Nisa: 117-120)

Allah (c.c) ayette şöyle buyuruyor:

“Arap müşrikleri, kafir cinlere itaat ederek  onları ibadette Allah’a ortaklar kıldılar ve Allah’la birlikte onlara tapındılar. Böylece Allah’a karşı gelmiş oldular. Oysa, onların tapınmakta oldukları cinleri de yaratan Allah’tır. O halde nasıl oluyorda herşeyi yaratan Allah’a, O’nun yaratmış olduğu varlıkları eş koşuyor, onlara ibadet ediyorlar!”

Allah (c.c) başka ayetlerde şöyle buyuyor:

“De ki: “Yontmakta olduğunuz şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Oysa sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı.”    (Saffat: 95-96)

Allah (c.c) herşeyi yaratan, yüce Rab’dir. O’nun dışındaki herşey sonradan icad edilmiştir. Sonradan icad edilen herşeyin, muhakkak bir yaratıcısı vardır. O yaratıcı ise Allah’tır. Bu sebeble ibadetleri hakeden de sadece O’dur. Zira, ibadet edilmeye ve emirlerine boyun eğilmeye layık olan sadece, herşeyin yaratıcısı yüce zattır. Ancak ibadetler Allah’a yapıldığında gereği gibi birlenmiş, tevhid edilmiş olur. Fakat, yaratılmışlar O’na ibadette ortak kılındığında en büyük cehalet, zulüm ve iftira meydana gelmiş olur.

 

“(Üstelik) O’na ilimsizce oğullar ve kızlar yakıştırdılar.”

Arap müşrikleri, o kadar cahil kimseler ki, bu cahillikleri ve ahmaklıkları sebebiyle Allah (c.c)’a oğul ve kızlar isnad ettiler. Meleklerin, Allah (c.c)’ın kızları olduğunu söylediler. Yahudiler de Uzeyr (a.s)’in Allah (c.c)’ın oğlu, hristiyanlar ise İsa (a.s)’nın Allah (c.c)’ın oğlu olduğunu söylediler.

Bu müşrik ve kafirler, gerçekten çok cahil ve bilgisiz kimselerdir. Çünkü onlar Allah (c.c) hakkında, büyüklüğünü kendilerinin bile kavrayamadıkları çok kötü şeyler söylemişlerdir. Şayet Allah (c.c)’a oğul veya kız isnad etmenin ne kadar büyük bir iftira olduğunu ve bu şekilde Allah (c.c)’a eksik sıfatlar izafe etmenin ne kadar kötü bir hakaret olduğunu bilselerdi bunu yapmazlardı. Fakat onlar, söyledikleri sözlerin ne manaya geldiğini gerçekten bilmiyor ve sonucunu düşünmüyorlardı.

 

“O, onların vasıflandırdıklarından münezzeh ve yücedir.”

Allah (c.c), o kafir ve müşriklerin Allah (c.c)’a nisbet ettikleri eksik sıfatlardan, oğullar veya kızlar edinmekten münezzeh ve yücedir. Herşeyin sahibi ve yaratıcısı yalnız O’dur. Kullar üzerinde tasarruf hakkına sahib olan da O’dur. O’nun benzeri hiçbirşey yoktur. Bu sebeble ibadet edilmeye, övülmeye ve noksan sıfatlardan uzak tutulmaya layık olan sadece O’dur.

 

şriklerin Sınıflandırılması:

şrikleri, inanç ve tapındıkları varlıklar bakımından bazı guruplara ayırmak mümkündür.

1 – Putlara tapanlar: Bu kimseler; Allah’a yaklaşmak için putlara ibadet edenlerdir. Onlar putlara ibadet ederken putların yaratma, kainatı varetme, rızık verme, öldürme, diriltme konusunda etkileri olduğuna inanarak ibadet etmiyorlardı. Onlar putlara sadece kendilerini Allah (c.c)’a yaklaştırmaları için ibadet ediyorlardı. Bunlar; arap müşrikleridir.

2 – Gezegenlere ve yıldızlara tapanlar:  İbrahim (a.s) zamanında bunlara tapınma olayı oldukça yaygındı. Bu gibi müşriklere göre Allah kendilerinden daha düşük yapıda olan alemi yönetmeleri için gezegenlere yetki vermiştir.

3 – İki ilaha tapanlar: Bunlar; Esseneviyye veya Mecus taifeleridir. Bu müşrikler; alem için biri hayır, diğeri şer ilahı olmak üzere iki ilahın olduğuna inanırlar.

4 – Bütün çağlarda ve zamanımızda da bulunan müşrikler: Bunlar Allah (c.c)’ın varlığına ve herşeyi yarattığına inanmalarına, ibadetlerden bazılarını yapmalarına rağmen hayatlarını düzenleyen kanunları Allah (c.c)’tan değil, kendileri gibi birer yaratılmış olan beşerden alırlar.

Yani, bu açık ayetlere rağmen bazıları kendi hayal ve vehimlerinin ürünü bir takım gizli varlıkları O'na ortak tanımaktadırlar. Bilgisizliklerinde bu varlıklara kâinatın yönetimine ve insanın kaderinde güç ve görev verecek kadar ileri gittiler. Sözgelimi, birini yağmur tanrısı, diğerini bitki tanrısı, bir başkasını servet tanrıçası ve yine bir başkasını da hastalık ve bunlar gibi saçma tanrılar yaptılar. Böylesi tanrılar, dünyanın tüm müşrik toplumlarının çeşitli adlar altında yarattıkları hayali tanrılardır.

 

101) ALLAH EŞ VE ÇOCUKTAN MÜNEZZEHTİR

 

101 – (Allah) Gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Herşeyi O, yaratmıştır ve O, herşeyi bilendir.

 

Allah (c.c) bu ayette, yine gücünü ve kudretini isbat ederek eş ve çocuktan münezzeh olduğunu gözler önüne sermektedir.

 

(Allah) Gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir?”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Gökleri ve yeri örneksiz, hiç yoktan yaratan zatın nasıl olur da oğlu veya eşi olabilir? Çünkü çocuk, ancak birbirine uygun olan yani, aynı türden olan iki varlığın birleşmesiyle meydana gelir. Allah’a benzer hiçbir varlık yoktur. Çünkü herşeyi O, yaratmıştır. O, eş ve oğul edinmekten münezzehtir. Zira oğul ve eş; fani olan, yok olacak varlıkların zürriyetlerini devam ettirmek için ihtiyaç duydukları kendilerine uygun, aynı türden varlıklardır. Allah, başlangıcı ve sonu olmayandır. Böyle noksan şeylere ihtiyacı yoktur. O, tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve yücedir.”

 

“Herşeyi O, yaratmıştır.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Herşeyi yaratan Allah’tır ve herşeyi bir hiçten yaratmıştır. Allah doğmamıştır. Kendi zatıyla vardır. O yüce isim ve sıfatların sahibidir. Yaratılmış olan herşeyin sahibi de O’dur. Gökleri, yeri ve bunların içindekileri de benzersiz olarak O yaratmıştır. Bu sebeble herşeyi en ince ayrıntısına kadar en iyi bir şekilde bilir. İşte bu sıfatlara sahib yüce zatın bir eşe, bir oğula asla ihtiyacı yoktur. O, oğul ve eş edinmekten münezzeh ve yücedir. Bütün bunlara rağmen her kim Allah’a oğul  ve eş isnad ederse o kimse insanların en büyük cahilidir ve Allah’a karşı çok büyük bir iftira atmıştır.”

Allah (c.c), kendisine oğul isnad edenler hakkında başka ayetlerde şöyle buyuruyor:

“Yahudiler: “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar ise: “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur” dediler. İşte bu onların ağızlarıyla söyledikleridir. Onlar, önceki inkar eden kimselerin sözünü taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da çevriliyorlar.”  (Tevbe: 30)

“Ve dediler ki: “Rahman çocuk edindi.” Gerçekte siz çok çirkin birşey ileri sürdünüz. Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktı. Rahmana çocuk isnad etmelerinden (bunlar olacaktı). Oysa Rahmana çocuk edinmek yaraşmaz. Zira göklerde ve yerde olan herkes, Rahmana ancak kul olarak gelecektir. O, onların hepsini kuşatmış ve sayı olarak saymıştır. Ve onların hepsi kıyamet gününde O’na yapayalnız geleceklerdir.” (Meryem: 88-95)

 

“ve O, herşeyi bilendir.”

Allah (c.c), herşeyi en ince ayrıntısına kadar, gizlisi ve aşikarıyla bilir. O’ndan başka O’nun gibi ilim sahibi olan hiç kimse yoktur.

Allah (c.c) şayet bir eş veya oğul edinmiş olsaydı bunu ilk bilen kendisi olurdu ve bunu kullarına da bildirirdi. Fakat Allah (c.c) hakkında bu şekilde söylemek O’na en büyük iftirayı atmak ve yalan isnad etmektir. Böyle bir iddia sahibinin iddiasını destekleyen ne akli ne de nakli deliller vardır. Bilakis gerek akli deliller, gerek sahih akıl ve gerekse selim fıtrat Allah (c.c)’ın oğul ve eş edinmesinin imkansız olduğunu, O’nun böyle vasıflandırmalardan münezzeh ve yüce olduğunu ortaya koyar.

102) ALLAH’TAN BAŞKA İBADETE LAYIK İLAH YOKTUR

 

102 – İşte O, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır. Öyleyse (sadece) O’na ibadet edin. O, herşeye vekildir.

 

Allah (c.c) önceki ayette eş ve oğul edinmediğini, bu gibi vasıflandırmalardan münezzeh ve yüce olduğunu haber verdikten sonra bu ayette de ibadete layık olan gerçek ilahın sadece kendisi olduğunu ilan etmektedir.

 

“İşte O, Rabbiniz olan Allah’tır.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Sizin gerçek rabbiniz herşeyi en ince ayrıntısına kadar gizlisi ve aşikarıyla bilen, oğlu ve eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmayan, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce olan Allah’tır.”

 

“O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır. Öyleyse (sadece) O’na ibadet edin.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Allah, sizin gerçek ilahınızdır. Sizin gerçek rabbiniz olan Allah’tan başka ibadete layık hiçbir varlık yoktur. Herşeyi O, yaratmıştır. Bu sebeble ibadetleri hakeden de yalnızca O’dur. Öyleyse sadece O’na ibadet edin ve ibadette O’nun dışındaki yaratılmışları O’na ortak koşmayın. O’nu layık olmadığı eş ve oğul edinmek gibi sıfatlarla vasıflandırmayın, şirkin her çeşidinden uzak durun. Yalnızca O’nun emirlerine boyun eğin, hayatınızı O’nun rasulünün getirdiği prensiblere göre düzenleyin. Dede ve babalarınızı taklid ederek veya heva ve hevesinize uyarak Allah’a noksan sıfatlar izafe etmeyin. Hiçbir delile dayanmaksızın O’ na iftira etmeyin. Hayatınızı düzenleyeceğiniz kanunları sadece O’nun kitabından ve rasulünün size bildirdiklerinden alın. Bu, O’na ibadet etmenin bir gereğidir. Çünkü O, ibadeti hakeden gerçek ilahtır. Bu sebeble yaşantınızı sadece O’nun gösterdiği yönde düzenlemelisiniz. Şayet O’ nun kanunlarına uymaz, emirlerini dinlemez ve rasulünün gösterdiği yola uymazsanız, her ne kadar Allah’ın varlığına inandığınızı söyleseniz, namaz kılsanız, oruç tutsanız ve bunlar gibi daha nice amelleri yerine getirseniz de O’na gerçek manada iman etmiş muvahhid ve müslüman kimselerden olamazsınız. Zira Allah’tan başkalarının kanunlarına itaat ettiğiniz ve hayatınızı o kanunlara göre düzenlediğiniz için Allah’a ortak koşan müşrik kimselerden olursunuz. Böylece dünyada ileri sürmüş olduğunuz müslüman ve muvahhid olma iddianız Allah katında sizlere hiçbir fayda vermez. Bunu çok iyi biliniz ve bir an önce gerçek rabbinize yönelerek bütün ibadetleri sadece O’na yapınız.”

 

“O, herşeye vekildir.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Gerçek ilahınız olan Allah, herşeyi koruyan, gözeten, herkesin rızkını veren ve ihtiyaçlarını giderendir. O, hiç kimseye muhtaç değildir. Bilakis bütün yaratılmışlar O’na muhtaçtır. Allah, bütün bu sıfatların sahibi olduğuna göre ibadeti hakeden, emirlerine boyun eğilmesi gereken de sadece O’dur. Şayet O’ndan başkalarının emirlerine boyun eğer, ibadetleri onlara yaparsanız her ne kadar Allah’a iman ettiğinizi söyleseniz de Allah’a iman etmiş, O’nu gereği gibi tevhid etmiş kimselerden olamazsınız.

Sizler Allah’ın vekaleti altında yaşamaktasınız. Size rızık veren, mallar, çocuklar, eşler, yapacağınız ticaret ve sahip olduğunuz daha bir çok değerler veren sadece O’dur. Bu sebeble Allah dilemedikçe hiç kimse size bir zarar ya da bir fayda veremez, rızkınızı eksiltemez ya da artıramaz, malınıza, çocuklarınıza, eşlerinize, ticaretinize ve sahip olduğunuz başka değerlerinize bir zarar ya da fayda veremez.

O halde; “öldürülürüz”, “hapsediliriz”, “işkenceye uğrarız”, “sakat kalırız”, “aç kalırız”, “dara düşeriz”, “çocuğum, ailem, malım ne olacak?” gibi bir takım şeytani vesveselerle korkuya kapılarak sakın Rabbinizin sizler için tayin etmiş olduğu yolun, şeriatin dışına çıkmayın, bu yol üzere sabit kalmak için elinizden geleni yapın, gerektiğinde sahip olduğunuz her şeyi bu yolda feda edin. Zira size değer kazandıracak şey, ancak bu yol üzere sabit kalmanız, bu yolda can vermenizdir. Sakın korkmayın, şeytan kalbinize korku salmasın, Allah dilemedikçe kimse size dokunamaz, çünkü, Allah size vekildir. Şayet şeytan sizi bir takım vesveselerle korkutursa, hemen Rabbinizi aklınıza getirin. Yalnız O’na sığının ve ihlasla O’ndan yardım isteyin. O mutlaka size yardım eder. O’nun yardımını dünyada da ahirette de mutlaka görürsünüz. Çünkü o sizlere vekildir. İşlerinizi O düzenler. Çünkü O, sizin yegane dostunuzdur.”

103) GÖZLER ALLAH (C.C)’I İDRAK EDEMEZLER

 

103 – Gözler O’nu idrak edemez, O (ise) gözleri idrak eder. O, Latif’tir, Habir’dir.

 

Allah (c.c) kendisinin gerçek ilah olduğunu, bütün ibadetlerin sadece kendisine yapılması gerektiğini ve herşey üzerine vekil olduğunu önceki ayette haber verdikten sonra bu ayette, hiçbir gözün kendisini idrak edemeyeceğini, fakat kendisinin herşeyi idrak ettiğini haber vermektedir.

 

 “Gözler O’nu idrak edemez, O (ise) gözleri idrak eder.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Yaratılmışların gözleri, Allah’ın mahiyetine ulaşmaya, O’nu idrak etmeye, O’nu ihata etmeye muktedir değildir. Çünkü Allah, sınırdan ve yerden münezzeh ve yücedir. O, ezelidir, sonradan olmuş bir varlık değildir. İşte bu sebeble Allah, yarattıklarının gözlerini en ince ayrıntısıyla bilir. Zira hiçbirşey O’na gizli değildir. O, herşeyi görür, herşeyden haberdardır.”

 

“O, Latif’tir, Habir’dir.”

Allah (c.c) Latiftir. Zira O, herşeyi en incesiyle bilendir.

Allah (c.c) Habir’dir. Zira hiçbirşey O’na gizli değildir. Hiçbirşey O’nu idrak edemez, fakat O herşeyi idrak eder.

   

Ayetle İlgili Bazı İncelikler:

1 – Sahih delillere göre mü’minler Allah (c.c)’ı cennette göreceklerdir. Bu görme, belli bir sınırla veya mesafeyle kuşatılmış bir görme değildir. Bu görme, sınırsız ve mesafesiz bir görmedir.

Mü’minlerin kıyamet gününde Allah (c.c)’ı göreceklerine dair sahih deliller vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“O gün (öyle) yüzler (var ki) ışıl ışıl parlar.  Rablerine bakıp durur(lar).” 

(Kıyamet: 22-23)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Kıyamet gününde rabbinizi tıpkı bedir gününde ayı gördüğünüz veya bulutsuz bir günde güneşi gördüğünüz gibi göreceksiniz.”

(Buhari, Müslim)

Kıyamet: 22-23 ayeti ve bu hadis; “Gözler O’nu idrak edemezler” ayetine zıd değildir. Çünkü gözlerin Allah (c.c)’ı bir sınır ve mesafeyle görememesi, Allah (c.c)’ın istediği şekilde Allah (c.c)’ı görmelerine zıd değildir. Zira gözler bir şeyi görür, fakat o gördüğü şeyleri en ince yapısıyla, teferruatına kadar idrak edemezler. Bu ise; görme ve idrakin farklı farklı şeyler olmasından ileri gelmektedir.

Bu sebeble ayetteki “idrak”ten kasıt; sadece görmek değil, O’nun mahiyetini teferruatıyla bilecek kadar görmek demektir. Kullardan hiç kimse Allah (c.c)’ı bu şekilde görme kudretine sahib değildirler.

Hasen’il Basri şöyle dedi:

“Gözler Allah (c.c)’ı dünyada idrak edemezler. Fakat cennet ehli O’nu cennette göreceklerdir. Çünkü Allah (c.c) bunu bize:

“O gün (öyle) yüzler (var ki) ışıl ışıl parlar.  Rablerine bakıp durur(lar).” (Kıyamet: 22-23) ayetinde haber vermiştir.”

(Ebu’ş Şeyh, Beyhaki)

Ayrıca bu (En’am: 104) ayet de  mü’minlerin Allah (c.c)’ı kıyamet gününde göreceklerine dair bir delildir. Çünkü eğer kıyamet gününde mü’minler Allah (c.c)’ı görmeyeceklerse o zaman kafirlerle eşit olmuş olurlar ve buna göre kafirlerin Allah (c.c)’ı görmeyeceklerini bildiren ayet gereksiz olurdu.

2 - Kafirler kıyamet gününde Allah (c.c)’ı göremeyeceklerdir.

Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Hayır. Muhakkak ki o gün onlar rablerinden mahrum kalmışlardır.”

(Mutaffifin: 15)

3 – Sahih olan görüşe göre Rasulullah (s.a.s), isra ve miraçta Allah (c.c)’ı görmemiştir. Fakat Allah (c.c)’ı kalbiyle görmüş, Cibril (a.s)’i ise gerçek şekliyle görmüştür.

104) BASİRET SAHİPLERİ

 

104 - (Doğrusu) Rabbinizden size basiretler gelmiştir. Kim (hakkı) görürse, kendi lehine, kim de kör olursa kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim.

 

Allah (c.c), herşeyi en ince ayrıntısına kadar teferruatıyla bildiğini bildirdikten sonra bu ayette kullarına, katından basiretler geldiğini haber vermektedir.

“(Doğrusu) Rabbinizden size basiretler gelmiştir.”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Rabbiniz olan Allah, sizlere gerçek tevhidi ve imanı açıklayan, Allah’ın razı olduğu amelleri haber veren ve en güzel hayat nizamını bildiren delilleri indirmiştir. Öyleyse hayatınızı bu delillere göre düzenlemeniz gerekir.”

Bu ayette geçen “basiret”; açık ayetler ve delillerdir. Basiret bir kaç manaya gelebilir. Bunlar şöyledir:

1 – Kalbin inancı.

2 – Yakinen bilinen şey.

3 – İbret.

4 – İlmi gerçekleri idrak eden kuvvet.

 

“Kim (hakkı) görürse kendi lehine, kim de kör olursa kendi aleyhinedir.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Her kim Allah katından kendisine gelen delilleri düşünür, sahih akla ve selim fıtrata uyarak o delillere tabi olursa, muhakkak bu kendi faydasına olacaktır. Her kim de kendisine apaçık delillerle hak geldiği halde onu reddeder, körü körüne baba ve dedelerine, hoca ve şeyhlerine tabi olur ve böylece heva ve hevesine uyarsa, muhakkak bu kendi zararına olacaktır.”

Allah (c.c) bu konuyla alakalı olarak başka ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

“Her kim salih amel işlerse kendi lehinedir, her kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Senin rabbin kullara zulmedici değildir.”                             (Fussilet: 46)

“Kendilerine zarar da fayda da vermeyecek Allah’ tan başkalarına ibadet ederler ve: “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz? O onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.”  (Yunus: 18)

Allah (c.c), kullarına hakkı göstermek için gerekli olan sahih aklı, selim fıtratı vermiş ve onlara delilleri açıklayan rasulleri göndermiştir. Rasullerin en sonuncusu ise Muhammed (a.s)’dir. Allah (c.c) onu son rasul olarak göndermiş ve ona bir hayat nizamı olarak da kitabı Kur’an’ı indirmiştir.

Hakka bağlanmak isteyen kimse, mutlaka son rasul Muhammed (a.s)’e ve ona indirilen Kur’an’a tabi olmalı, hayatını bu kitaba ve bu rasulün sünnetine göre şekillendirmelidir.

Fakat heva ve heveslerine uymak isteyen kimseler, Muhammed (a.s)’in risaletinin ve ona indirilen kitabın hak olduğunu apaçık bir şekilde görmelerine rağmen bu hakka tabi olmazlar. Zira böyle kimseler, şeytanın kendilerine batılı süslü gösterdiği, çeşitli bahanelerle onları haktan uzaklaştırdığı ve böylece kalplerini körelttiği kimselerdir.

Allah (c.c) bu konu hakkında bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde gezmezler mi? Böylece onların kendisiyle akledecekleri kalbleri veya kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Şu bir gerçek ki; gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.”  (Hac: 46)

Allah (c.c), hakkı apaçık bir şekilde kullarına bildirmiş ve onlara hakka uyup uymama iradesini vermiştir. Bu sebeble her kim hakkı gördüğünde ona bağlanırsa, bu onun faydasına olur ve hem dünya hem de ahirette mutlu olur. Her kim de hakkı gördüğü halde nefsine, heva ve hevesine uyar, dede ve babalarının yoluna, sapık din veya dünya adamlarının görüşüne tabi olursa bu kendisinin zararına olur ve hem dünya hem de ahirette kaybedenlerden olur. Zira bu kimse kendi isteğiyle sapık yolu seçmiştir, hiç kimse onu zorlamamıştır. Bu sebeble hakettiği cezayı görecektir.

Kullar kendi iradeleriyle hakkı ve batılı seçerler ve ahirette ona göre karşılık bulurlar.

 

“Ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim.”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed onlara de ki: Benim görevim sadece hakkı en güzel bir şekilde size tebliğ etmektir. Çünkü ben, kimsenin kalbine hidayeti sokamam. Hidayet ise ancak Allah’ın elindedir. Bu sebeble ben size bir koruyucu ya da gözetleyici değilim. Bana düşen sadece apaçık bir tebliğdir.”

Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim" ifadesinde Allah, Peygamber'i (s.a.)adına birinci şahısta konuşmaktadır. Nasıl Kur'an'da ikinci şahıs değişik yerlerdeki değişik insanları gösteriyorsa, birinci şahıs da aynı şekilde değişik yerlerdeki değişik varlıkları belirtir. Bilindiği gibi bazı yerlerde ikinci şahıs Hz. Peygamber (s.a.) veya müminler ya da Ehl-i kitap ve daha başka yerlerde, Kur'an tüm insanlığa hidayet için gönderilmiş de olsa duruma göre kâfirler, müşrikler, Kureyş, Araplar veya genelde tüm insanlıktır. Aynı şekilde, bazı yerlerde birinci şahıs Allah'ın kendisi ve daha başka yerlerde Vahy'in taşıyıcısı melek veya bir melekler grubu, ya da herbir durumda söz Allah'ın olduğu halde Peygamberler veya müminlerdir. Buradaki "Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim" cümlesinin anlamı şudur: "Benim tek görevim onu size sunmaktır. Artık, onu görmek için gözlerinizi açmanız veya bir kör gibi kapamanız size kalmıştır. Bile bile gözlerini kapayanları gözlerini açmaya zorlamak ve göremediklerini onlara göstermek benim görevim değildir."

 

105) AYETLERİN DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE AÇIKLANMASINDAKİ HİKMET

 

105 – İşte böylece biz, ayetleri değişik (üslublarla) açıklıyoruz ki (sana); “sen ders almışsın” desinler de, biz de bilen bir kavim için onu (Kur’an’ı) iyice açıklayalım

 

Allah (c.c) önceki ayette, kullarına iman etmeleri için her türlü delilleri verdiğini bildirmişti. Bu ayette ise kullarına indirdiği ayetleri, değişik değişik olarak indirmesindeki hikmeti açıklamaktadır.

 

“İşte böylece biz, ayetleri değişik (üslublarla) açıklıyoruz …”

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Biz kullarımıza; tevhidi, Allah’a ibadeti, O’na ibadette eş koşulmamasını bildiren ayetleri, hiç kimsenin Allah katında ileriye sürebileceği bir mazereti kalmasın, hak ve batıl belli olsun ve böylece helak olan bilerek helak olsun, hidayet bulan da bilerek hidayet bulsun diye açıklıyoruz.”

Allah (c.c) kullarına o kadar çok ayetler, deliller sunmuştur ki, bu ayet ve delillerin her biri Allah (c.c)’a teslim olma konusunda yeterli birer delildir.

Ama ne var ki, hakkı apaçık bir şekilde görmelerine rağmen, nefislerine ve heva ve heveslerine zıd geldiği için hakka uymak istemeyen, bilakis batılı seçen, aydınlığı terkedip karanlıkta yürüyen, doğru yoldan uzaklaşıp sapık yollara giren kimseler bu deliller karşısında teslim olmamak için yine kendilerine bir kılıf bulurlar. Böylece kendileri dışındaki insanlar da bu hakka bağlanmasınlar veya bu insanlar kendilerini kınamasınlar ve üstelik onlar gibi inkarcı birer kimseler olsunlar diye, hakkın aleyhinde sözler söylerler ve şüpheler uyandırırlar.

 

 “…ki (sana); “sen ders almışsın” desinler de…”

Allah (c.c) ayetin bu kısmında, haktan sapan ve insanları da haktan saptırmak isteyen tagutlaşmış kimselerin Kur’an hakkında söylemiş oldukları sözü nakletmektedir. Bu kimseler şöyle dediler:

“Ey Muhammed! Bu Kur’an, sana Allah tarafından indirilmedi. Bilakis bunu sana birisi öğretti ve bu konuda sana dersler verdi.”

Rasulullah (s.a.s)’ın zamanındaki müşrikler, Kur’an’ın Allah (c.c) tarafından indirilmediğini, bilakis arap olmayan ve Mekke’ye yerleşerek orada kılıç yapan ve Rasulullah (s.a.s)’ın kendisine sık sık gittiği Kays isminde hristiyan bir rumun ona öğrettiğini söylemişlerdir.

Allah (c.c) onların bu iftiralarına başka ayette şöyle reddiye yapmıştır:

“Andolsun ki biz onların: “Muhakkak ki onu kendisine bir beşer öğretiyor” dediklerini elbetteki biliyoruz. Oysa (Kur’an’ı) kendisine nisbet ettikleri kimse (nin dili) yabancıdır. Ve bu (Kur’an) ise apaçık arapça bir dildir.”  (Nahl: 103)

Her zaman ve mekandaki inkarcıların tavrı hep böyle olacaktır, hakka çağıran davetçiler de bu gibi tavırlarla hep karşılaşacaktır. Zira inkarcılar kendilerine sunulan hakka ve delillere karşı koymaya güç yetiremeyince tıpkı Rasulullah (s.a.s)’a iftira ettikleri gibi iftira atmaya başlarlar.

Rasulullah (s.a.s) dönemindeki inkarcılar, dil bakımından kuvvetli olmalarına rağmen, Allah tarafından kendilerine; “Kur'an ayetlerinin benzeri en az üç ayet getirin” diye meydan okuyunca bunu yapamadılar, fakat düşüncesizce hareket ederek Rasulullah (s.a.s)’a Kur’an’ı, arapçayı iyi bilmeyen, üstelik arap olmayan, genç ve hristiyan olan bir rumun öğrettiğini söylediler. Gerçekten bunların iddiaları çok hayret verici! Bu nasıl mümkün olur? İnsan, bilmediği, aciz olduğu birşeyi acaba öğretebilir mi? Arapçayı en fasih şekilde bilen arapların, onun benzeri en az üç ayet bile getirememelerine rağmen nasıl olurda arapçayı tam olarak bilmeyen yabancı birisi Kur’an’ı Rasulullah (s.a.s)’a öğretebilir?

Üstelik Kur’an indiği zamanda yahudi ve hristiyanların ellerindeki kitablar ve içerikleri belli idi. Bu kitabları Kur’an’la mukayese edenler, aralarındaki farkı rahatlıkla anlayabilmektedir.

İşte bu sebeble Rasulullah (s.a.s)’a yabancı birisinin Kur’an’ı öğrettiğini iddia edenler biraz akıl sahibi olsalardı bu sözlerini kesinlikle söylemezlerdi.

Ama bu kimseler öyle akılsız kimselerdir ki, ortaya attıkları şüpheleri iyi bir şekilde düşünenlerin olacağını hesaba katmazlar. Bu kimseler, ancak kendileri gibi akılsızları kandırırlar ve bu şüpheleri bir papağan gibi tekrarlayıp dururlar. Hiçbir zaman ortaya attıkları şüphelerin mantıklı olup olmadığını düşünmezler. Zira bu kimseler şunu hiç idrak edemezler: Hakka karşı atılan her şüphe, sahih aklın ve selim fıtratın karşısında dayanamaz ve hemen çürütülür. Bu gibi şüphelerden ancak cahiller ve körü körüne taklid içerisinde olanlar etkilenirler.

 

“…biz de bilen bir kavim için onu (Kur’an’ı) iyice açıklayalım.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyuruyor:

“Biz Kur’an’ı, hakkı bilip ona tabi olmak isteyen ve batılı bilip ondan uzak durmak isteyen kişilere açıklıyoruz. Çünkü hakkı açıklamak, ancak hakka bağlanmak isteyenlere fayda verir. Hakka uymak istemeyen, nefislerine uymak isteyen, körü körüne dede ve babalarına bağlananlar için yapılan açıklamalar, getirilen deliller asla fayda vermez ve etkili olmaz.”

Vahy'in sunulduğu çeşitli ifade biçimleri sahteyi gerçekten ayırmak için insanları denemeye yöneliktir. Aynı şey, Kur'an'ın benzetmelerindeki önemsiz şeyleri söz konusu ederken Bakara 26'da da belirtilmişti. Nasıl önemsiz şeylerin anılması arayıcıya gerçeği bulmada yardım ediyorsa, aynı şekilde,değişik ifade biçimleri de, bilgi sahibi olup onu kullananlara amaç ve hedefleri üzerinde derinliğine düşünme ve kendi yararlarına dersler çıkarmada yardımcı olur. Tersine, bağnaz olanlar konuya dikkat etmezler de, satırlar üzerinde düşünmeye başlarlar. Sözgelimi, bu okuma-yazma bilmez kişinin böyle olağanüstü sözleri nasıl biraraya getirebildiği konusunda tahminlerde bulunurlar. Böylece işlediği olaganüstü temalardan Kur'an'ın Allah'ın vahy'i olduğu yargısına ulaşacaklarına, her mümkün kaynağa başvurarak "bunu sen falancadan filancadan öğrenmişsin" derler. Sonra da, Kur'an'ın kaynağıyla ilgili bu sözde başarılı 'araştırmaları'nın 'ışığı'nda, onun Allah'ın kitabı olamayacağı sonucuna varırlar.

107. Bu ayetin anlamı şudur: "Sen bir bekçi gibi onların üzerinde gözcü olmak için değil, insanları mesaja çağırmak için seçilip görevlendirildin. Bu nedenle, senin tek görevin mesajı insanlara sunmak ve gerçek konusunda onları ikna etmeye çalışmaktır. Artık, gerçeği kabul veya reddetmeyi onlara bırakıyorum. Senin peygamberlik alanın içinde hiçbir bâtıla kulluk eden kalmasın diye, sen insanları gerçeği kabule zorlamak için görevlendirilmedin. Öyleyse, kendini üzme ve onların bilerek kapattıkları gözlerini açmaya çalışma. Eğer Allah hikmetiyle hiçbir bâtıla tapınmanın kalmamasını dileseydi, sana bu görevi vermezdi. Her bir insanı emrinin yalnızca tek bir sözüyle gerçeğin izleyicisi yapardı. Fakat, insanın yaratılmasındaki amaç hiçbir zaman bu değildir. Gerçek amaç, insanın Hâk'la bâtılı seçme sırasında serbest bırakılmasıdır. O kendisine gerçeğin ışığı sunulunca da artık hangisini seçecek diye denemeye tutulur. Bu durumda senin yapman gereken bizzat Doğru Yol'da yürümen ve başkalarını da ona çağırmandır. Sonra da onu kabul edenleri dost edinmen ve onları dünyaya meyleden kişilerin gözünde pek önemsiz de olsalar hiçbir şekilde terketmemen gerekir. Öte yandan, onu kabul etmeyenleri kendi hallerine terket (şerre bırak), istedikleri yere gitsinler ve böyle yapmakta ısrar etsinler."

Elmalılı Hamdi Yazır:

Meâl-i Şerifi

74- İbrahim, babası Âzer'e demişti ki: "sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum".

75- Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.

76- Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.

77- Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi.

78- Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".

79- "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".

80- Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: "Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?"

81- "Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır?

82- İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.

74Mâide Sûresinin 69. âyetinde de açıklandığı üzere "İbrahim ümmeti" (millet-i İbrâhim) olan "Haniflik" ilk önce ve bizzat Sâbie'nin karşılığı oluyordu. Sâbie ise, "ashâbı eşhâs" (şahıslara tapanlar) ve "ashâb-ı heyâkili'n-nücûm" (yıldız heykellerine tapanlar) olarak iki kısma ayrılıyor ve her ikisi de rûhâniyet taassubuna ve meleklere kulluk etme fikrine dönüşüyor ve bundan bir tarafta cisimli beşeri rûhânîlikten soyutlamakla aşağılanıyor; d iğer taraftan beşerî tağut (azgın)ların ortak koşma ve tanrılık davasına vesile yapılıyordu. Ve İbrahim aleyhisselâm bunları kırmak için gönderilmişti. Burada göreceğiz ki önce puta tapanların açık sapıklıkları, ikinci olarak yıldızlara tapanların nazarî s apıklıkları açıklanarak ve beşerin melekûte ulaşması gösterilerek Allah'ı birlemenin isbatı ile Hanifliğin esası tesbit edilmiş ve beşerî nübüvvet anlatılmıştır. Ve nihayet metafizik unsurların, melek ve şeytan gibi gizli kuvvetleri beşer ilâhı sayarak ta n rılıkta ortak eden ruhlara tapanların felsefî sapıklıklarını iptal eden tevhid delilleri açıklanmıştır.

İbrahim Aleyhisselâm'ın faziletini itiraf etmeyen millet yok gibidir. Arap müşrikleri onun evlatları ve mensubları olduklarını ikrar etmek sûretiyle üstünlüğünü itiraf ediyorlardı. Yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanlar da onu büyüklemişler ve yüksek kadrini itiraf etmişlerdir. Bu büyük mevki, böyle âlemin çoğunluğunun faziletini ve yüksek mertebesini itiraf etmesi, Hz. İbrahim Halil aleyhisselâm k a dar hiç kimseye nasib olmamıştı. "Allahım, Muhammed (s.a.v)in ve yakınlarının şereflerini daima yücelt, İbrahim ile yakınlarının şereflerini yüceltiğin gibi Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler ancak sana mahsustur". "Allah'ım, Muhammed (s.a.v)'e ve y a kınlarına bereketlerini artır, İbrahim ve yakınlarına

bereketlerini artırdığın gibi. Şüphesiz bütün hamdler ve yücelikler sana mahsustur". Bunun sebebi, "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım" (Bakara, 2/40), "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz" (Fâtiha, 1/5) âyetlerinin delaletince Rab ile kul arasındaki fıtrî sözleşmedir. İbrahim aleyhisselâm bu kulluk ahdini tutmuş ve Allah Teâlâ buna kısaca da, genişce de şahitlik etmiştir.

Kısacası iki âyettedir: Birincisi "Rabbi bir zaman İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlamıştı" (Bakara, 2/124) âyeti ki, onun kulluk ahdini tamamladığına dair bir ilâhî şahitliktir. İkincisi de "Rabb'i ona: 'islâm ol' dedi. O da: 'Âlemlerin Ra bb'ine teslim oldum' dedi" (Bakara, 2/131) âyetidir.

Tafsîle gelince: Hz. İbrahim, Allah'ın birliğini ispat ve ona ortak koşmayı yıkmak için birçok yerde, birinci olarak babasıyla "Sen putları tanrı mı ediniyorsun?" (En'âm, 6/74) ve "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 19/42) diye. İkinci olarak kavmiyle hemen yukarda meâli arzedilen En'âm Sûresinin 76-81 nci âyetlerinde geçen mücadelesi ile. Üçüncü olarak zamanının hükümdarı ile "Benim Rab'im yaşatır ve öldürür" (Bakara, 2/258) diye münazara etmiş, Dördüncü olarak kâfirler ile "Nihayet (İbrahim) onları parça parça etti, yalnız onların büyüğünü bıraktı" (Enbiyâ, 21/58) âyetinin delaletine göre putlarını kırarak, fiilî b i r şekilde tartışma yapmış, sonra kavmi "Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin" (Enbiyâ, 21/68) demişler, ateşlere atılmış. Sonra "Muhakkak ki ben rüyamda seni kestiğimi görüyorum" (Saffât, 37/102) diye Allah'ın emrine oğlunu adamış, hasılı kalbini i r fana, dilini burhana, bedenini ateşe, çocuğunu kurbana, malını misafir ve iyilik yapmaya teslim ve tahsis ederek kulluk ve sevgide kahramanlığını ispat etmiş ve sonra "Benden sonrakiler, içinde beni iyi dille anılanlardan eyle, beni Naîm cennetinin vâri s lerinden kıl, babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan biriydi, yaratılanların diriltilecekleri gün beni rezil etme, o gün ne mal, ne de oğullar fayda verir" (Şuarâ, 26/84-88) diye Rabbine yalvarmış ve niyaz eylemiş ve bundan dolayı Allah Teâlâ'nın lut u f ve ihsanı da duasına icabet etmek suretiyle isteğinin

yerine getirilmesini ve tahkikini gerektirmiştir. Arap müşrikleri de anılanın üstünlüğünü itiraf ettiklerinden dolayı onlara karşı "De ki: biz Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım?" (En'âm, 6/71) davetini ispat ve açıklama sadedinde Allah Teâlâ Hz. İbrahim'in kavmiyle olan tartışmasını ve ilâhî melekûte nâil oluşunu bir delil ve geçmişten bir örnek, bir ibret dersi olmak üzere hatırlatmakla ve işin başında puta t apıcıların apaçık sapıklıkların da hatırlatmak sûretiyle buyurmuştur ki:

Öyle de ve şunu hatırlat hani İbrahim babası Azer'e (veyahut Yakub kırâetinde "râ = "nın zammiyle okunduğuna göre, İbrahim'in babasına: "Ey Âzer!") putları bir sürü ilâh mı tutuyorsun? Muhakkak ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti. Ruh sahibi olan beşerin gerek insan heykeli olsun ve gerek yıldız ve melek heykeli farz edilsin, cansız putlara karşı alçalma ve tapınma ne açık bir sapıklıktır. İbrahi m bunu babası veya babası yerinde amcası olan Âzer'den başlayarak kavminin yüzüne vurmaktan ve onları irşad etmekten çekinmemişti.

Bu âyette Hz. İbrahim'in babasının isminin "Âzer" olduğu anlaşılıyor. Tarih kitaplarında ise Süryanice "Târah" olduğu meşhurdur. O halde Yakub ve İsrail gibi, biri isim, biri lakab olmak üzere "Âzer" ve "Târah" diye iki ismi var demektir. Râğıb "Müfredât"ında, "Âzer'in, Târah'ın Arapçalaşmışı denilmiş olduğunu da nakletmiş ise de, bunu tefsirciler hiç dikkat nazarına almamışlardır. Bu derece büyük bir değişme ile Arapçalaştırmada ucme (Arapça olmayan kelime) kokusu kalmamış olacağından kelime "hatem" gibi munsarif olmak gerekirdi. Bazıları da Âzer'in, Hârezm lugatı ve şeyh-i herim yani pek kocamış ihtiyar demek olduğunu ve b i r de bir put ismi olduğunu dahi söylemişlerdir. Bazıları da demiştir ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın babası Târah'tır, Âzer de amcasıdır. Amcaya ve dedeye de baba denilir. Nitekim Kur'ân'da Yakub'un çocuklarından hikaye edilerek "Senin tanrın ve ataların İ b rahim, İsmail ve İshak'ın tanrısı olan tek tanrıya kulluk edeceğiz" (Bakara, 2/133) buyurulmuştur. Ve Hz. İsmail, Hz. Yakub'un amcası olduğu halde baba denilmiştir, Şîa'nın tercih ettiği görüş budur. Bunlar, "Hz. İbrahim ve babası, Hz. Peygamber'in dedele r indendir. Halbuki "Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" (Şuarâ, 26/219) âyetinin delaletine göre Peygamber'in ecdadında kâfir yoktur. Âzer ise kâfirdir. Bir de bu âyetten ve bilhassa Yakub Kırâetine göre, Hz. İbrahim Âzer'e ismini söyleyerek

v e sapıklığını yüzüne vurarak hitap ettiği gösteriliyor ki babaya iyilik ve ihsan bir dinî görev olduğu halde İbrahim aleyhisselâm gibi bir büyük peygamberin babasına böyle eza ve cefa edici bir seslenişi caiz görmiyeceği açıktır. Şu halde bu iki engelley i ci karine gösterir ki Âzer, İbrahim'in gerçek manasıyla babası değildir" diyorlar. Fakat bunlar Kur'ân'n zahirine karşı zorlama ve taassubdur. Zira Hz. Peygamber'in nesebine asla sifah (ahmak, cahil, müsrif) karışmamış, hepsi nikahtan gelmiş olduğunda ter e ddüt yoksa da "secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" âyetinde sulbî hareketler mânâsı kesin olmadığı gibi, Hz. İbrahim'in tutumu da "Eğer anne ve baban seni, bilmediğin bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa, onlara itaat etme, dünya işlerin d e onlara gayet iyi davran" (Lokman, 31/15) mefhumundan haric değildir. Sonra tarih kitaplarında meşhur olan Târah isminin kaynağı nihayet yahudi ve hıristiyan haberlerine, bu da Tevrat'a dayanmış olabilir. Bu ise Kur'ân'ın Âzer şeklindeki haberine k arşı koyabilecek bir kuvveti hâiz değildir. Onlar Kur'ân üzerine değil, Kur'ân onlar üzerine koruyucu ve gözcüdür.

İbnü Cerir tefsirinde açıklandığı üzere Muhammed b. İshak demiştir ki: "Âzer, Hz. İbrahim'in babasıdır. Ve Kûfe civarında Kûsâ kasabası ahalisinden bir adam olduğu bize zikredilen haberler cümlesindendir." Ebu Hayyân tefsirinde de, "marangoz, müneccim (astrolog) ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara ve geometriye merakı olduğundan, onun yanında ilgi ve alakaya mazhar olduğunu z i kretmişlerdir. Ve Kûfe civarında Kûsâ denilen bir kasabadan idi, Mücahid böyle demiştir. Ve Hz. İbrahim de bu kasabada doğdu, denilmiş. Bundan başka Âzer'in Harran halkından olduğu da söylenmiştir" diye nakletmiştir. "Mu'cemü'l-Büldân"da Kûsâ üç yerdedir. Babil toprağında, Irak civarında, Mekke'de. Irak Kûsâ'sı ikidir: Kûsettarîk, Küserrubâ, İbrahim Aleyhisselâm'ın kabri ve doğumu buradadır. Ve bunların ikisi de Bâbil toprağındadır. Hz. İbrahim burada ateşe atılmıştır.

Şimdi, mevcut ve hayal edilen herhangi bir şeyin hayalini temsil eden, yapılmış cansız putların önünde insanlığı aşağılayan puta tapıcıların açık sapıklığı hatırlatıldıktan sonra, buna sebep olan ve heykele tapanlar denilen yıldıza tapmaların da nazarî sapıklıklarını göstermek ve bir beş e r olan Hz. İbrahim'in

Allah'ın lutfuyla bütün göklerin ve yerin hükümranlığına ulaşmasını ve bilgi sahibi olmasını, bu sayede insanlığı Allah'dan başkasına esir ve mahkum olma kaydından kurtarmakla, insanlığın yüzünü doğrudan doğruya ve yalnız Allah'a yöneltmek için Allah'ı birlemeyi ve Hanifliği nasıl ispat ettiğini ve anlattığını açıklamak için buyuruluyor ki:

75- Ve işte böyle açık bir gösterişle biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Yıldızları, Ay ve Güneş'i ile gökleri ve yeri gözüne gösterdikten başka, tümüyle bütün âlemin bir mülk, bir saltanata tabi olan bir memleket olduğunu ve bu memleketi zabt ve idare eden rablık sırlarını ve hükümranlık saltanatını kalbine bildiriyorduk. Bütün bunlar yerde bir cismanî beşer olan İbra h im'in ruhunda şekilleniyor ve tahakkuk ediyordu. İbrahim görüyordu ki yer ve zamanıyla bütün bu âlemleri toplayıp İbrahim'in nefsine indiren, maddeleri ve maneviyatıyla ona bağlayıp hepsini birden idare ve tedbir eden rabbani kudret, hepsinin sahibi ve hâ k imi bulunan, ortak ve benzeri olmayan bir tek kudretten ibarettir. Ve İbrahim, ona gökteki yıldızlardan daha uzak değildir. Yıldızların gökte birer yerleri, mevkileri varsa, yerdeki İbrahim'in, hepsinin üstünde bir şerefi vardır. Böyle bir şerefi taşıyan bir mahlukun ve onun kavminin ve hemcinsinin, o hakiki malik gerisinde herhangi bir mahluka kul, köle olup alçalması pek büyük bir sapıklık, pek tehlikeli bir küfür, bir nankörlüktür. İşte İbrahim'e bu hükümranlığı gösteriyorduk ki öyle desin, ve tam in ananlardan olsun.

76-Şu halde İbrahim ne zaman ki gece, karanlığıyla başına çöküp ortalığı örttü, o zaman bir yıldız, gezegenlerden bir yıldız görerek bu benim Rabbim ha! dedi. Evvela bir yıldızın, bir insanı terbiye edebileceğini uzak görerek etrafındakilere bir tariz yaptı. Çok geçmeden o yıldız geçip batınca, ben, batanları sevmem dedi. Bununla ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim esas olduğunu, fakat haraket etme ve batmanın tesir delili değil, yaratılmışlık, etkilenme, mahkum olma, sonr a dan yaratılmışlık ve yok olma delili olduğunu ve bundan dolayı, batanın tanrı olamayacağını ve batana sevgi göstermenin sonu boşa çıkacak bir sapıklık olduğunu ve Rabb'ın bunda etkili ve bunu hareket ettirici olan ve zevalden uzak bulunan bir yaratıcı kud r et olması gerektiğini anlattığı gibi, özellikle batma ve doğmaya dikkat nazarını çekmekle yıldızların batmalarından dolayı onların yerine putları koyanların sapıklıklarını, ve çelişkilerini de gösterdi. Zira batmalarından dolayı asıllarının yeterli olmadığını teslim ettikleri halde, o batanların yapılmış heykellerine saygı göstermek ne büyük çelişkidir.

77-Bunun ardından ne zamanki Ay'ı doğarken gördü, aynı mânâ ile bu benim rabbim ha! dedi. Bu da batınca hem rabbine olan imanını açıklayarak "bu benim rabbim" sözlerinin benimseme olmayıp, hasmı susturma ve reddetme olduğunu anlatmak, hem de, her an Rabb'ına olan ihtiyacını itiraf etmek suretiyle hidayetini nasip ettiğine teşekkür etmek için dedi ki: Hiç şüphe yok Rabb'ım bana hidayet e t mese, ben de muhakkak o sapıklar güruhundan olacaktım. Çünkü bütün mesele, ruh ve cismin, iç ve dışın birleştiği bir ân içinde ortaya çıkan bir duygu ve idrake dayanıyor. Bu, görüş ve gösteriş olmaz veya fâni olanı ebedî zannetmek gibi bir isabetsizlik ol u verirse sapıklık muhakkaktır. Ve birden bire Ay'ın parlaklık ve çekiciliğine kapılıvermek de hayli zor. Şu halde doğru ve isabetli olan, akıl ve idraki veren Allah Teâlâ'nın bir anlık başarılı kılması ve hidayeti olmasa, karanlıktaki insanlık Ay'a da tapa c ak, yıldıza da tapacak, puta da tapacak.

78-Bundan sonra ne zaman ki Güneş'i doğarken gördü. Ve üzerindeki gecenin karanlığı tamamen açılıp gündüzün sabahına erdi. Bu benim rabbım ha! Bu hepsinden büyük, dedi. Ve daha büyük bir tariz (taşlama) yaptı. Sonra bu da batınca, muhakkak ben, sizin Rabbime ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

79- Ben hanif, tertemiz bir Allah'ı birleyici olarak bütün varlığımla, yüzümü bütün içeriğiyle şu gökleri ve yeri yaratan yüksek ve kudsî zata döndürdüm. Ve ben, müşriklerden değilim, dedi. İlerdenberi müşriklere asla iştirak etmediğini açıklayarak, tevhide kesin inancını ilan etti ve Hanifliği de ispat ve takrir eyledi.

80-81-82- Kavmi de kendisine karşı mücadele ve hafif görmek suretiyle delil yarışına kalkıştılar, üstün gelme fikrine düştüler. Cevap olarak İbrahim onların sözlü ve fiilî mücadele ve tehditlerini de hafife alarak ve sevgi açısından ve sonra korku açısından ilâh ve kul olmanın hükümlerini anlatarak tam üstünlüğünü temin eden şu delil i l e dedi ki: "Allah beni doğru yola çıkarmışken, siz hâlâ benimle O'nun hakkında mı tartışıyorsunuz? BenO'na ortak tanıdığınız şeylerden korkmam, Rabbim dilemedikçe onlar bana birşey yapamaz, Rabb'imin ilmi herşeyi kuşatmıştır, iyice bir düşünmez misin i z? Hem Allah'a eş koştuklarınızdan nasıl korkarım ben? Siz, hakkında Allah'ın bir delil indirmediği şeyi O'na ortak yapmaktan korkmazken! Şu halde iki taraftan hangisi güvenilmeye daha layık? Eğer biliyorsanız söyleyin. İman edip, inançlarına hiçbir haksı z lık karıştırmamış olanlar, işte onlar güvenlik içindedirler, doğru yolda olanlar da onlardır."

Meâl-i Şerifi

83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak Rabbin hikmet sahibid ir, bilendir.

84- Biz ona İshak'ı ve Yakub'u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh'a ve onun soyundan Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılı k veririz.

85- Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (hidayet ettik). Hepsi de salih kullarımızdandı.

86- İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.

87- Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik.

88- İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.

89- İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa, yerlerine, onu tanımamazlık etmiyecek bir toplum getiririz.

90- Bunlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki:"Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün âlemlere bir öğüttür.

83- Ve işte şu, yani o görme ve kesin inanma ve bu hidayet ve delil, bizim büyüklük delilimizdir. Biz bunu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Kendilerini yıldızlardan ve hatta yıldızların suret ve heykellerinden daha düşük bir mevkide görerek, insanlığı zelil eden kavmine karşı İbrahim'in, yıldızlardan, Ay ve Güneş'ten, gökler ve yerden daha yükseğe geçerek doğrudan doğruya "gökleri ve yeri yaratan" a yönelecek ve Allah'tan başkasına boyun eğmeye tenezzül etmeyecek derecelerde yüksekliğini ispat ve üstünlüğünü temin eden bu delil, İbrahim'in kendisinin değil, büyük şan sahibi Allah'ındır. Biz büyük şan sahibi olan

Allah kimi dilersek derecelerini y ükseltiriz. Şu halde bu, İbrahim'e mahsus bir durum değildir. Allah'ın seçmesine mazhar olan büyük Allah dostlarının büyüklerinde cereyan eden bir sünnettir. Ey Muhammed, hiç şüphe yok senin Rabbin böyle bir hikmet sahibi, böyle bir bilendir.

84-88 -Bak İbrahim'e daha ne verdik. Ona İshak ile Yakub'u da ihsan ettik. Hepsini hidayete erdirdik, doğru yolda başarılı kıldık, emîn kıldık. Daha önce Nuh'a hidayet etmiştik. O da puta tapanlarla uğraştı ve onlara üstün geldi. Şu halde İbrahim, kend i hidayetinden başka hem büyük dedesinin, hem de çocuklarının hidayete ermesiyle de bahtiyar oldu. Ve neslinden Davud ve Süleyman'a da hidayet ettik. Bu kelimesindeki zamirin bahis konusu İbrahim olması bakımından ona râci olması, yani ilerde geleceği üzere ondört peygamberin İbrahim Aleyhisselâm'ın neslinden olması ortaya çıkıyor. Fakat Lut Aleyhisselâm, İbrahim'in neslinden değil, kardeşinin oğlu ve aynı şekilde Yunus Aleyhisselâm'ın da onun neslinden olmadığı ve ibâre (metin) de zamirin yakına dön ü şümü de asıl kaide gereği olduğu için, bir çok tefsirciler bunu zikri yakın olan Nuh Aleyhisselâm'a göndermişlerdir. İbnü Abbas, "Gerçi bütün peygamberlerin içinde Hz. İbrahim'e ne ana, ne baba tarafından doğum itibariyle katılmayanlar vardır. Nitekim Lut kardeşinin oğludur. Bununla beraber hepsi İbrahim'in nesline dayanır. Çünkü amca da babadan sayılır." demiştir ki, bu mânâ sözün gelişine daha uygundur. Nuh'a gönderildiği takdirde bu yoruma ihtiyaç kalmazsa da, o zaman konunun sevki İbrahim'den Nuh'a değ i ştirilmiş olacaktır. Bununla beraber âyeti, cümlesine bağlamak da caizdir. O zaman bunlar, "onun neslinden" kapsamında dahil olmaksızın Hz. İbrahim'e yardımcı olarak bahşedilmiş olur. Ve gerçekte insanın kendi sulbünden gelen evladına da "nesli" d e nilmez ve iki kardeş olan İsmail ve İshak karşılığı da bu bağlamayı gerektirir. Dikkate şayandır ki bu âyetlerde onsekiz peygamber zikredilmiş ve bunların zikri bir güzel sınıflandırmaya tâbi tutularak Hz. İbrahim etrafında toplanmıştır. Hz. Nuh puta tapa n larla uğraşan ilk peygamber, İshak ve Yakub bütün İsrailoğulları peygamberlerinin aslı, bu arada baba oğul mülk ve saltanat ile seçkin, imtihan ve güzel sabır ile seçkin, iki kardeş, âciz bırakma kuvveti, heybet ve ezici güç, kitap ve özel şeriat il e seçkin, zühd ve ruhaniyet ve fedekârlıkta örnek olmuştur. İlyas, İdris Aleyhisselâm olduğu hakkında bir rivayet varsa da İsrailoğulları peygamberlerinden olması daha tercih edilir. Harun Aleyhisselâm soyundan olduğu nakledilmiş ve "İlyas b. Yasin b. F i rhas b. Azzar b. Harun" denilmiştir.

Hızır olduğu da söylenmiştir. Zira İsa ve Hızır gibi İlyas'ın da henüz hayatta olduğuna dair bazı eserler vardır. Ebu Hayyan tefsirinde der ki: "İlyas, İsa'ya yakın olarak zikredilmiştir. Henüz ölmemiş olmakta ortaktırlar". İlyas'a yahudiler ve hıristiyanlar "İlya" derler. Yuhanna İncili'nin baş taraflarında, "Yahudiler Oruşilim'den Yahya'ya 'sen kimsin?' diye soru sormak üzere kahinler ile Levîliler gönderdikleri zaman onun şahitliği budur: yani ikrar edip inkâr etmey e rek: 'Ben Mesih değilim' diye ikrar etti ve ona: 'Öyle ise nesin, İlya mısın?' diye sorduklarında o da: 'değilim' dedi. 'Sen o peygamber misin?' dediklerinde: 'hayır' diye cevap verdi. 'Öyle ise Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde, niçin vaft i z ediyorsun?' dediler" diye yazılmıştır ki İlya, İlyas; o peygamber de peygamberlerin sonuncusu Muhammed Aleyhisselâm'dır. İlya, Rafizîler tarafından "Ali" ismine de tatbik edilmiştir. Hitabın Hz. Peygamber'e yönelmiş olması itibariyle peygamberin dede s i olan ve İshak ve Yakub zincirinin karşılığında bulunan Hz. İsmail diğer bir sınıfın başlangıcı olarak buraya bırakılmış ve teker teker faziletleri bakımından Elyesa, Yunus, Lut Aleyhisselâm da onunla beraber bir sınıfta sayılmıştır. Elyasa , Yuşa b. Nû n 'dur, diyenler olmuşsa da Elyesa' b. Ahtub b. el-Acuz'dur, diye tashih ediliyor. (Bu kelime Hamze, Kisâî ve Halefu'l-Âşir kırâetlerinde lâm 'ın şeddesiyle şeklinde okunur).

89- İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimseler, şu halde buna şunlar küfrederlerse, yani bu üçüne veya (kitap ve hükmü içine alması bakımından daha özet olmak üzere) Kureyş kâfirleri hiç iman etmezlerse hiç önemleri yoktur. Şüphesiz ki biz o kitap, hüküm ve peygamberl i ğe öyle bir kavmi vekil yapmışızdır ki, bunlar onu hiçbir zaman inkâr etmezler. Daima iman ve şükür ile sarılır, güven ve hidayete mazhar olurlar. Mekke kâfirlerine karşı Ensar ve Medine'lileri; arap kâfirlerine karşı diğer kavimlerin müminleri; bütün kâf i rlere karşı bütün Âdem oğullarından peygamber, sahabe, tâbiîn ve her mümin ve hatta melekler bu kavimdendir.

90-- İşte ey Muhammed! Bu anılan ve seçilip kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verilerek âlemlere üstün tutulmuş olan iyilik severler ve salihlerdir ki Allah kendilerini "işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." âyeti delaletince hidayete erdirmiştir. Şu halde sen ancak onların hidayetine uy. Geçmişten

örnek olmak üzere bunların hepsinin tuttukları iman tevhidi, doğruluk, dine bağlılık, fazilet ve cömertlik, kitap, hikmet, peygamberlik, özetle hidayet yolunu tut, başkalarına bakma! Bu kelimesinin sonundaki sakin he zamir değil, hâ-i sekit (sekte hâsı)dır. Yani vakıf halinde dal 'ın harekesini muhafaza eden müc e rred bir harftir. Bunun için sâkin (harekesiz) okunur. Ve Hamze, Kisâî, Yakub, Halefü'l- Âşir kırâetlerinde vasıl hâlinde hazfedilir, okunmaz. Ancak İbnü Âmir kırâetinde "hüdâ" kelimesine râci zamirdir. Vasıl halinde esre ile veya med ile okunur.

Ve işte İbrahim kıssasını anmanın hikmet ve gayesi budur. Bunlara uyup yüzünü ancak Allah'a tut ve hiçbir şeyden korkmayarak ve başkasından hiçbir şey beklemiyerek Allah'ın hükümlerini tebliğ et. Onlar gibi sen de, De ki: Ben, bu iş, bu tebliğ karşılığında sizden bir ücret, bir karşılık istemem, o Kur'ân başka bir şey değil, bütün akıl sahibi âlemlerine Allah tarafından bir hatırlatma ve uyarıdır. Bu bir ferde, bir sınıfa veya bir kavme mahsus değildir. Allah için herkese, muhtaç ve sorumlu oldukları şeyler i hatırlatmaktır, genel bir rahmettir.

Meâl-i Şerifi

91- Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar.

9 2- Bu Kitap (Kur'ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab'a da iman ederler ve onlar namazlarına da deva m lıdırlar.

93- Allah'a karşı yalan uyduran, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: "bana vahyedildi" diyen ve: "Allah'ın indirdiği gibi bir kitap

da ben indireceğim" diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir? O zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve:" Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah'a karşı haksız şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandıralacaksınız" derler.

94- B ugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah'ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızda k i bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.

91-*} Allah'ı hakkıyle takdir etmediler, celâl ve cemâl sıfatlarını layıkıyla tanımadılar. Her şeye gücünün yettiğine, rahmân ve rahîm olduğuna iman etmediler, nimet ve rahmetinin kadrini bilmediler, hukukuna riayet, ilâhlık şanına hürmet etmediler, hasılı takdirsizlik ve nankörlük yaptılar. Çünkü, Allah insanlara hiçbir şey inzal etmedi, dediler. Böyle demekle yalnız insanlık hakkında bir takdirsizlik değil, Allah hakkın d a takdirsizlik ettiler, insanlara Allah'ın en büyük rahmet ve nimeti olan vahyi, peygamber göndermeyi mutlak bir şekilde inkâr etmek küstahlığında bulundular, Sâbîliğe saptılar ve öyle bir şekilde saptılar ki hissedileni ve makûl olanı tanımayan sofestaîl e rin ve beşeri ilâh tanımak istiyenlerin: "Allah, biz insanların işine karışmaz" dedikleri gibi, Allah'ın beşere indirdiği hiçbir şey yokmuş veya beşerde her ne varsa Allah'tan başkası tarafından veya beşerin kendisinden imiş gibi söz ettiler. Şüphe yok ki bu gibi çirkin söz söylemeye cür'et etmek bir nankörlük huyundan, bu da nankörlüğün kötülüğünü ve Allah'ın büyüklük ve kudretini takdir edememekten ileri gelen, çirkin bir cahillik ve ahlâksızlıktır. Allah dediği zaman ne dediğini bilmeyen, bu büyük ismin ne kadar sonsuz bir kudret ve kemal ifade ettiğini gereği gibi düşünmeyenlerdir ki böyle cüretlerde bulunurlar. "Allah, beşere bir şey indirmedi" sözü, bir müşrik sözü olduğu ve yukardan beri anlaşılageldiği üzere Mekke müşriklerinin de bu fikirde bulunduğu açıktır. Fakat bunu Medine'de yahudilerin hahambaşılarından Mâlik b. Sayf'ın söylemiş olmasıdır ki bu âyetin inmesine sebep olmuştur. Şöyle ki:

Mâlik b. Sayf, iri ve şişman bir adammış. Resulullah'ın yanına gelmiş, konuşurken Resulullah kendisine: "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah'a and vererek

soruyorum, 'Allah şişman bilgine buğzeder' diye Tevrat'ta buluyorsun değil mi? Halbuki sen şişman bilginsin, Yahudilerin yedirdiği şeylerden şişmanlamışsın" buyurmuş. Orada bulunanlar gülmüşler, Malik b. Sayf kızmış, Hz. Ömer'e dönüp: "Allah hiçbir beşere bir şey indirmemiştir" demiş, Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğini inkârda mubâlâğa etmek için, öfkesinden müşrikler gibi hepsini inkâr edivermiş. Sonra bu sözünden dolayı yahudiler tutmuşlar kendisini b aşkanlıktan indirip yerine Kâb b. Eşref'i geçirmişler. Bu âyetin, nüzul sebebinde meşhur olan çoğunluk görüşü budur. Bundan dolayıdır ki sûrenin başında açıklandığı üzere bu âyet, bu sûrenin Medine'de sonradan inmiş olan birkaç âyeti cümlesinden olduğu ri v ayet edilmiştir. Gerçekte yukardan beri sözün geliş şekli, müşriklere karşı olduğu halde, burada yahudi de ilave edilerek buyuruluyor ki:

Öyle diyen takdirsizlere karşı de ki: Musa'nın insanlar için bir nur olarak, bir hidayet olarak getirdiği kitabı (yani Tevrât'ı) kim inzal etti? O nur ve hidayet ki siz onu kırtaslar yapıyorsunuz, aydınlanıp amel edecek yerde parça parça kağıtlara koyuyor, kuru evrak haline getiriyorsunuz, bunları meydana çıkarıp gösteri yapıyor ve bir çoğunu gizliyorsunu z. Yani gizliyor ve bozuyorsunuz, meydana koyduklarınızla da amel etmiyor, kalbinize koymuyorsunuz. Fakat İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde gâib (üçüncü şahıs) kipiyle okunur ki, "onu kağıtlar yapıyorlar, istediklerini meydana çıkarıp, bir çoğunu gizl i yorlar" demektir. Bunda yahudilerden hitap (ikinci şahıs) ile değil, gıyab (üçüncü şahıs) ile tâbir buyurulmuştur. Eğer öbür kırâet olmasaydı, bu âyetin de Mekke'de ve müşrikler sebebiyle inmiş olduğuna hükmedilebilirdi. Ancak bu şekilde Tevrat'ın inzalin i n ve yahudilerin durumlarının müşriklere karşı nasıl bir çelişki maddesi olarak söylenilebileceği sorusu vârid olurdu. Fakat bunun da sebebi yok değildir. Çünkü Mekke müşriklerine göre de Musa'ya Tevrat'ın inişi ve yahudilerin durumu, herkesçe bilinmektey d i. Onun için "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk." diyorlardı. Şu halde bu iki kırâetin toplamı bize, şunu ifade eder ki, âyetin inmesinde hem yahudilerin, hem müşriklerin sebep olmaları vardır. Her ikisi de Muhammed Al e yhisselâm'ın peygamberliğini inkâr için "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" demişlerdir. Fakat esas nüzul sebebi yahudinin söylemesi olmuş ve sözlerinin çelişki maddesi önce Tevrat ve takdirsizliklerinin misali de ona karşı aldıkları vaziyet ile gös t erilmiştir Bundan başka daha genel olmak ve Kur'ân'a da temas etmek üzere buyuruluyor ki:

Bir de size, ne kendinizin, ne atalarınızın bilmediğiniz ilimler öğretildi. Şu halde, bunları size indiren, öğreten hakiki öğretici kim? Ey Muhammed, o takdirsizler buna ne derlerse desinler, sen Allah'dır, de. Sonra onları bırak, daldıkları bâtıl içinde oynaya dursunlar.

92- Bu Kur'ân da, bizim indirdiğimiz öyle bir kitaptır ki, mübarektir. Feyzi, cihanı tutacaktır. Önündekini tasdik edici, teyid edici ve iyiyi kötüden ayırıcıdır. Ondaki nûr ve hidayet bunun tasdikinden geçerek artacak, kuvvetlenecek ve gelişecektir. Biz onu bunun için (yani âlemleri hatırlatmak, bereket ve tasdik için) ve bir de Ümmü'l-Kurâ'y (şehirlerin anasın)ı ve b ü tün çevresindeki kimseleri uyarasın diye indirdik. Ve ahirete iman eden, sonlarını kurtarmak isteyenlerdir ki buna iman ederler, ve bunlar namazları üzerinde koruyucu kesilirler. Bütün şehirlerin anası, merkezi demek olan (Ümmü'l-kurâ) Mekke'n i n bir ismidir ki cihanın merkezi, bütün yaratılmışların kıblesi demek gibidir. Uyarma, Mekke'nin kendisine değil, halkına olacağı bilindiğinden mânâ, mecaz veya mecaz isnadı suretiyle "Ümmü'l-kurâ halkı" demektir. da buna karinedir. Şüphe yok ki "M e kke" denilmeyip de "Ümmü'l-kurâ" denilmesi, Mekke'yi âlemdeki bütün şehirlerin bir mutlak merkezi gibi düşündürmek içindir. Ve bundan dolayı de, merkez ve çevre karşılığıyla bütün yer çevresinde bulunanların hepsi demek olur. Bununla beraber "Ümmü'l-ku r â" merkezlik mânâsı dikkat nazarına alınmaksızın "Mekke" demek gibi düşünülürse, 'dan Mekke çevresi, Mekke civarı, bundan da nihayet Arap Yarımadası düşünülür. Bu ihtimale göre Kur'ân'ın nüzul hikmeti yalnızca Mekke ve Arap Yarımadası halkının uyarılmasına mahsusmuş gibi bir kuruntu akla gelebileceğinden "Mekke ve etrafını uyarman için" buyurulmadığı gibi, "Ümmü'l-kurâ ve etrafını uyarman için" de buyurulmayıp atıf vâvı ile "ve Ümmü'l-kurâ ve etrafını uyarman için" buyurulmuş ve bununla Kur'ân'ın nüzulünün, Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliğinin yalnız Arap milletini uyarma hikmetine mahsus olmadığı ve bir âyet yukarısındaki "O Kur'ân, âlemler için ancak bir uyarmadır" mânâsıyla, bereketlerinin kapsamının genişliğinden gaflet etmemek gerektiğ i ve özellikle "Ey Muhammed! Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve

uyarıcı olarak gönderdik" (Sebe', 34/28) âyetinin kapsamı anlatılmıştır. Fakat gariptir ki bütün bunlara karşı yahudilerden bir grup, bu "ve Ümmü'l-kurâ ve etrafını uyarman için" âyet-i kerimesinden Hz.Muhammed (s.a.v)in yalnız Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu delil getirmeye kalkışmışlar, yani onun peygamberliğini itiraf etmekle beraber her millete değil, Araplara mahsus bir peygamber olduğu iddiasında bulunmuşlar d ır. Bunlar yahudilerden "İseviyye mezhebi" adıyla anılırlar ki, bugün aydın geçinen avrupalılardan bir kısmının Arap olmayan müslümanlar arasında bu yahudi fırkasının mezhebini ve politikasını yaymaya çalıştıklarını görüyoruz. Beşerde vuku bulmuş bir iş o l an peygamberliği inkâr etmenin, Allah'ı gereği gibi takdir etmemekten doğan bir cüret, bir nankörlük ve herhangi bir peygamberin peygamberliğini ve herhangi bir kitabın inmesini kabul ettikten sonra bütün peygamberleri ve kitapları tasdik ve teyid eden ve onlardan daha açık ve daha feyizli olarak indirilmiş bulunan mübarek Kur'ân'ı ve Muhammed Aleyhisselâm'ın nebîliğini inkâr etmenin ise bundan başka açık bir çelişki olduğu anlatılmakla peygamberlik işi tespit ve teyid ediliyor. Ve peygamberlik meselesini n Allah'ın sıfatları meselesinin bir dalı olduğunu, irfan ve ahlâk, sorumluluk duygusu ve âkıbet endişesi ile ilgisini tesbit ettikten sonra, Allah'a yalan isnad eden, yalan yere peygamberlik iddia eden veya Allah'a, Peygamber'e rekabet etmeye kalkışan ift i racılar, yalancılar, sahtekârlar ve haddini bilmezler hakkında korkutma ve uyarma olarak da şöyle buyuruluyor :

93-94- Ve kimdir o kimseden daha zalim ki, Allah'a yalan iftira etmiştir. Mesela yalancı Müseyleme (Müseylemetû'l-kezzab) ve Esved Ansî gibi, "Allah beni peygamber gönderdi" diye yalandan peygamberlik iddia etmeye veya Amr b. Luhay ve benzerleri gibi kendi kendine din uydurmaya, hükümler koymaya kalkışmış veya herhangi bir şekilde Allah'a karşı yalan uydurmuş, Allah'a ilgisi caiz ve la y ık olmayan bir şey isnat etmiş, veya kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, bana vahyedildi, demiştir. Özetle ya herhangi bir şekilde bir yalan iftira etmiş veya özellikle vahy iddiasıyla iftira etmiştir. Diğer bir mânâ ile: "Bana vahyolundu, ona hiçbi r şey vahyolunmadı" demiş, kendine vahiy iddia etmiş ve Peygamber'e vahyi inkâr etmiştir. Yalanın iki büyük çeşidini toplamış, yoğa var, vara yok diye kat kat büyük bir yalan söylemiş demek olur. Ve o kimseden ki, Allah'ın indirdiği âyetler gibi ben de i ndireceğim, demiştir. Allah ile rekabete, Kur'ân'ın benzerini yazmaya, Peygamber'le boy ölçüşmeye kalkışmıştı. Nitekim Tâif'li Nadr b. Haris ve yardakları, "Eğer

istesek bunun (Kur'ân'ın) aynısını biz de söyleriz" (Enfâl, 8/31) demişler, "Ekin ekenlere, ekmek yapanlara, pişiriş pişirenlere, lokma edenlere kasem olsun" diye saçmalar söylemişlerdir. Ve işte şu zikrolunan misaller bu âyetin nüzulüne sebep olmuşlardır ki, bunların bazısı Mekke'de, bazısı Medine'de vaki olmuş bulunduğundan bu âyetin de M e kke olaylarına da işaret ederek Medine'de indiği rivayet edilmiştir.

Ey muhatap sen bir görsen bütün bu zalimlerin gamerât-ı mevte düştükleri, ölümün pençelerine geçip şiddetten şiddete atıldıkları, ve melekler ellerini uzatarak, haydi bakalım canlarınızı çıkarın, yahut kendinizi kurtarın. Bugün siz hakaret ve zillet azabıyla cezalanacaksınız, çünkü Allah'a karşı doğru olmayanı söylüyordunuz, ve ayetlerine karşı kibirleniyordunuz. Gururunuza yediremiyor, onlara imandan, düşünmeden kaçınıyordunuz, ve gördünüz ya ey zalimler bugün, bize ilk defa sizi yarattığımız gibi teker teker, yalnız başınıza geldiniz, ve size verdiğimiz şeylerin hepsini arkanızda bıraktınız. O şefaatçilerinizi de sizinle beraber görmüyoruz. Onları ki siz, kendinizde ortakdırlar diye sanmıştınız. Varlığınız üzerinde bunların ilâhlık hissesine sahip birtakım ortaklar olduklarını ve Allah'a karşı size şefaat edeceklerini sanıyordunuz. Artık aranızda ebedî kesilme vâki oldu. Nâfi', Hafs, Kisâi, Ebu Ca'fer' d en başkasının kırâetinde nûn'un ötresiyle okunduğuna göre, artık aranız sonsuza dek açıldı, bütün ilişkiler kesildi, tarumar oldu, ve zannettiğiniz o hayaller, o kuruntular sizden kaybolup gitti, diye tarafımızdan hitap tebliğ edildiği zaman görsen!.. Neler olacaktır neler!...

Bunları gözönüne getirmeli de Allah'a karşı haksızlıkta, takdirsizlikte bulunmamalıdır.

Gerçekte:

Meâl-i Şerifi:

95- Şüphesiz ki taneleri ve çekirdekleri yaran Allah'tır. O, ölüden diriyi

çıkarır, diriden de ölüyü çıkaran O'dur. İşte Allah budur. O halde nasıl yüz çevirirsiniz?

96- Karanlığı yarıp tanyerini ağartan O'dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş'i, Ay'ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.

97- Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O'dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.

98- Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Sonra sizin için bi r karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi, anlayan bir toplum için apaçık beyan ettik.

99- Gökten suyu indiren O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakın! Bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.

10 0- Onlar, Allah'a cinlerden de ortak koştular. Halbuki onları yaratan O'dur. Bilgileri olmadan O'na oğullar, kızlar uydurdular. O'nun şânı onların uydurdukları sıfatlardan münezzeh ve yücedir.

101- Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, herşeyi bilendir.

95- Kelimesi İbnü Kesir, Ebu Amr, Yakub'dan Ravh kırâetlerinde ism-i fâil sîgasıyla şeklinde okunur.

Allah, taneleri ve çekirdekleri yarandır. Ölüden diri çıkarır, ve diriden ölü çıkarandır, işte Allah budur. Böyle bütün tabiatlar üzerinde hâkim olur yaratıcı ve yoktan var edicidir.

FALK , yarmak, çatlatmaktır. HABB "habbe"nin; NEVÂ da çekirdek demek olan "nevât" ın çoğulu yerinde cins ismidir. Habb, tane, ot tohumlarına; nevât, çekirdek de ağaç tohumlarına delalet eder. Bununla beraber ot ve ağaç ikisi de bitkisel olduğundan, nevâtı tanenin içindeki bitkisel maya

gibi düşünmek mânâ bakımından daha uygun olacaktır ki, bir tanenin içindeki öz, bu maya, bir hurma veya üzüm tanesinin içindeki çekirdek gibidir. Buna nevât kelimesinin küçültülmüşü olarak "nüveyye" de denilir ki Fransızların "nuvoyya" deyimi bundan alınmış görünür. Bakınız bir tane, bir çekirdek bir yere düşer, bir müddet geçi r ince Allah o tane, o çekirdek içinden bir hareket, bir basınç, bir filizlenme meydana getirir, onu altından, üstünden yarar, çatlatır; sükûn halini, hareket haline; bitişme halini, ayrılma haline çevirir, Üstteki çatlaktan bir çenekli veya iki çenekliler o larak havaya yükselen ağaç, altındaki çatlaktan toprağa geçen ve saçak denilen ağaç çıkar ve o tane, o çekirdek, önce böyle biri yukarı yükselen, biri aşağıya inen iki çeşit tabiatta bulunan iki ağacın bitişme sebebi olur. Parmakla eziliverecek kadar ince ve yumuşak olan o saçaklar, sert çuvaldızların, sivri bıçakların nüfuz edemeyeceği derecede sert olan yerleri ve bazı zaman kaskatı taşları bile çatlatır, aralarına girer ve sonra bir bitki, bir ağaç üzerinde o kadar şaşırtıcı ve mükemmel bir şekilde çeşitli tabiatlar kazanır ve bu çeşitli tabiatların hepsi öyle bir ahenk ve nizam ile işler, çalışır ki acaiblik ve inceliklerinin açıklama ve izahı tükenmez. Bir tabiattan yarılıp çıkan kabuk, ağaç, öz, damar, kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, ışıkla r bu çeşitli tabiatların her biri bütün tabiat kuvvetleri üzerinde hüküm ve tesir icra eden ve sanat ve güç açıklayan yaratıcı kudretin aciz bırakan delillerinden olan birer âlemdirler. Bunları daha geniş bir zevk ile seyretmek istiyenler bitkilerin anatom i sini, dokularını, uzvî maksatlarını incelesinler ve mutalaa etsinler. Sonra çatlaktan çatlağa, fıtrattan fıtrata geçen, sıfatları, özellikleri, renkleri, şekilleri, tadları, tabiatları çeşitli olan bu farklı cisimlerin ortak mesaîlerinden aslî gaye olan m eyve doğar. Bir tane veya bir çekirdek yerine kat kat kutular, kaplar içinde yüzlercesi meydana gelir. Ve her biri olgunlaşınca yeni bir âlem olmak için bittiği yerden kopar, topraklara katılmak üzere yere atılır. Çıkış yeri bir ve tabiatın, yıldızların, m evsimlerin, unsurların tesirleri, şartları eşit olduğu halde bir taneden, bir çekirdekten bu kadar çeşitli cisimler ve tabiatların çatlayıp çıkması, tabiatların ve unsurların değil, hikmet sahibi merhametli, güçlü ve dilediğini yapan, varlığı kendinden ol a n Allah'ın takdir ve tedbirinin eseri olduğunda şüphe yoktur. Toprakta çekirdekten bunları bitirip çıkaran yaratıcı kudret ne ise, yine toprakta bunlardan çekirdeği bitiren yaratıcı kudret de odur. Gerek taneyi, çekirdeği yararak bitki ve ağaçlar çıkarmak ve gerek bir yarılmadan tane, çekirdek yaratmak, her iki mânâsıyla "taneyi ve çekirdeği yaran" O'dur. Şu halde doğrudan doğruya topraktan tane ve çekirdeği yaratıp çıkaran da

O'dur. O, böyle ölüden diri çıkarır. Diriden ölüyü çıkaran da O'dur. Ve bu mânâ hayvanlarda daha derin ve daha büyük şümûl ve güzellik ile açıktır. İşte Allah bu yarma ve fıtratı yapan, ölüden diri ve diriden ölü çıkaran ve tabiatlar üzerinde hakim olan mutlak güçlü, dilediğini yapandır. Şu halde ondan nasıl çevrilir de başkasına taparsınız? Yahut O'ndan, O'nun hükmünün ve kudretinin tesirinden nerede kurtulacaksınız? Gerek hayatta olun, gerek ölümde; gerek hayvanlara karışın, gerek otlara; gerek yere geçin, gerek göğe çıkın; gerek karanlıkta bulunun gerek aydınlıkta; hasılı hiçbi r halde, hiçbir noktada onun elinden kurtulamazsınız.

96-Zira sabahı çatlatan; karanlıkları yarıp sabah yapan, aydınlığı aksettirip tan attıran O'dur. O geceyi dinlenme yeri yapan; dinlenecek, istirahat edecek bir sükûnet okyanusu, Güneş ve Ay'ı da hesap yapmıştır. (Âsım, Hamze, Kîsâî ve Halefü'l-Âşir'den başka imamlar okunur). Yokluk karanlığını yarıp tan attırarak yoğu var eden ve ufku, sabah ve güzellikle açıp vücuda, hayata uyanıklık, hareket ve faaliyet veren ve geceleyin bunları gizliyerek heyecanlarını teskin etmek ve yorgunlukları dinlendirmek için bir sükûn perdesi çeken yine O'dur. Gündüzün alameti olan Güneş ve gecenin alameti olan Ay bunların yapıcısı ve âmili değil, hesap vasıtalarıdır. Hepsi hesaplı yapılmıştır. Ve insanlar faaliyet ve sükûnlarının hesabını vermekle mükellef bulunduklarından, Allah Teâlâ miktarlarını ve sayılarını tayin ve tahsis ederek hesabı da yaratmış, Güneş ve Ay'ı bu hareket ve sükûnun hesabına birer alamet yapmıştır. bütün bunlar, bu çatlamalar, bu yapıcıl a r, bu hesaplar o aziz ve alîmin takdiridir. Ne hesapsız, takdirsiz, gelişi güzel, keyfe göre oluvermiş bir tesadüftür, ne de yaptığını bilmeyen kör bir tabiatın birbirini takip etmesidir. Böyle bir varlık ve yokluk, karanlık ve aydınlık, hareket ve sük û n gibi ikisi de bir yere gelmek ihtimali bulunmayan çeşitli ve çelişkili tabiatların her birine birer belli ölçüyü tahsis ederek birer sınır koyup, sonsuz ihtilaflarına rağmen hepsini bir telif ve terkib nizamı içinde kesin bir hesap ile yürütmek, elbett e hiçbir tabiata boyun eğmeyen eşsiz bir üstünlüğün ve kudretin, gizli ve açığı gören, bilen, sonsuz bir güçlü ilmin sahibi olan bir aziz ve bilenin açık eseri ve güzel yapısıdır. Şu halde o yaratıcı ve var edici olan Allah yalnız kâdir (güçlü) değil, ort a k ve benzeri yok bir üstün ve bilgindir de. Bunu hesaba almayıp da ondan yüz çevirmek ve onun izzeti altında ve ilminde bulunan tabiat veya hayata veya astronomiye ait güçlere bağlanıp tapmak ve sonra onun hesabından kurtulmak nasıl mümkün olur? Halbuki:

97- O hem öyle bir Allah'tır ki, sizi yıldızlar için değil, yıldızları sizin için, yani kara ve denizin karanlıklarında

bunlarla doğru yolu bulasınız, bunların delaletiyle hedefinizi, yönlerinizi ve kıblenizi, maddî manevî yolunuzu doğrultasınız diye yapmıştır. Şu halde bunlar size ilgileri bakımından üzerinizde hakim ve idareci birer mabud değil, menfaatlerinize hizmet veren birer hidayet fanûs (cam kap)u ve rahmet alametleridirler. Şüphe yok ki biz bilgi sahibi olanlar için bu âyetleri a çıkladık. Birinci olarak gökteki yıldızlar gibi nokta nokta ayırt edilerek veciz bir şekilde çoklukla zikir ve beyan edilen bu âyetler herkese hidayet olmakla beraber öyle ilmî noktalardır ki bunlardan ilim ehli olanlar, bilmek şanından bulunanlar istifad e ederler. İkinci olarak bunların hilkat kitabında, toprak ve denizde, yer ve gökte, bitkilerde ve hayvanlarda, hava boşluğu ve astronomide o kadar çok tafsilatı vardır ki, bunlardan faydalanmak da ilim ehli olanlara, ilmî kabiliyeti bulunanlara mahsustur. Bundan dolayı müslümanlar, bu prensipleri esas kabul ederek Botanik, Zooloji, Aritmatik, Astronomi, Meteoroloji, Gökbilim, Matematik ilimlerini öğrenmeye çalışmalıdırlar. Hasılı bu Kur'ân âyetleri o kadar geniş bilimleri içerirler ki bunun açıklama ve ta f sîlinde "De ki: Rabb'imin sözlerini yazmak için deniz mürekkeb olsa, bir aynı da ona ilave edilse Rabb'imin sözleri bitmeden, denizler tükenirdi" (Kehf, 18/109) âyetinin hükmü geçerlidir.

98- Yine o öyle bir Allah'tır ki sizi başlangıçta bir nefisten yarattı. Bir candan, bir Âdem'den neş'et ettirdi, üretti. (Nisâ sûresinin başına bak.) sonra bir müstekar (karar yeri) ve müstevda (emanet yeri) var. Çeşit çeşit.

MÜSTEKARR ve MÜSTEVDA, istikrar (yerleşme) ve istîda (emanet bırakma) mânâsına mimli masdar veya yerleşme yeri veya emanet yeri mânâsına yer ismi olur. Yani hepiniz bir nefisten meydana gelmiş olduğunuz halde her birinizin bir istikrar haliniz, bir istîda haliniz var. Sırt omurgasından rahime, rahimden dünyaya, dünyadan kabre, kâh ye r leşme, kâh emanet olarak bırakılma, iki nöbetleşen hâl içindesiniz; yahut kiminiz istikrar yeri, kiminiz istîda yeri, bazınız erkek, bazınız dişi. Yahut kiminizin yerleşme yeriniz, kiminizin emanet bırakma yeri var; bazınız döl sahibi, bazınız rahim sahi b i; bazınızın karargâhı, evi, vatanı var, bazınız gurbette, yolculukta veya göçebe. (İbnü Kesir, Ebu Amr, Yakub'dan Ravh kırâetlerinde kaf'ın esresiziyle ism-i fail olarak okunur ki bu şekilde ism-i mef'ûldur. İstikrar lazım olduğunda ism-i mef'ûl o lamaz. Fakat istîdâ iki mef'ûlüne ta'diye eder ki birisi

emanet bırakılan şey, diğeri de kendine emanet edilen şeydir. Ve bunun ikisine de "müstevda" denilir ve burada birincisidir . Şu halde bu kırâete göre mânâ: Hepiniz bir nefisten meydana getirilmiş olduğunuz halde kiminiz yerleşmiş bulunuyor, istikrar halinde; kiminiz de henüz emanet halinde. Yani kiminiz henüz çıkış yeri olan sulb (bel omurgasın)dan ayrılmamış orada duruyor; kiminiz rahime tevdi edilmiş doğmak üzere bulunuyor. Diğer bir mânâ ile: Kimi n iz, rahimde yerleşmiş; kiminiz henüz sulbde emanet bulunuyor. Yahut kiminiz bilfiil yaratılmış; kiminiz de henüz kuvve (his=duygu) halinde. Yahut kiminiz kararını bulmuş, erginlik ve kemaline ermiş, kiminiz de henüz velayet ve vesayet altında. Yahut kimin i z yerleşmiş; medeni veya ikamet eden; kiminiz yolcu veya gezegen nihayet bir kısmı ölmüş, bir kısmı dünyada. Hasılı kaynak bir, oluş çeşitli, yapıcı ve durumlar, birbirini takib etme de ve değişim içinde hem birlik, hem halinde değişik de değişik! Şu hald e normal bir bakış açısıyla bakıldığı zaman ilim ve fenin en büyük kanunu olan tabiatın muntazam bir şekilde birbirini takip etmesi kaidesi gereğince bu çeşitlenme ve değişmenin olamaması ve bu neş'etin bulunamaması gerekirdi. Eğer bu olaylar olmasaydı da m esele tabiat itibariyle teorik olarak düşünülseydi, bu meydana gelmelere mümkün olmayan bir çelişki gözüyle bakılması lazım gelirdi. Halbuki âleme göre bile, tek kaynaktan çok ürün ve birbirine uymayan şeyin meydana gelmesi olağan bir iştir. Ve olay, olay d ır. Demek ki olayın sebebi, madde ve kaynağın tabiatı değil, yaratıcıdır. Maddeye ve kaynağın tabiatına eklenen her hadisede yeni bir yaratma vardır. Yani maddesiz icat etme gibi zât ve yaratıcının sıfatından başka hiçbir şarta dayanmayan bir yolun icadı, bununla beraber bu icadı, geçmiş icada uydurarak ve bağlayarak onu büyüten ve artıran bir takdir ve bir güzel sanat vardır. Maddeyi kendi tabiatında devam ettirmeyip de yarmak ve ona onda bulunmayan bir çeşitlenme ve değişim vererek tekden çok, uyandan u ymayan ve uymayandan uyan çıkararak birçok dallar ve çeşitli şubeler meydana getirmekte de ilk maddeyi yoktan icat etme gibi madde ve maddenin tabiatı dışından gelen açık bir yaratma ve tesir, yaratıcının varlığına, ilim ve kudretine delalet eden bir güz e l sanat okunur ki, bunun delalet çeşitleri tabiatın mânâsı olan istikrar ve birbirini takip etmenin zıddı olup, onu tamamen veya kısmen değiştiren yeniliklerin, değişimlerin varlığıdır. Her istîdâ (emanet bırakma), her yenilik, her sonradan oluş, her ârız oluşlar, her değişim bir yaratma delili ve bunun için de her devamlılık, her birbirini takip etme, her uygunluk, her nizâm, bir sanat delili'dir. "Bir"in çok, değişkenin uygun olması bir çelişki olduğu halde, "bir"den çok, uygundan değişken yapılması anca k yaratma ve meydana getirme ile mümkün

olur. Bazıları yoktan ebediyi yaratmayı illet (sebep) ve tezâyüf-i illiyet (sebebin daralması) kâidesine zıt zannederler. Tabiate göre bir de yoktan yaratmak, yokluğun sebebi mânâsına tefsir edilmesine göre bu zan doğrudur. Çünkü yokluğun sebebi, sebebin yokluğu demek olacağından, bu takdirde ne sebep kalır, ne de sebebin baki olması. Halbuki olaylar için sebep gereklidir. Tabiat, sebep farzedildiği zamanda da her başkalaşım ve değişim noktasının ebediliğe ve illetin d aralması kanununa aykırı olduğu açık bir olaydır. Fakat yaratmada sebep, yaratıcı olmak üzere düşünüldüğü zaman, ne sebebin ebediliği, ne de sebenin daralması, hiçbiri diğerine zıt olmamış olur. Ve hatta yaratma anlayışıdır ki, bu kanunu tesbit ve teyit e d er. Ancak sebebin daralması, sebep olunanın sebebe dayanması ve sebepten fazla bir kudret ifade edememesi mânâsına anlaşılmalı, sebep olunanın muhakkak sebebine uygunluğu mânâsına telâkki edilmemelidir. Zira illetlinin illetine uygunluğu da mümkün değildi r. Bir okka, bir okkayı çekemez. Hakiki illeti malûlünün dengi olamaz. Bir fark ve üstünlüğü içermek gereklidir. Sebep illetlisine kendinden bir şey vermez, onda eserini yaratır. Yoksa sebep tükenir, sebebin ebedîliği kalmaz. Ve bunun için sebep, malûlün a s lı değil, yaratıcı ve var edicisidir. Tohum ve ağaç, baba ve evlat, kökler ve dallar birbirinin sebep ve malûlü değil; sebep ve müsebbebi, yani oluş yolu ve emanet edilen yeridir. Bunların emanet bırakılması ve devamlılıkları da beka ve sebebin daralmasının, yaratıcı olan Allah'ın varlığının ve tesirinin çeşitli delaletleridir. Kök ile dal arasında değişim ve farklılık ne kadar çok ve devamlılık ve birbirini takip etme ne kadar az olursa, orada tabiatın hükmü o kadar az ve yaratıcının tesiri o ölçüde ç o k görünür. Gerçi en az hareket ve sükûn gibi iki zıt mânâya kabiliyetten uzak olan sükûn ve mutlak istikrar içinde bulunan hiçbir madde yoktur. Ve hatta yalnız hareket bile tabiatın küllî (tümel) kanunu olan birbirini takip etme ve yeknesaklığa aykırı, ye n ilik ve değişim ifade eden bir zıtlık ve istida (emanet bırakma)dır. Fakat maddenin parçalarındaki bu başkalaşma ve değişim çoğunlukla gizli olduğu için, yalnız madde fikrine doğru inildikçe tabiatın hükmü daha açık ve madde ebedî ve devamlı gibi anlaşılı r. Bununla beraber basit maddelerde değişme hissedildiği zaman da, basitlikleri sebebiyle, yaratmak mânâsı daha büyük bir açıklıkla görülür. Bu şekilde cansız maddeler ve madenler üzerindeki yaratma mânâsı bitkilere, hayvanlara doğru geçildikçe artan bir ö lçüde artar, yaratmanın delilleri daha çok ortaya çıkar. İnsanlığın üremesi ve insana mahsus hayata gelince, insan ferdleri arasındaki durumların farklılığı hepsinden çok olduğu için, burada kudret ve yaratıcının sanatı, delilleri daha çok, daha geniş ve bununla beraber birleştirme ve açıklamanın

çokluğundan doğan tasavvur ve içeriği daha problemdir. İşte "karar yeri ve emanet yeri", bütün bu delilleri ve âyetlerin delalet şekillerini, bütün açıklık ve ilmî ayıklamasıyla gösteren bir kanundur. Ve hiçbir filozof, hiçbir felsefe "ıttırat (birbirini takip etme) ve teğâyür (birbirine uymama)" korunma ve değişme, ebedîlik ve daralma kanununu bu kadar güzel ve bu kadar genişlik ve ayıklamasıyla özetleyememiştir. Şu halde burada önce insan cinsinin tek mânâsı n ı içine alan Hz.Âdem'in yaratılış ve oluşunun durumu ile hiç meşgul olmadan her ailede, her kavim ve kabilede gördüğünüz vechile bir asıldan, bir ırktan birçok kimselerin devamlı olarak üremesi ve çoğalıp gittiklerini ifade eden üreme kanununun işaret et t iği çeşitlenme ve değişim çokluğu kesinlikle isbat eder ki, Allah Teâlâ yalnız menşe (kaynak)lerin yaratıcısı değil, bütün genişliğiyle her çeşit oluşumların da yaratıcısıdır. Görülüyor ki "karar yeri ve emanet yeri"nin analiz ve açıklaması o kadar yü k sek ve derin bir hikmet düstûrudur ki, bununla öbür âyetlerin delalet vecihlerindeki en ince bir başlangıç, açıklama ve izah yapılmış bulunmuyor. Şu halde bunu anlamak, diğer âyetleri de açıklamak ve genişletmek demek olacağı ve bu da onlardan daha derin, daha ince bir ilmî uzmanlığı gerektireceği cihetle buyuruluyor ki:

Biz bu âyetleri fıkıh ehli (anlayışlı) olan, nefsinde ince ve derin bir anlayışı bulunan hikmet sahibi kimseler için açıkladık. Yani açıklamadan istifade edebilmek için sadece ilim ehli olmak yeterli değil, kendini bilmiş olmak da şarttır. Yukarılarda da geçtiği üzere "fıkh" asıl lugatta bir şeyi sebep ve hikmetiyle anlamak, ince anlayış ile anlamak mânâsınadır ki, bunda "nefsi bilmek" mânâsı da yer almıştır. Bununla şuna işaret edi l miştir ki, bundan önceki âyetlerin ilmî açıklamasının şartlarından biri de, insanların kendilerini ve nefislerinin hallerini tanımalarıdır. Normal ilim ehli olanlar kendilerini bilmeyi hesaba katmadan herşeyi anlayıverdiklerini sanırlar. Halbuki objektif d eliller, subjektif delillerle bilinir ve doğru karar ikisinin uyuşmasıyle verilir. Şu halde insanî gelişme ve subjektif hayat anlaşılıp farkedilmedikçe objektif gelişme hakkındaki ilim sağlam olmaz. İnsana has gelişme ise, bitkisel ve hayvansal gelişmeden daha derli toplu olduğu için kendini bilmek daha zor ve kendini unutmamak şartıyla objektif mütâlaa zor olduğundan ve "karar yeri ve emanet yeri"nin analizi bu açıklamayı da içine aldığından birincisinde "bilen bir kavim için" ile yetinildiği halde b u rada "derin anlayışlı bir kavim için" buyurularak daha çok tahsis edilmiştir .Şu halde kendini bilmiyenler için ne kadar açıklama yapılsa boştur. Nefsini bilenler için

de gerçekte mevcut olan açıklamayı anlamak için bu âyet en büyük tetkik ve tahlil anahtarıdır. Ve hatta böyle nefsini bilenler yine bu âyetteki düstûrun işaret ettiği etraflıca alâmetlerin kendisidirler. Bunun için ince anlayışlılara bu derli toplu nokta hatırlatıldıktan sonra aynı düstur içinde "taneyi ve çekirdeği çatlatan" anlayışını açıklama ve seçim silsilesi ve gelişmeyi açığa çıkarmak ve bu konuda unsurları bir etkin başlangıç gibi düşünenleri reddetmek için, en mühim hayatî esaslar olan ve bir zamanlar basit ve ebedî sanılan suyun inmesinden başlamak suretiyla bunun üzerinde tece l li eden ve insan toplumunun hayatının devamı ve saadetinin esaslarıyla ilgilenen rahmet âyetleri ve kudret delilleri gayet ilmî ve bununla beraber gayet hissî bir analiz ve sentez ile herkese gösterilerek şöyle buyurulmuştur:

99- Ve yine O, öyle bir Allah'tır ki, yüksekten bir su indirdi. Şimdi kudret ve rahmete bakın ki, biz büyük şân sahibi bir su indirdik de, bununla her şeyin bitkisini çıkardık. Tane ve çekirdeklerin, her türlü bitkinin insanlar ve hayvanlar gibi bitki ile gıdalanan veya m a denler ve diğerleri gibi bitkilere gıda olarak onlara dönüşecek ve aynîleşecek olan her şeyin bitkiselliğini, bitkisel gücünü, yetişme ve gelişme özelliğini fiile çıkardık. Ve bundan dolayı ondan (o bitkiden veya o şeyden) taze bir yeşillik, bir çim çı k ardık. Bir yeşillik ki, ondan birbirine binmiş taneler çıkarırız. Buğday, arpa, çavdar gibi tahıl başakları havadan hücum edecek düşmanlara karşı harp nizamı almış, mızraklarını uzatmış süvari bölükleri gibi ne güzel birikmiştirler. Ve hurma ağacın d an, tomurcuğundan da, yakınlara sarkmış salkımlar olur. Ve daha türlü üzümlerden bağlar (yani üzüm bağları), ve zeytin ve nar, birbirine hem benzeyen, hem de benzemeyen. (Bu benzeyiş ve benzemeyiş kaydı, yukarda istikrar (yerleşme) ve istîda ( emanet bırakma) ile ifade olunan birbirini takip etme ve zıtlaşma düstûrunun mantık nokta-i nazarından daha açık bir ifadesidir). Şimdi bunun bir meyve verdiği zamanki ham meyvesine bakın, bir de kemâle erişine. Arada ne büyük bir fark vardır ve bu fa r kta ne önemli bir terbiye feyzi, ne açık bir terakkî feyzi!.. Her halde bunda iman edecek olanlar için (Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine ilâhlık hikmetine delalet eden) bir çok âyetler vardır.

Suyun inmesi, bitkilerin, çimin çıkartılması, "indirdi", "çıkardık" diye geçmiş zaman kipiyle (mazi siğasıyle) ifade edilmiş olduğu halde, "birbirine binmiş taneler" kısmı "çıkarırız" diye gelecek zaman kipiyle ve

kelimesinin sıfatı olarak güç hâlinde gösterilmesi ve tomurcuğun, salkımların bu minvâl üzere bunlara atfedilmesi dikkate şâyândır. Bununla Mekke'de bu âyetin indiği sırada İslâm dininin henüz o çim, o tomurcuk misalinde olduğuna, Kur'ân'ın gökden inen bir rahmet bulunduğuna müminlerin gelecekleri o cennetler ve olgunlaşmış meyveler g ibi olacağına da işaret edilmiştir.

Fahreddin Râzî der ki: Burada önce hububat, sonra hurma, üzüm, zeytin, nar dört çeşit ağaç zikredilmiş ve ekin (ziraat), ağaçlardan öne alınmıştır. Çünkü ekin gıda, ağaçların meyveleri yemiştir. Gıda ise yemişten öncedir. Sonra hurma, diğer yemişlerden öne alınmıştır. Zira hurma, Araba göre gıda yerindedir. Bir de filozoflar, hurma ağacıyla hayvan arasında bir çok hususta benzerlik bulmuşlardır ki, bu kadar benzerlik, diğer bitki türlerinde bulunmaz. Bu mânâya işa r et olarak Peygamberimiz (s.a.v.) demiştir ki: "Halanız Nahle'ye (hurmaya) ikram ediniz. Çünkü o Âdem'in tînetinin kalıtımından yaratıldı". Hurmanın arkasından da üzüm zikredilmiştir. Zira üzüm, meyve türlerinin en şereflisidir. İlk ortaya çıkan filizlerin d en son haline kadar kendisinden faydalanılır. Filizinden ilk zamanlarda incecik yeşil iplikler çıkar ki ekşimtrak lezzetli bir tadı vardır. Ve bundan yemek yapmak da mümkün olur. (yaprağından edilen fayda da bilinmektedir) Sonra koruk çıkar ki, bu da gere k hastalara ve gerek sağlamlara hoş bir yiyecektir .Bundan ince zevk, safralılara faydalı şuruplar da yapılır. Yemeklere konacak ekşi de kaynatılır ki ekşili kaynatılmışların en lezzetlilerindendir. Tam üzüm olunca da yemişlerin en tatlısı, en iştahlısıdır. Yaş üzümü askıya asarak bir sene veya daha çok biriktirip saklamak da mümkün olabilir. Ve bu gerçekten biriktirilip saklanan yemişlerin en tatlısıdır. Sonra üzümden yenilecek dört şey yapılır: Kuru üzüm, pekmez, sirke, şarap. Bu dört şeyin faydalarını an l atmak ise ciltlerle kitaplara dayanır. Gerçi şarabı şeriat haram etmiştir. Bununla beraber Cenâb-ı Allah bunun hakkında "İnsanlar için bazı faydalar vardır, ancak (içki ve kumarın) günahları faydalarından çok büyüktür" (Bakara, 2/219) buyurmuştur. Üzüm ü n en güzel şeyi çekirdeğidir. Doktorlar bundan bir takım tertipler yaparlar ki zayıf ve nemli mideler için çok büyük faydaları olur. (Gerçekten zamanımız doktorları da üzüm çekirdeklerinin çiğneyip ezerek yemek, şartıyle faydalarının çok büyük olduğunu be y an etmekte bununla ittifak halindedirler) Hasılı üzüm "yemişlerin sultanı" denmesine değer bir meyvedir. Aynı şekilde zeytinden de faydalanmak pek çoktur, tanesi yenir, yağının da yemek ve diğer hususlarda ne kadar büyük faydası ve çok kullanılır

olduğu malûmdur. Nara gelince, nar gerçekten acaip bir meyvedir. Bu önce dört şeyden oluşmuş bir cisimdir. Kabuğu, zarları, çekirdeği, suyu. İlk üçü yani kabuğu, zarları, çekirdeği, soğuk, kuru, yoğun, tutucudur. Hem bu sıfatlarda çok kuvvetlidir. Suyu ise bunların zıddına olarak gayet tatlı, yumuşak ve yumuşaklığa çok yakın bir içecektir. Ve huyu, tabiatı mutedil olanlara çok uygundur. Zayıf mizaçlı olanları takviyesi vardır. Bir yönden gıda ve bir yönden de ilaçtır. Şu halde nar, düşünüldüğü zaman üç kısımındaki tam yoğunluk ve suyundaki yumuşaklık ve itidâl ile yaratıcı Teâlâ bunda iki değişik zıddı toplamış gibidir. Yani bunda "benzeyen ve benzemeyen" mefhûmundaki uygunluk ve zıtlık kanununun açık bir örneği vardır.

100-Hasılı herşeyin gerek başlangıcında ve gerek gelişme süresinin her lahzasında hem ilim ehline, hem ince ve hikmetli anlayış ehline, hem bütün iman yeteneği olanlara Allah Teâlâ'nın ilâhlık eserleri, kudret ve tek oluşunun delilleri açık ve doludur. Böyle iken Allah'a cinleri türlü türl ü ortaklar yaptılar. Cin genel adı altında bulunan, gözlerden gizli karanlık yaratıklara veya gözle görünmez, tabiat ötesi kuvvetlere ve rûhânî cevherlere ilâhlıktan veya rablıktan veya yaratıcılıktan pay vererek Allah'a denk veya daha aşağı ortak yaptılar. Kimi meleklere, kimi şeytan cinsine, kimi hepsine çeşitli adlarla taptılar veya zâtî kudret ve tesir isnat ettiler. Tefsircilerin beyanına göre buradaki "cin", melekleri ve şeytanları da içine alan bir genel mânâda kullanılmıştır. İbnü Abbas demiştir ki: "Cin kelimesi, istitar (gizlenme- örtünme) den türemiştir. Melekler ve bütün rûhânîler de gözle görünmezler ve sanki gözlerden gizli gibidirler. Bu yorum iledir ki İblis de cinden sayılır. Meleklere ve rûhânîlere de cin denilmiştir". Yukarda putlar ve yıl d ızlar gibi hissedilen ve fizikî şeylerden ortak kabul edenlerin, puta tapanların, yıldızlara ve heykellere tapanların sapıklıkları beyan olunduktan sonra, burada da bunların felsefî kaynağı olan ruha tapanların sapıklıkları, yani melekler, şeytan, akıl, n e fis, madde, kuvvet, tabiat gibi gizli ve fizik ötesi sebeplere bağlananların ve bunları "üç tanrı" ve "aracı" sayanların sapıklıkları beyan olunmuştur. Bazı tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet, "melekler, Allah'ın kızlarıdır" diyenler dolayısıyla nâzi l olmuş ve meleklere "cin" denilmiştir. Meleklere Allah'ın kızları demek de cevherî ortaklığı gerektiren doğurtma fikriyle Sâbie mezhebindekilerin meleklere tapmalarıyla ilgilidir. İbnü Abbas'dan bir rivayete göre de iş bu "Allah'a cinleri ortaklar yaptı lar", Saffât sûresindeki

"Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular" (Saffât, 37/158) âyetinin de delaleti üzere, Allah ile şeytan arasında bir soy ilgisi gerektiren karşıt iki kardeş gibi sayarak, "Hayırların yaratıcısı Allah, şerrin yaratıcısı şeytandır" diyen zındıklar hakkında nazil olmuştur ki, bu şekilde birinci olarak Mecusîlerin inancına ve ikinci olarak buna benzeyenlerle ilgili olur. Zira bütün Mecusîler, bu âlemdeki bütün tüm hayırlar nûrdan ve diğer deyimle tanrıdan, bütün şer l er de zulmetten ve diğer deyimle Ehremen'dendir, diye bir ikiliğe kâni olduklarından genel mânâda "Seneviyye" adını almışlardır. Ve esas itibariyle Zerdüşt'ün "Zend" hitabına nisbetini ifade eden Farsçadaki "zendik" ve Arapçada "zındık" ve bunun çoğulu ol a rak "zenâdıka" bütün Mecusîlerin lakabıdır. Bütün Mecusî mezheplerinde anası ve kız kardeşi gibi mahremleri (kendileriyle evlenilmesi dinen haram kılınanları) ile evlenmek helâl sayıldığı gibi, yine Mecusîler içinde haram ve helal hükümlerine inanmayan "H u rremdînîler" denilen eski bir "İbâhiyye mezhebi" ve aynı şekilde bütün kadınlarda ve mallarda, ot, su, mer'a gibi şeylerde ortaklığı kabul eden ve "Mezdekiyye" denilen bir "İştirâkıyye mezhebi" de bulunduğu üzere, zındık özellikle dinsiz ve inançsız mânâsına da âdet olmuş ise de, esasen zındıklar Zerdüşt'ün "Zendevasta" isimli eseri dolayısıyla bütün Mecusîler demektir. Mecusîlerin, hissî bir görüş işaret eden nur ve zulmet isimleriyle ifade ettikleri bu ikilik inançları sûrenin başında "karanlıkları ve a ydınlığı var eden. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar" yüksek sözü ile detaylı bir şekilde kötülendiği gibi "Yezdan" ve Ehremen veya Hürmüz ve Ehremen diye fizik ötesi ve manevi bir görüş ifade eden şirkleri de burada cin denilm e siyle kötülenmiş ve reddolunmuştur. Çünkü Ehremen İslâm'da İblis denilendir. Ve İblis, "Cinlerden olan İblis Rabbinin emrinden çıkmıştı" (Kehf, 18/50) âyeti delaletince cindendir. Gerçi tefsircilerin ve "el-Milel ve'n-Nihal"de Şehristânî'nin beyanları üzere Mecusîlerin bu konuda bir çok ihtilafları vardır. İçlerinden biri hayır başlangıcı, biri şer başlangıcı olan iki esasın ikisinin de aynı derecede ezelî olduğunu kabul eden ve tam mânâsıyla Seneviyye olan Mânivviyye ve Mezdekiyye gibi mezhepler bulun d uğu gibi, bu iki asla tam denk olmak üzere üçüncü bir asıl daha ekleyerek teslis (üçleme inanış)i kabullenen Disaniyye ve Merkûniyye gibi mezhepler de vardır. Ve Mecusîlerin pek çoğu ve özellikle Kiyumresiyye, Zervaniyye, Zerdüştiyye, Meshiyye gibi asıl ve eski Mecusîler bu iki zıt aslı, varlığın vücûbu ve kudret açısından aynı derecede tutmadıkları ve çünkü Ehremen'in ezelî olmayıp tesadüf

veya doğum veya yaratma veya mesh suretiyle sonradan olma olduğunu söylemiş bulundukları için, Mecusîlikle Hıristiyanlık arasında bir şirk dini tutan Maniviyye tarzında tam mânâsıyla Seneviyye değildirler. Fakat bütün bunlarla beraber yine hepsi ve hatta hayır başlangıcı olan nur ile şer başlangıcı olan zulmet veya Ehremen'in ikisinin de Allah Teâlâ'nın yaratma ve ica d ıyla sonradan olma olduklarına kâni olan Zerdüştîler de dahil olduğu halde, hepsi bu âlemi idare etmede Allah'a Ehremen'i ortak yapmakta, yani hayır Allah'tan ve şer İblistendir, davasında birliktirler ve bu mânâ ile genel olarak Seneviyyedirler. Şehristâ n î der ki: "Bütün Mecusîler, hayır ve şerri, fayda ve zararı, kurtuluş ve fesadı aralarında tamamen paylaşmış yani birisi yalnız hayır başlangıcı, biri de yalnız şer başlangıcı olan iki esası kabullendiler, birine nur ve birine zulmet, Farsça olarak Yezdân ve Ehremen adı verdiler." Bu konuda bunların birçok mezhepleri varsa da, Mecusî meselelerinin hepsi iki kâide üzerinde toplanır. Birincisi nurun zulmet ile anlaşma sebebi; ikincisi de nurun zulmetten kurtuluşu meselesidir. Anlaşmayı başlangıç, kurtuluşu s o n sayarlar. Bütün Mecusîler, bu şekilde, iki esas ispat ederler. Bununla beraber asıl Mecûsîler, bu iki aslın ikisinin de ezelî ve ebedî olması caiz olamayacağına, nûrun ezelî, zulmetin sonradan olma olduğuna kânidirler. Sonra da bunun "sonradan olma" hu s usunda ihtilâf ederler. Aslı şer olan Zulmet veya Ehremen'in sonradan oluşu, Nûr ve Yezdan'dan mı oldu? Hayrın başlangıcı olan Nur veya Yezdan cüz'î bir şey meydana getirmiyorsa, nasıl olur da aslı şer olan Ehremen'i meydana çıkarır? Bunu o ortaya çıkarma m ışsa, kim çıkarabilir? Ortaya çıkarılmamış değilse terkip ve anlaşma nasıl mümkün olur? İşte bunlar Mecusîlerin çıkmaya ait noktalarıdır". Kiyumresîlere göre, Nur, benim bir muhalifim olsa nasıl olur, diye bir düşünmüş ve huyu nûra uygun olmayan bu kötü f ikirden zulmet hasıl olmuş ve buna Ehremen denilmiş. Ehremen, şer, fitne, fesat, zarar veren huylu olduğundan Nura karşı çıkıp tabiatı ve sözü ile ona muhalefet etmiş ve bundan dolayı Nurun askeriyle Zulmetin askeri arasında savaş olmuş, sonra melekler ar a ya girmiş, süfli âlem Ehremen'in olmak üzere anlaşmışlar. Bu antlaşma, yedi bin sene

sürecek, sonra Ehremen âlemi boşaltıp Nura teslim edecekmiş. Zervânilere göre de Nur, önce hepsi nurdan birtakım rûhânî şahısları keşfetmiş, fakat Zervan adındaki en büyük şahıs bir şeyde şüpheye düşmüş ve bu şüpheden Ehremen şeytan meydana gelmiş. Bazı Zervânîler de demişler ki, büyük Zervan, bir oğlu için 9999 sene hüzünle inlemiş, olmamış; sonra "her halde bu âlem hiçbir şey değil" diye kendinde bir fikir oluşmuş ve bun d an dolayı o merakından Ehremen ve bu ilminden Hürmüz ikiz olarak doğmuş. Hürmüz, çıkış kapısına daha yakın iken Ehremen şeytan hile edip anasının karnını yarmış ve önce çıkıp dünyayı zaptetmiş. Zerdüşt de bu iki aslın zıddı olup âlemin varlıklarının iki b a şlangıcı olduğunu, bunların anlaşmasından bileşikler ve bu bileşiklerden çeşitli şekiller meydana geldiğini ve bununla beraber bu iki zıddın ikisi de Allah Teâlâ'nın yaratması ve meydana getirmesiyle oluştuğunu ve bu karışım ve bileşimin yaratıcısının All a h Teâlâ olduğunu ve bundan dolayı Allah'ın tek olup, zıddı, dengi ve zatında ortağı bulunmadığını söylemişse de aslı şer olan Ehremen'in zıddıyle beraber yaratılışını ve bunların karışımını tek olan Allah Teâlâ'ya nisbet ettiği halde Ehremen'in varlığını A llah'a nisbet etmek caiz değildir diye ısrarı noktasında anılan susmaya mecbur olmaktan ve çelişkiden kurtulamamış ve bir de tek olan ilk yaratıcının gerisinde, biri hayrın yaratıcısı, biri de şerrin yaratıcısı iki zıt başlangıç kabul etmekle âlemin idare s inde birincisi ilk yaratıcı ve mizacının sebebi olan tek Yezdan (tanrı); ikincisi hayrın başlangıcı olan mahlûk Nur veya Hürmüz veya Melek; üçüncüsü şerrin başlangıcı ve mahlûk olanı Zulmet veya Ehremen veya İblis olmak üzere üç idareci tanrı farzeden üçg e n bir şirke de düşmüştür ki, bu şirk bir zıddı, dengi ve ortağı olmayıp tek olan yaratıcı, biri de onun yaratıp meydana getirdiği ve sentez yaptığı Melek ve Şeytan iki mahlûk başlangıcın sentez özeti ve bu âlemdeki hayır ve şerrin, kurtuluş ve fesadın, t e mizlik ve çirkinliğin ortak yaratıcısı bir yaratılmış tanrı olmak üzere, bir yönden ortaksız yaratıcı, ezelî bir tanrı; bir taraftan da ikiz bir Melek ve Şeytan ortaklığından ibaret bir sonradan olma tanrı arasında düşünülmüş çelişkili bir Senevî şirki du r umundadır. Şu halde Zerdüşt yalnız hayır, Allah'tan ve şer İblisten demek tarzında Senevîlik ile kalmamış, hayır Melekten, şer İblis'ten olmak üzere hayır ve şer Melek ve İblis ortaklığından, bu ortaklık da Allah'dan demek tarzında bir senevîliğe kani ol m uşlardır.

Bu açıklamadan anlaşılır ki İbnü Abbas hazretlerinden nakledilen nüzul sebebinde Zenadıka hayır yaratıcısı ve şer yaratıcısı iki kardeş Senevîliği, "Onlar , Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular" (Saffât, 37/158) âyeti delale tince neseb deyimleri bütün Mecusî mezheplerinin

esaslarına işareti içerir. Hem hepsinin bir Senevîlilikte toplandığını göstermiş, hem de Mecusîlik yerine Zenâdika lakabını seçerek özellikle Zerdüştlere dikkat nazarını çekmiştir. Şu halde âyetteki Cin diğer Mecusîlere göre yalnız Şeytana sarfedilmiş olması gerekirse de bazı Zervânîlerle Zerdüştlere göre Ehremen'e ve Hürmüz'e yani Şeytan ve Meleğe, Cin ve Peri'ye şâmildir. Ve bu mânâ ile âyet, nakledilen nüzul sebebinin ikisine de uygun olduktan başka sözü n gelişinden anlaşıldığına göre, gerek Senevviyye ve gerek teslis (üçleme) ve gerekse diğer şekillerde olsun fizik ötesi ve rûhânî şirklerin hepsini açıkça içerir. Ve bu içeriği açıkça anlatmak içindir ki "bir ortak olarak" değil "cinlerden ortaklar" buyurulmuştur. Bundan başka "cinlerden ortaklar" fizikî mahiyette fail tasavvur olunan tabiat kuvvetleri gibi, gizli ve örtülü sebeplere bağlı felsefî ve felsefe dışı şirklerin de türlerini içerebilecektir. Zira cinnin genel anlamında yalnız görünmeyen ve ancak bir şekile girme halinde görülebilen kuvvetler ve soyut rûhâniyet değil, gözle görülmek şânından olmakla beraber örtülü ve gizli bir halde bulunan büyük küçük cisimler, şahıslar ve gizli topluluklar bile dahil olacaktır.

Hasılı Allah'ı gereğince takdir etmeyen kâfirler ona cinleri türlü türlü ortaklar tuttular, halbuki onları Allah yarattı. Yani cinler de Allah'ın yaratığıdır. Nitekim o müşriklerin çoğu bunu esas itibariyle itiraf ederler. İtiraf etmeyenlerin de etmesi gerekir. Şu halde ya r atılanı yaratanına ortak ve rakib saymaya kalkışmanın ve Allah'ın izni olmaksızın cinlerin âlemde ve insanlar üzerinde bir tesir yapabileceklerini farzetmenin ve bu şekilde yaratanın yarattığına karşı bir âcizliğine ihtimal vermenin büyük bir aptallık, sa p ıklık ve açık bir haksızlık olduğu aşikârdır. Bu mânâya göre kelimesinin sonundaki zamir cine râcidir. Ve bunda cinlerin de akıl sahibi olduklarına tenbih vardır. Bu zamirin cinne değil nun fâili olan müşriklere gönderilmesi de ihtimal dahilindedir. Ve bu şekilde mânâ şu olur: Halbuki bu müşriklerin kendilerini yaratan cinler değil Allah Teâlâ'dır. Bundan dolayı yaratana karşı cinleri ortak saymaya kalkışmak ve onlarda Allah'ın izni dışında bir tesir hayal etmek ne büyük küfürdür. Halbuki bir takıml a rı, cinleri, perileri, gizli kuvvetleri Allah'a ortaklar saydılar. Bir takımları da Allah'a oğullar ve kızlar uydurdular. Allah hakkında doğma ve doğurma hayal ettiler ve bu şekilde Allah'tan doğmuş erkek ve dişi ilâhlar uydurdular ve bunları Allah'ın o ğulları veya kızları diye ilâh cinsinden sayıp tanrı edindiler, Allah'ı bunlarla, bunları putlarla temsil etmeye kalkıştılar. "Melekler, Allah'ın kızlarıdır"

diyen Arap müşrikleri ve Sâbieleri bu cümleden olduğu gibi, "Hürmüz ve Ehremen Allah'ın oğullarıdır" diyen bazı mecusîler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" diyen bazı Yahudiler, "Mesih Allah'ın oğludur" diyen hıristiyanlar da bu cümledendir. Yaratmada ortaya çıkma ve meydana getirmeyi kabul eden filozoflar da bunlara benzer. Hep bunları hiçbir ilme dayalı o lmayarak ve ne dediklerini bilmiyerek uydurdular. Allah'a ortak, oğul veya kız evlat uydurmaya kalkışanlar "ilâh" ve "oğul" dedikleri zaman ne söylediklerini bilmeyen cahiller ve iftiracıdırlar. "İlâh ikidir veya üçtür" diye Allah'a zatında veya sıfatında veya fiillerinde, az veya çok, denk veya aşağı, eşit veya zıt bir ortak, bir arkadaş veya rakib sayanlar, ne dediklerini bilmez cahiller, iftiracılar olduğu gibi; oğul veya kız çocuk isnat edenler de aynı şekilde ne dediğini bilmeyen ortak ve aynı cins is n at etmiş cahiller ve iftiracılardır.

Şanı yüce olan Allah kendini bunlardan tenzih eder ve O'nun yüce zatı, bunların böyle cahilce ve iftira edercesine vasıflandırmalarından mukaddes ve yücedir. Gerek zıtlık, gerek benzerlik ve aynı cinstenlik şekliyle olsun, her çeşit ortaklık ve aynı şekilde aynîlik ve aynı cinstenlikle ortaklığı gerektiren doğurmak ve doğmak gibi vasıflar haddi zatında ilâhlık vasfına uymayan, ilâh anlayışıyla çelişkilidirler. Bunlar bir çeşit noksan, acizlik ve ihtiyaç ifade e d en sonradan olma vasıflardır. İlâhlık gerçeği ise, her noksandan uzak ve yüce bir kemâldir. Şu halde Allah'ın zatı ve hakikati hakkında ortaklık ve çocuk mümkün değildir. Ve bunu anlamak için başka bir delile ihtiyaç da yoktur. Bizzat ilâh anlayışı bu imk a nsızlığı ispata yeterlidir. Zira ilâh anlayışında en yüksek bir yücelik ile bir yaratıcılık ve güzellik vasfı vardır.

101-Allah'ın ortak ve çocuğu nasıl olabilir ki, O, bütün göklerin ve yerin, benzersiz yaratıcısıdır. Bütün ulvî ve sûflî âlemden hiçbiri yokken, örnek olacak, aynîlik ifade edecek kanun, asıl , madde, şekil, nümune, örnek denecek hiçbir şey mevcut değilken, ilk önce bunları benzersiz meydana getiren ve yaratan, her türün ilk ferdini, ilk örneğini yaratıp yoktan vücuda getiren ve böyle i cat etme âdeti ve zatına mahsus fiilî sıfatı olan ve bundan dolayı misali, eşi ve benzeri bulunmak ve tasavvur edilmek ihtimali olmayan ve onun varlığı ve icadı olmadan bir yokun vücuda gelmesi ve herhangi bir şeyin var olarak ayakta durması mümkün olma y an yüce yaratıcıdır.

Bilinmektedir ki ibda, örneği geçememiş olan bir şeyi meydana getirmek ve yapmaktır. Nisbî ibda' az çok bir örnek ile ilgili olabilirse de, hakikî ibda hiçbir örnek ve asıl ile geçilmiş olamaz. Böyle hiçbir örneği geçmeden icad olunan örneksiz güzel ve fevkalâde şeye ibda edilmiş veya bedâet (güzellik)le sıfatlanmış mânâsına bedî' denildiği gibi, bunu meydana getiren ve ibda

âdeti olan mübdi (yapıcıy)e da bedî' denilir ki, musrih mânâsında sarih, müsmi' mânâsında semî' gibi, müf'îl veya fâil mânâsında feîldir. Ve buna bedî' denilmesinde, mübdi isminin ifade etmediği bir devam ve sabit olmak mânâsı vardır. Ve her iki mânâ ile bedî denildiği zaman bir örneksizlik, benzersizlik, güzellik ve fevkalâdelik anlamı vardır ki, bütün g ö kler ve yer böyle bedâyi (güzellikler) ile dolu bir güzelliktir. Bununla birlikte her ne olursa olsun icad edilmiş olan şeylere bedî denilmesi, ancak geçmiş örneği olmamak bakımından izafî (göreli) ve nisbîdir. Bir emsalsiz şeyi meydana getiren, benzerler i ni de getirebilir. Ve birçok emsalsiz şeyler bulunabilir. Şu halde hakiki mûcid, bedî-i mef'ûl değil, bedii fâildir. Yani daima icad eden, hakikî mübdi (gerçek mûcid)dir. Bu nükteden dolayı "göklerin ve yerin yaratıcısı" isim tamlamasıyla gökler ve y e rin de örneksiz yaratılmış olmasına işaret edilmiş olmakla beraber, baştan sona kadar denk ve benzeri bulunmak ihtimali olmayan tek ve emsalsiz yaratıcının gökler ve yer değil, onların eşsiz yaratıcısı olan Allah Teâlâ olduğu açıklanmış, göklerin ve yeri n izafî güzellikleri benzersiz yapıcının varlığını ve yaratma sıfatını kendilerinde az çok temsil eden bir misal ve uygunluk ifade eden bir delalet olarak değil, ancak malûlun yapıcı illetine, sonradan olanın yapıcısına, sanatın sanatkârına delaleti gibi n i sbî ve intikâlî bir iltizâmî (benimsemeli) delalet ile delil ve alamet olarak ifade ettikleri ve Allah denildiği zaman bütün emsalsiz yaratılmışların yaratıcısı olan tek var edicinin anlaşılması gerektiği gösterilmiştir.

Burada şunu iyi düşünmek gerekir ki, ibdâ'ın tarifinden anlaşıldığı üzere bediî bir eser demek gelecekteki bir örneği değilse de, geçmiş bir örneği olmayan benzersiz bir eser demektir. O, bir kanun, bir mukayese ile vücuda gelmez. İlk örnek onunla başlar, aynîlik, çeşitlenme, kanun on d an sonra meydana gelir. Bununla beraber, yokluğun kendi kendine var olması, zatı itibariyle yok olanın bizatihi var olması, yani bizzat olma (tekevvün bizatihi) mümkün değildir, bir açık çelişkidir. Yalnız maddi sebep, yani bilfiil yok olan, bir şeyin düş ü nce halinde bulunduğu bir asıl ve kaynaktan kendi kendine fiile çıkması veya yalnız sûrî (gösterişten ibaret) sebep, yani yok olan bir şeyin yalnız bir örnekten yine yapıcısız kendi kendine bir şekil kazanması veya her ikisi de yeterli değildir. Düşüncede gerek bulunsun, gerek bulunmasın, bilfiil mevcut olmayan herhangi bir şeyin var olması, herhalde bir yapıcı sebebe, yani onu fiilen icad edecek bir mûcide (icat ediciye) muhtaçtır. Ve ancak o zamandır ki, bizatihi tekevvün (kendi kendine olma) çelişkisi k a lkmış olur. Bir fâilin maddî veya sûrî sebebe bir şey ilave etmesiyledir ki yeni bir varlık tasavvuru mümkün olabilir. Yoksa

yine kendi kendine olma çelişkisi ortaya çıkar. Şu halde gerçek mânâsıyla yapıcı sebebi, yoğu var eden, vücûd yapan bir güç sahibi var demektir ki, gerek az çok bir örneği ihtiva eden bir asıl ve maddeden çıkarma ve yapma suretiyle olsun, gerek bununla beraber diğer bir örneği taklit etme şekliyle olsun, ikisinde de bizzat mevcut olmayan bir şeyi bilfiil var yapmak ve bundan dolayı v a rlığa yepyeni bir şey eklemek vardır. O halde maddî sebep ve görünüşten ibaret olan sebeb (illet-i sûriyye), yapıcı sebepten ihtiyaçsız olmadığı halde, yapıcı sebep gerçekte bunlara muhtaç değildir ve başlı başınadır. Bunun için olayların sonradan olması n da maddî ve sûrî sebep atılabilir ve fakat yapıcı sebep atılamaz. Ve gerçek yapıcı sebep fiilinde ne maddî sebebe, ne de görünüşten ibaret olan sebebe, kanuna, mahkûm ve muhtaç değildir. O maddesiz veya örneksiz, yahut hiçbiri olmaksızın da icad yapabilec e k tek fâil, tek icadçıdır. Yani tam mânâsıyla yaratıcıdır. Fiilinde madde ve şekilde muhtaç olmayan yaratıcı fâilin eserine kendi zatından bir madde veya şekil ve örnek verdiğini farzetmek de çelişki olur. Demek ki hakiki yaratıcı, tam yaratma ile yaptığı ilk güzel eserini icad ederken ne kendinden bir parça ayırıp dışarı fırlatmak gibi bir değişim yapmış, ne de kendinden bir örnek edinip kendini taklit ve temsil etmiş olamaz. Zira değişim, maddî illetde; benzeyiş de sûrî illetde düşünülebilir. Halbuki yar a tmada bunlar yok, ancak fâil ve fiil vardır. Şu halde yaratıcı fâile göre sebebin değişimi, ortaya çıkma, doğma, yok olma ve değişiklik yok, ancak bâkî olma ve fiil vardır. İlk mahlûkun yaratılmasından sonradır ki, maddî sebep ve sözde sebep düşünülebilir. Ve bunun için ilk yaratılmış eser olan ilk mahlûk ile yaratıcı fâil arasında ne bir ortaya çıkma ve ayrılma düşünülebilir, ne de zât ve sıfat bakımından fiilen bir ortaklık, bir hemcinslik, bir aynîlik bulunabilir. Madde ve misal böyle yaratılan ilk mahl û k ile başlar. Güçler, benzeyişler, kanunlar, türler, cinsler ona döndürülür. O, benzeyen ve benzemeyen şeylerin aslı ve kaynağıdır. Değişim ve benzeyiş, gelişme hep ondan sonradır. Ve ona eklenmiş olan her değişim, farklılık, yenilik, tekamül de yaratıcı f âilin baştan bir yaratmasıdır ki, buna "ol" emri denilir, eşsiz eserlere de "Allah'ın kelimesi" denilir. Bu şekilde gerçek fâil hiçbir dengi geçmeyen yaratma fiiline göre yaratıcı; örneği geçen ve o örneğe benzemekle beraber bir ayrılık ve farklılık i fade eden ve cüz'î yaratmayı içermiş olan fiiline göre de yapıcıdır. Maddî sebebi yaratması itibariyle var eden ve sözde sebebi yaratması itibariyle de tasvir eden (ressam)dir. Hâlik (yaratıcı) ve bâri (yaratan) isimleri de hepsinden geneldir. Yaratma (ha l k), var etme, icat (ibdâ) ve yapma (inşâ)dan daha geneldir. Ve unutulmamak gerekir ki bu yapmadaki çeşitli şekillere yakın benzerlikler hakiki fâile

değil, örneği geçmiş olan ilk yaratığa benzeyiştir. Fâilin sanatı hepsinde yaratmadır. Hatta inşâ etmedeki benzerlik de O'nun yaratmasıdır. Hasılı küllî (tümel) veya cüz'i (tikel) bir yaratma olmadan hiçbir şey kendi kendine yoktan vücûda gelemez. Bunun için yaratma ve yaratıcı delilleri daima varlıkların değişik olmalarında, sonradan oluşlarında, yeniliğinde, hasılı yaratma noktalarındadır. Varlıkların benzeyişleri içindeki farklılık ve değişim ile cüz'î yaratılış noktaları, sırf yaratmanın ve yaratıcının varlığının delilleri, burhan ve kudretinin alametleridir. Varlıklara basiret gözüyle bir bakılacak olursa g örülür ki, başlangıçta yaratmaya dayanmayan hiçbir şey bulunmayacağı gibi, sonunda da cüz'î yaratmaya dayanmayan hiçbir şey yoktur. Ve bunun içindir ki, varlıkların parçalarından hiçbiri tasavvurî ve temessülî ilim ile tamamen bilinemez, tam ayrıntılarıyl a tarif olunamaz. Bilinirse görmekle bilinir veya bazı şekilleriyle düşünülür. Ve bunlardan toplamındaki mutlak yaratma derhal anlaşılır ki, bu bakış, gökler ve yer toplamına bir bakıştır. Ve bunun için burada doğrudan doğruya yalnız yaratmayı göstermek iç i n "göklerin ve yerin yaratıcısı" buyurulmuş, "o ikisinde olanlar" diye içerikleri eklenmemiş, onlar daha sonra "her şeyi yarattı" ile gösterilmiştir.

Şimdi yukarda İbrahim kıssasında zikredilen ufûl (yıldız, Ay vb. batması) ve hudûs (sonradan olma) ve bundan önceki âyetlerde açıklanacak halk (yaratma), ölüden diri ve diriden ölü çıkarma, ca'l (meydana getirme, yapma) ve tahsis, inşâ (yapma), istikrar ve istidâ (emanet bırakma), inzal (indirme) ve inbat (yerden bitirme), teşâbüh (benzeşme) ve be n zememe, ismar (meyve verme) ve ikmal (tamamlama) kavramlarından sonra, ibdâ' (icad etme), icad eden, örneksiz olarak icad etme kavramları da iyice tasavvur edilir ve düşünülürse, bütün gökler ve yerin icadının bir mucidi bulunduğu ve onun bunları sırf fii l olan ve hiçbir örneği geçmeyen icadıyla icad etmiş olduğu ve bundan dolayı o mucidin o gökler ve yerde, yani bütün âlemde hiçbir dengi ve örneği bulunmak ve tasavvur edilmek ihtimali olmayan eşsiz güzelliklerin mucidi, hakiki bir yaratıcı olduğu ve doğru d an onun icadına dayanmayan hiçbir hadisenin mevcut olamayacağı kesin şekilde sabit olur ki işte Allah o göklerin ve yerin yoktan var edicisidir. Ve bunu sâbiîler, Zerdüşt dininde olanlar, yahudi ve hıristiyanlar da teslim ve itiraf ederler. Böyleyken tuta r lar da bir de ona çocuk uydururlar. Ve düşünmezler ki, doğmak da icad etmeye dayanan ve var etmeden sonra olan bir değişmedir. İcadın mûcidi, benzeşmeden uzak olduğu halde, baba ve çocuk arasında bir ortaklık unsuru, zât, sıfat ve fiillerde bir hemcinslik ve benzerlik vardır.

4Ve bunun içindir ki, Allah'a çocuk isnat edenler, o çocuğa ilâhlık da isnad eder, ilâh diye tapınırlar. Çocuk isnadı, şirk isnadını gerektirir. Halbuki yok olanın, kendi kendine var olması imkansız olduğu gibi, kendi kendine doğması da imkansız olduğundan babanın bir çocuk doğurması ve ona kendisinden cevherî (asla ait) bir parça ve bir misal verip kısmen maddî ve şekil itibariyle bir sebep olabilmesi, o babada bir değişim ve etkilenmeyi meydana getiren mucid (icad edici) fâi l in bir fiil var etmesine dayanmaktadır ki, ilâh da o mucid fâildir. Özetle ilâh, mûcid ve yaratıcı, benzeme ve hemcins olmaktan uzak demek olduğu halde aynı zamanda ona çocuk, hemcinslik ve benzerlik isnat etmek bir çelişkiden başka bir şey değildir. Ve n e dediğini bilmemektir. Şu halde göklerin ve yerin var edicisi olan böyle bir icad etme gücüne sahip ve âlemlerin tümüne benzeme ve hemcinslikten uzak bulunan ulu mucidin (yaratıcının) aynı ve örneği bulunabileceğini ve onun zatında bir bölünme ve ayrılma, bir değişme, bir eksilme veya artma ve herhangi bir ihtiyaç hasıl olabileceğini varsaymak ve benzersiz bir fâil olan mucidin herhangi bir yaratığı meydana getirmesi için kendini parçalayarak bir çocuk çıkarmaya muhtaç olacağı anlayışında bulunmak ne büyük çelişki ve cahillik, ne kadar açık bir iftiradır? Doğmak ve doğurmak, ancak ibda (var etme)dan sonra, gökler ve yer dahilinde düşünülebilir. Halbuki göklere ve yere bile çocuk isnat etmek akla uygun değilken, onların ulu mucidine bir hemcinslik ve denklik ifade eden oğul ve kız isnadı nasıl düşünülür ve caiz görülür? Her halde doğum ve ortaya çıkma (sudûr) davası batıldır. İcad etmeye, doğurtma demek gerçekten bir çelişki ve cahilliktir. O icadın mucidinin çocuğu nasıl veya nereden olur ki? Bir hanımı, bir eşi yoktur. Halbuki çocuk için anne lazımdır. Gerçi baba olmadığı halde yalnız bir anne ile çocuk tasavvur olunabilir. Nitekim bir anadan türeyen -mo-nomer- birtakım canlılar vardır. İsa'da da bu inkâra aklen hak yoktur. Fakat anasız çocuk düşünüleme z, böyle bir düşünce çelişki olur. Zira çocuk kavramında ana zorunludur. Bunun için Allah'ın bir çocuğa vâlid, yani baba olmasını tasavvur ederken o çocuktan önce ona anne ve Allah'a hanım ve eş olabilecek dişi bir eş tasavvur etmek gerekir. Halbuki her tü r lü sonradan olma ve ihtiyaç kusurlarından uzak, göklerin ve yerin yaratıcısı olan tek celâl sahibi Allah'ın bir eşi, bir karısı olması imkansızdır. Şu halde Allah'ın bir ana olması imkansız olduğu gibi, doğurma yoluyla bir çocuğa baba olması da imkansızdı r. Yani ne ana olması mümkündür, ne de baba. Ve bu imkansızlık onun noksanından, kısırlığından değil, icadın mucidi olduğundan dolayı mutlak kemalinden ve noksansızlığındandır. O bütün gökleri ve yeri yaratmış, her dilediği şeyi de yaratmıştır.

Gökle rin ve yerin bütün içeriğini, bu arada babaları, anaları, çocukları ve bu arada ona baba ve ortak olduğu iddia edilenlerin hepsini ve İsa'nın yaratılışı, onlardan ortaya çıkan yaratıkların da hepsini O yaratmıştır. Basit maddeler de O'nun mahlûku, bileşik l er de O'nun mahlukudur. Madde de O'nun mahlûku, sûret (şekil) de O'nun mahlukudur. Cisimler de O'nun mahluku, ruhlar da O'nun mahlukudur. Hissedilenler de O'nun mahlûku, düşünceler de O'nun mahlukudur. Görünen âlem de O'nun mahluku, görünmeyen âlem de O'n u n mahlukudur. Hayır yapanlar da O'nun mahlûku, şer işleyenler de O'nun mahlukudur. Cinler de O'nun mahluku, insanlar da O'nun mahlukudur. Hasılı kendisinden başka bugüne kadar vücûde gelen bütün mâsivâ (Allah'dan başka her şey) O'nun icadı ve yaratmasıdır. O ancak kendisini yaratmamıştır. Çünkü kendisi ezelî ve ebedî olarak vâcibü'l-vücûd (varlığı zatının gereği), diri ve kayyûm (herşeyi tutup koruyan)dır. Bir de ortak yaratmamıştır. Çünkü O'nun ortağının bulunması imkansızdır. Yaratılanın, ezelî yaratıcı y a ortak olması da mümkün değildir; kendisi için bir sonuçsuzluk, bir eksiklik değil, mutlak kemâldir. Varlık ve kudret açısından böyle olduğu gibi, O, herşeyi de bilendir. Ondan hiçbir şeyin gizlenmesine de imkân yoktur. "Her şeyi yarattı" ifadesinden sonra zamir ile "O, onu bilendir" buyurulmayıp da "Her şeyi bilendir" diye "şey" kelimesinin nekre (belirsiz) olarak izhar edilmesi, bu iki şeyin şümul ve faydalanmada farklı olduklarına işaret eder. Çünkü "Her şeyi yarattı" da "şey"den Allah'ın ken d isi aklen müstesnâdır. "Her şeyi bilendir" de ise müstesna değildir. Yani Allah, hem kendini, hem kendinin dışındakileri, herşeyi tamamiyle ve aynıyle bilir. Onun ilmi, şekillenme, örneğe bağlanma ve bir şekle girme suretiyle değil, aynî ve ihata edicid i r. Ve hatta her şeyin aynı ve kendisi Allah'ın ilmindedir. Onun için yaratma ve icad etmeye gücü yeten ancak O'dur. Halbuki O'nun dışındakiler, O'nun gibi her şeyi bilmez. Şu halde var olma ve gücü yetme bakımından hiçbir şey Allah'a denk olamayacağı gibi, ilim itibarıyla de öyledir. Ne göklerde ve yerde, ne de parça ve bölümlerinde, ne cisimlerde, ne ruhlarda; ne meleklerde, ne şeytanda, ne insanda; ne açıkta, ne kapalıda, kısaca bütün kâinatta Allah'a ne bir denk, ne de hemcins veya ortak yoktur. Ve olma s ı ihtimali de yoktur. Allah'a ortak tasavvuru, bilgisizlik ve çelişkiden ibaret ve mümkün olmayanı tasavvurdan başka bir şey değildir. Çocuk tasavvuru da şirk tasavvurundan ortaya çıkmıştır.

Ey bunları işitenler:

Meâl-i Şerifi

102- İşte Rabbiniz Allah bu! O'ndan başka ilâh yoktur; O, her şeyin yaratanıdır. O'na kulluk edin, O her şeye vekildir.

103- Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir.

104- Muhakkak size Rabbinizden basiretler (k alb gözleri) geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin bekçiniz değilim!

105- İşte böylece âyetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki, onlar sana: "Sen bunları bir yerlerden okuyup öğrenmişs in" desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice beyan edelim.

106- Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.

107- Allah dileseydi, ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!

102- İşte odur ki, yani şu anılan sıfatın mevsûf (sıfatlanan)ı, göklerin ve yerin icad edeni, eşden, çocuktan uzak, her şeyi yaratan, herşeyi bilen en mukaddes ve ulu zattır ki, O da Allah'tır. Zâtı ve sıfatı bakımından ibadete layık hak bir ilâhtır. "Allah" denince ancak onu anlamalıdır. Rabbınızdır; sahibiniz, terbiyeciniz, veli nimetinizdir. "Rab" denince de ancak O'nu anlamalıdır. Başka ilâh yok, ancak O vardır. Başkasının mabud olmaya, ibadet ve kulluk edilmeye h a kkı yoktur. Bu hak, ancak O'nundur. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Bunu tekrar sanmamalıdır. Zira birinci "her şeyin yaratılması", geçmişe ait, bu ise geleceğe bakmaktadır. Yani bundan önce her şeyi yaratmış olan O olduğu gibi, bundan böyle gelecekt e de herşeyin yaratıcısı O'dur. İlâhlık, mabudluk da yoktan varedicinin yaratıcının hakkıdır. Şu halde siz de ancak O'nu mabud tanıyınız, O'na ibadet ve kulluk ediniz de ondan başkasına tapmakla kendinizi düşürmeyiniz. O, bütün bu sıfat ile beraber her şey üzerine ve herşeye karşı vekildir de. Her hususta ve her şeye karşı O'na dayanılır ve tevekkül olunur ve her iş O'nun tasarruf ve idaresine teslim edilir. Yani bütün yaratıklardan her birinin de Allah'ın yaratmasıyla asil olduğu bir hakkı vardır. Ve bu şekilde bir sebepler âlemi ve insanın o sebepler ile ilgisi de vardır ki, Allah onların hepsini hak ve adaletle yaratmıştır Ve insanın, hem yaratıcısının, hem kendisinin ve hem onların hakkını teslim etmesi gerekir. Bununla beraber insanın hakkı bu sebeplerden hiçbirine kesinlikle mahkum olmamasıdır. Sebeplere hâkim olamayan ve onlara tapma mevkiinde bulunan insanlar her şeyden ve o ölçüde Hak'tan ve yaratıcıdan uzaktır. Çünkü sebepler bir kaç şeyden ibaret değil, sayılamayacak kadardır. Bunların he p sine boyun eğmekle ne onların hakkı verilir, ne insanın, ne de yaratıcının. Zira hiçbir şey, hatta insan ve melekten resul (elçi)ler de yaratıcının yerini tutacak vekil olamaz. Fakat yaratıcı hepsinin üzerinde Rab ve malik olduğu gibi, her şeye karşı veki l dir de. O, her şeye karşı, her şeyin hakkını müdafaa eder ve hakkı yerine getirir, işleri ve menfaatları düzeltir ve tanzim eder. Hem kendi adına aslî velayet, hem yaratıkları adına vekillik velayetini toplayan, her hususta emîn ve mutemed

olan bir yönetic idir. Bunun için özellikle O'na kullukla, O'nun haklarına ve emirlerine uymakla her şeyin hakkı yerine getirilir. Ve O'na dayanmak ve teslim olmak, O'ndan yardım istemek, ve emir almakla kendisinden başka herhangi bir şeyin, herhangi bir sebebin hükmüne g a lebe olunup her ihtiyaç bitirilebilir. Şu halde eğri ve çıkmaz yolları bırakıp da tevhid ve ihlâs ile doğrudan doğruya bir Allah'a kulluk etmek yalnız bir hak ve vazife değil, aynı zamanda Allah'tan başkasına karşı mağlub olması ihtimali olmayan bir dayan m a noktasından sonsuz bir kuvvet ve yaratılmışı yaratana yaklaştıran çok yüksek bir şeref ve hürriyet, ebedî bir saadet feyzi kazanmaktır. "Sadece Allah taraftarları kurtuluşa ermişlerdir" (Mücâdele, 58/22), "Muhakkak ki, Allah tarafları üstün gel e ceklerdir" (Mâide, 5/56) neticesine ermektir. "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım bekleriz" (Fâtiha, 1/5) anlaşması bu, doğru yol budur. Ve bundan dolayı hiçbir şeye değil, ancak Allah'a dayanarak yalnız Allah'a ibadet ve kulluk ediniz, bütü n ümit ve sevginizi ve bütün korku ve haşyetinizi ona bağlayarak ve her işinizi ona ısmarlayarak, bütün istek ve seçimlerinizi onun emirleri ve irşadlarına bağlayarak hareket ediniz. Ona samimi ibadetle dünya ve ahirete ait ihtiyaçlarınızın yerine getirilm e sine çalışınız. O'nun yaratması ve emri, yardım ve izni olmadan ne insanlar, ne cinler hiçbiri bir iş göremez.

103-Gerçi O'nu bütün gözler anlayamaz ve hatta kendinden başka hiçbir göz O'nu kavrayıp ihata edemez ve fakat O, gözlerin hepsini idrak ve ihata eder, görür, bilir. Gözler kendini anlayamazken, onları anlayan, anlatan, gören, gösteren, gerçeği bilen ancak O'dur. Burada dış idrak meselesine de dikkat çekilmiştir. Bir canlının kendi dışındaki görülenleri görebilmesi ve anlaşılanları anlaması i çin, öyle bir şaşırtıcı iş ve öyle bir şerefli durumdur ki, akıl bunun en derin noktasını anlayamaz. Bütün hakimler ve filozoflar bunu izah etmekten âcizdirler. Mesela gözümle karşımda bir minare görüyorum, ne gözüm minareye kadar gitmiş ve ne minare geli p gözüme girmiştir. Bununla beraber benim gördüğüm, yalnız o minareden yansıyan ışığın içerdiği ve küçücük gözüme bastığı hurda minare resminden ibaret de değildir. Ben, gözümdeki minare resmini değil, uzaktaki büyük minarenin kendisini görüyorum ve gözümü yumduğum zaman da onu bende değil, olduğu yerde idrak ediyorum. Hatta dikkat edilirse görme aracı kabul edilen ışık bile bana, benim gözüme kavuşması anında ışık oluyor ve o zaman parlıyor ve görme dediğin olay da o zaman meydana geliyor. Ve o anda ben, y e rindeki minareyi algılıyorum. Bu nasıl olabiliyor? İşte bu dış idrak işinin sır ve mahiyeti akılların, idrak ve kavrayışının

dışındadır. Bütün fen ilimleri, felsefeler, bunu ihata edebilmekten uzak kalmış ve filozoflar bu noktada ya şaşkınlık veya safsatadan başka bir şey yapamamıştır. Bununla beraber bu, vaki olan bir iştir. Ve benim minareyi gördüğüm bir gerçektir. Allah Teâlâ bunu yapmış ve yapmaktadır. Ve akılların algılayamadığı bu gerçeğin en derin noktasını ve mahiyetini idrak ve ihata eden de ancak O'dur. Gözler onu idrak ve ihata edemezken, O gözleri idrak ve ihata eder ve aynı gerçek bütün idrak edilen şeylerde böyledir. Ve O lutuf sahibi ve her şeyden haberdardır. Ve lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan ancak odur. İdrakin nuru gibi her l u tuf O'nundur. Her şeyi bilen, her doğru haberi veren ancak odur. Bundan dolayı hem O'nu dürbünlerle, teleskoplarla aramaya kalkmamalı, hem de gözler görmüyor diye, gözlerden, gönüllerden uzak, ihtiyaçlardan, dileklerden, doğru doğru haberdar olmaz sanıp d a O'ndan dönmemeli, eğri yollara sapmamalıdır. O lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olan en görmeyen gözleri görür, en gizli, en duyulmaz sanılan şeylerden, gönüllerin hiç kimselere açılamayan sırlarından ve eğilimlerinden haberdardır. O, onlara kendiler i nden yakındır. O'na ibadet etmek ve işleri ısmarlamak için şart, O'nu görmek değil, O'nun görmesi, lutuf sahibi ve her şeyden haberdar olması ve O'na ihlas ve tevhid ile zât ve sıfatlarına, fiilerine ve lutuflarına iman edilmesidir.

104- Şimdi ey Hak Mabud'dan dönüp Hak resulü yalanlayanlar, muhakkak size Rabbinizden basiretler -kalb gözüyle görülecek uyarıcılar, şahitler- geldi. Göze göre basar (görme) ne ise, kalbe göre basiret de odur. Gözlerin görmesine sebep olan ve görücü kuvvet denilen görm e nûruna göz (görme duyusu) denildiği gibi; kalbin görmesine sebep olan ve dilimizde kalb gözü de denilen algılayıcı kuvvete ve özellikle bunun zekâ, anlayış ve firaset denilen, görünür ve görünmez bir işe dikkat ve nüfuz ile, gereği gibi idrak eder bir d e recede açık ve parlak olması haline "basiret" denilir ki, bir ilâhî nurdur. Aynı şekilde baş gözüyle hasıl olan ve görmek denilen tam ve kâmil anlayışa "basar" denildiği gibi, kalb gözüyle hasıl olan tam ve kâmil idrake, gerçek ve şüphesiz bilgiye de "bas i ret" denir. Bundan başka basiret, delil, hüccet ve burhana, şahide, dikkat ve iman ile ibret alınacak hidayet sebeplerine de söylenir. Çünkü bunlar, idrak gücünü kuvvetlendirir, basiret ve idrake sebep olur. Ve bu mânâca basiret, önceki mânâları da içine a lır. Çünkü basiretin kendisi de en büyük delil, en büyük şahid ve beyyine, en büyük ibret dayanağıdır ve onsuz hiçbir şey idrak olunamaz. Burada da basiretler, ya birinci mânâya veyahut onu da içine alan bu üçüncü mânâya olarak Kur'ân ve özellikle yukarda

vâsid olan açık âyetlerdir. Görülüyor ki, bu âyetler basar (görme) ve basirete dikkat nazarını çekerek, genel bir şekilde, doğrudan doğruya hakkı bilmeye ulaşmanın idrak ile olacağını göstermiştir. Bu âyet ile işaret olunuyor ki, müşriklerde basiret fiili yoksa da, idrak gücü Allah tarafından bütün beşer yaratılışına verilmiştir. Ve sonra Muhammed (s.a.v)'in kalbine vahyedilen açık âyetler ile de bütün o idrakleri kuvvetlendirecek ve ikinci mânâ ile bizzat basîret ve tam idraki oluşturabilecek olan ilâhî d e liller tebliğ edilmiştir. Ve şu halde herkesin bu basiret nurlarına karşı kalb gözlerini yummayıp kendindeki idrak gücüne bakması ve bu şekilde basîretlerden istifade ederek bilfiil basîrete ve gerçek bilgiye erme görevini seçmesi kalmıştır. Şu halde he r kim kalb gözüyle bakar, Rabbinden gelen bu delilleri basiret ile hakkı görmek ister de iman ederse bu kendi lehinedir, kendi menfaatinedir. Ve her kim körlük eder, kalb gözünü yumar, kör olursa, bu körlük ve nankörlük de kendi aleyhinedir, kendi zararınadır. "Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat sînelerdeki kalbler kör olur" (Hacc, 22/46) âyetinin delaleti üzere asıl körlük göz körlüğü değil, kalb körlüğüdür ki, bundaki zararın sınırı ve sonu yoktur. Ey kalb gözü kör olanlar! Bu takdirde ben de s izin üzerinize bir koruyucu değilimdir. Yani Allah, verdiği idrake, gönderdiği delillere körlük eden sizin gibi nankör kâfirlerin, müşriklerin ihtiyarî fiillerinde koruyucusu ve himayecisi değildir, tersine karşısındadır. Yakında geleceği üzere gözlerini ve kalblerini çevirir. Körlük ve sapıklık yaratır, kendilerini körükörüne taşkınlıklara, karanlıklara bırakır ve bundan koruyacak ve karanlıklardan nûra çıkaracak diğer bir dost koruyucu da mümkün değildir. Körü körüne rastgelene sarılırsanız, onlar da si z i tutar, karanlıktan karanlığa, zarardan zarara, sürüklerler. Kısaca her şeyin koruyucusu ve yaratıcıların en hayırlısı olan Allah, "İman edenlerin dostu olup, onları karanlıklardan nûra çıkarır". (Bakara, 2/257) Müşriklerden uzak ve kâfirlerin düşma n ıdır. Çünkü bunlar ,Allah'ın koruma ve himaye için verdiği ve gösterdiği basiretlere körlük etmiş, Allah'ın muhafaza ve korumasına tenezzül etmemiş ve çekinmişlerdir. Ve bu hususta sorumluluk kendilerine aittir. Görülüyor ki, burada ibsar (bakmak) ve âmâ ( kör olmak) fiilleri kullara isnad edilmek ve bunlardan birini tercih ve seçmekle koruma görevinin kula ait olduğu anlatılarak, yaratanı birleme meselesine karşı kuruntuya düşülebilecek olan bir cebr (zorlama) sorusunun halliyle büyük bir uyarma vardır. Ba s iret körlüğü eden kimselere kendi "ene"si, yani benliği, bizzat muhafız olmadığı gibi, yüce yaratıcı da onlara hafîz (koruyucu) şerefli ismiyle muamele etmez.

Ve işte bizim anladığımıza göre Allah Teâlâ'nın gönderdiği basiretlere körlük ve hakkına nankörlük eden kâfirlere, müşriklere karşı "Kim körlük ederse ben size bekçi değilim." buyurması bu mânâ iledir. Ve âyette "Sizin Rabbiniz" (üçüncü sahıştan) mütekellimine (birinci şahsa) iltifat (dönüş) vardır. Burada tefsirciler "hafîz" (koruyucu) şeref l i ismini ceza veya mükafat vermek üzere amelleri kontrol ve muhafaza eden "rakîb" mânâsıyla tefsir ettiklerinden dolayı, bu âyet Peygamber'in lisanı üzere varid olmuştur, diyorlar. Ve bunu: "Ey Muhammed! De ki, sizin üzerinize koruyucu, yani amellerinizi, kontrol ve koruyarak azarlayacak olan rakîb (kontrolcü) ben değilim, Allah'tır, ben ancak bir elçiyim" meâlinde tefsir ediyorlar. Fakat biz bu yorumu pek de uygun bulmuyoruz.

105- Ve işte biz böyle âyetleri türlü türlü çevirip açıklarız. Gerçek vecihleri ve çeşitli şekilleriyle ifade eder i'cazkâr, güzel bir nizam ile halden hale devam ettirir, şekilden şekle koyarız. Bir taraftan nurlar saçar, gözlerden geçirir, basiretler açarız; diğer yönden bunları layık olmayan gözlere göstermez, basiretleri b ağlar, körlük ve karanlıklar içinde bırakırız. Bu tasrif ve tasarrufu şu sonuç ve hikmet için yaparız ki sen ders görmüşsün, çok okumuşsun (yani bu, âyetler ve Kur'ân tahsil etmeye ve incelemeye dayanan birçok ilimler ve bilgiler ile ilgilidirler. Bi r ümmî okuma yazma bilmeyen bunları bilemez ve bunlar vahyile de olmaz. Demek ki sen kimsenin haberi olmadan gizlice ders almışsın) desinler. İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerine göre müdârese etmişsin, yani kitap ehli, okumuş birtakım kimselerle müzakere etmişsin, bu bilgileri o şekilde ediniyorsun ve söylediklerini vahyile değil, o müzakere ile söylüyorsun desinler. İbnü Âmir kırâetine göre okunması halinde, bunlar, yani senin okuduğun şeyler zamanı geçmiş, bugün için hükmü kalmamış eski şeyler desinler. Hasılı bunlardan birini söyleyerek, hem Kur'ân'ın önemini ve senin bir ilm-i ledünnîy (Allah bilgisi ve sırları ilmin)e ermiş olmanı gizli kapaklı itiraf, hem de vahy ve peygamberliği inkâr ile küfür ile Allah'a ortak koşmada ısrar etsinler. Buna karşılık biz de bu âyetlerin mânâsını bilecek olanlara, ilim şanından bulunanlara beyan edelim ve açıklıyalım:

Seyyid Kutub:

Hz. Nuh'dan Hz. Muhammed (S.A.V)'e Tevhid Davası

Bu ders uzunluğuyla beraber tek bir parçadan oluşmakta ve birbirine bağlı birkaç bölümden oluşan tek konuyu işlemektedir. Surenin ele aldığı başlıca konuya değinmektedir. Bu da, inanç binasını, ilâhlık ve kulluğun gerçek mahiyetlerini ve ikisinin arasındaki ilişkinin mahiyetini kapsamlı bir bilgiye dayandırmaktan ibaretti. Ancak konu, bu sefer surenin başından beri takip edilen üslûbun dışında bir üslûpla ele alınmaktadır. Konu işlenirken, hikâye tarzı bir anlatıma başvurulmakta, ardından bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bunun yanında surede de yoğun bir şekilde yer alan duygulandırıcı etkenlere de başvurulmaktadır. Bunlar arasında tüm çizgileri eksiksiz bir şekilde sunulan sahne yer almaktadır. Bütün bunlar, surenin önsözünde sözünü ettiğimiz peş peşe gelen uzun ve düzenli solukta işlenmektedir

Bir bütün olarak ders, Hz. Nuh'dan başlayıp, Peygamberimiz (s.a.v)'e kadar süren iman kafilesini sunmaktadır. Kafilenin başında da Allah'ın salih kullarından bir kul olan Hz. İbrahim (Allah'ın selâmı üzerine olsun) fıtratında belirdiği şekilde ilâhlık gerçeği sunulmaktadır. Böylece, çevresindeki cahiliye sapmaları ve düşünceleriyle çarpışırken, bir yandan da gerçek ilâhını araştıran ve onu kendi içinde bulan bozulmamış fıtratın gerçek olduğu kadar, insanı ürperten bir tablosu çizilmektedir. Fıtratın derinliklerinde beliren şekliyle gerçek ilâhına ilişkin doğru bir düşünceye kavuşmaktadır. Bu düşünce, gözle görülen ve algılanan kanıtlardan çok daha güçlü ve daha kalıcı olan iç dünyasının derinliklerinde yer alan kanıtlara dayanmaktadır. Ayetlerin akışı, gerçek Rabbine yönelişinden ve ona ilişkin gönlünde hissettiği kanıtla tatmin oluşundan sonra İbrahim Peygamberin (selâm üzerine olsun) durumunu söz konusu etmektedir:

-Kavmi onunla tartışmaya girişti, bunun üzerine onlara de ki; "Allah beni doğru yola iletmişken sizler, O'nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O'na koştuğunuz ortaklardan korkmam. Meğer ki, Rabbim hakkımda bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünmüyor musunuz?"

"Sizler Allah'ın hakkında size hiçbir kanıt indirmemiş olduğu putları O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin O'na koştuğunuz ortaklardan nasıl olur da korkarım? Eğer biliyorsanız, söyleyin bakayım, bu iki gruptan hangisi güvenli olmaya daha lâyıktır?"

Sonra ayetlerin akışı, asırlar boyu gelmiş geçmiş peygamberlerden oluşan şerefli kafilenin önderlik ettiği iman kervanıyla birlikte yoluna devam ediyor. Böylece, Allah'a ortak koşanların şirki, Rabblerinden gelen mesajı yalanlayanların yalanı ciddiyetten uzak bir saçmalık olarak beliriyor. Birbirinden kopmadan yoluna devam eden kervanın yanında darmadağın bir durum sergiliyor. Bu kervanın başı ile sonu birbiri ile bütünleşmiş ve tek bir ümmeti oluşturmuştur. Öncekilerin uyduğu yol göstericiliğe sonrakiler de uyuyor. Hem de zaman ve mekân farkını dikkate almadan, ırk ve ulus farklılığını ölçü edinmeden, soy ve renk ayırımına itibar etmeden... Çünkü, onları birbirine bağlayan ip, şu şerefli kafilenin taşıdığı biricik dindir.

Bu ulu kervanın sunulmasından sonra, yüce Allah'ın seçkin Peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik sözlerinde olağanüstü bir sahne de ortaya çıkmaktadır.

-İşte bu Allah'ın doğru yoludur, dilediği kullarını ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyilikler boşa giderdi.

-Bunlar kendilerine kitap, egemenlik ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şu adamlar bunları inkâr ederlerse onlara, kendilerini inkâr etmeyen başka bir topluluğun desteğini sağlarız.

-İşte onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle ve de ki; "Ben bu Kur'an'a karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, O bütün alemlere yönelik bir hatırlatmadan başka bir şey değildir."

Bu ulu kervan sunulduktan sonra, yüce Allah'ın bir peygamber göndermediğini ve herhangi bir insana hiçbir zaman kitap indirmediğini ileri sürenlere yönelik bir kınama yer almaktadır. Bunlar Allah'ı gereği gibi değerlendirememişler. Gerçekten de `yüce Allah'ın insanları, nefisleri, akılları ve ondan kaynaklanan arzuları, ihtirasları, zaaf ve kusurlarıyla baş başa bıraktığını söyleyebilen biri, Allah'ı gereği gibi tanıyamamış demektir. Böyle bir durum yüce Allah'ın ilâhlığına, Rabblığına, ilim ve hikmetine, adalet ve rahmetine yakışmaz. Yüce Allah'ın rahmeti, ilmi ve adaleti kullarına peygamber göndermeyi, peygamberlerinden kimisine kitap indirmeyi, böylece insanları yaratıcılarının yoluna yöneltmeye çalışmalarını, fıtratlarının üzerine çöken, hakka açılan pencerelerini tıkayan, içindeki alıcı ve verici aygıtlarını işlemez hale getiren tozlardan arındırmaya çalışmalarını gerektirmiştir. Bu arada Musa'ya (Allah'ın selâmı üzerine olsun) indirilen kitapla birlikte kendisinden önce gelmiş tüm kitapları doğrulayan şu kitap örnek verilmektedir.

Birbirine bağlı bölümlerden oluşan bu uzun ders, Allah'a iftira edenlerin davranışının, Allah tarafından kendisine vahiy geldiğini ileri sürenlerin iddiasının ve Allah'ın indirdiği kitaba benzer bir kitap indirebileceğini söyleyenlerin, bu davranışlarının iğrençliğini gözler önüne sermekle son bulmaktadır. Bu tür iddiaları, İslâm çağrısıyla karşı karşıya kalanların kimisi ileri sürmüştü. Bazısı vahiy aldığını, bazısı da peygamber olduğunu iddia etmişti.

En sonunda müşriklere ilişkin insanın içini karartan bir sahne yer almaktadır.

Zalimleri ölümün pençesinde çırpınırken ve melekler ellerini uzatıp "Haydi verin canınızı, Allah hakkında söylemiş olduğunuz asılsız, yakışıksız sözlerden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlenmelerinizden dolayı bugün onur kırıcı bir azaba çarptırılacaksınız" derlerken görmelisin!

Tıpkı ilk yarattığımızda olduğu gibi bize yine yalnız başınıza geldiniz, size vermiş olduğumuz her şeyi arkanızda bıraktınız, üzerinizde etkili ortaklarımız olduklarını sandığınız aracılarınızı yanınızda görmüyoruz, aranızdaki bütün bağlar kopuverdi, ortağımız sandığınız ilâhlar sizden uzaklaşıp kayıplara karıştı.

Bu, son derece sıkıntı verici, iç karartıcı ve korkunç bir sahnedir. Allah'a karşı büyüklenmenin, mesajından yüz çevirmenin, iftira edip yalanlamanın cezası olarak küçümseme, ayıplama ve azarlama öne çıkmaktadır sahnede.

 

Tevhid Ve İnsan Fıtratı

74- Hani İbrahim, babası Azer'e dedi ki; "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Ben gerçekten gerek senin ve gerekse kavminin açık bir sapıklık içinde olduğunuzu görüyorum.

75- Biz İbrahim'e göklerin ve yerin görkemli egemenlik mekanizmasını böylece gösteriyorduk ki, o kesin inançlılardan olsun.

76- Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi. Fakat yıldız batınca "Batanları sevmem " dedi.

77- Arkasından ayı doğarken görünce "Rabbim budur dedi. Fakat o da batınca "Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum " dedi.

78- Daha sonra güneşi doğarken görünce "Rabbim budur, bu daha büyüktür" dedi. Fakat o da batınca "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz putlardan uzağım. "

79- Ben yüzümü, dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na ortak koşanlardan değilim.

Kur'an akışının bu ayetlerde gözler önüne getirdiği sahne, gözleri kamaştıran olağanüstü bir sahnedir. İlk aşamada, putlara ilişkin cahiliye düşüncelerini reddeden ve onlardan tiksinen fıtratın sahnesidir bu. Üzerindeki bu hurafeleri silkeleyince içten gelen coşkun bir istekle vicdanında bulduğu gerçek ilâhını arıyor. Bu düşünce henüz anlayışında ve belleğinde açıklığa kavuşmamıştır. Gizli bir coşkuyla parlayan her şeyle ilgi kurup bunun ilâhı olabileceğini düşünüyor. Fakat iyice araştırdıktan sonra bunların gelip geçici şeyler olduğunu anlıyor. Çünkü içinde gizli ilahlık gerçekliğini ve uluhiyet sıfatlarıyla bir benzerliklerini görememiştir. Sonra bu fıtrat içinde parlayan ve iyice belirginleşen bir gerçeğin farkına varıyor. Büyük bir sevinçle ve bu gerçeğin coşkusuyla dolup taşıyor. Daha önce kendi kavrama yeteneğiyle belirlediği, içindeki gerçeğe uygun gerçeğe ulaşmanın büyük coşkunluğuyla duyuruyor inancını. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) gönlünde belirginleşen bu sahne, olağanüstü ve göz kamaştırıcı bir sahnedir. Kur'an'ın akışı bu büyük deneyimi şu kısacık ayetlerde ifade edip geçiyor. Bu, fıtratın hak ve batıl karşısındaki tutumunun hikâyesidir. Müminin ilân ettiği ve bu konuda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmediği inancın hikâyesidir. Bu konuda babaya, aileye, aşirete ve ulusa hoş görünmek gibi bir endişesi yoktur. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) babasına ve kavmine karşı takındığı şu katı, kesin ve net tutum gibi.

Hani İbrahim, babası Azer'e dedi ki; "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Ben gerçekten gerek senin ve gerekse kavminin açık bir sapıklık içinde olduğunuzu görüyorum."

Bu, İbrahim'in diliyle konuşan fıtratın kendisidir. Çünkü İbrahim henüz idrakiyle, kavrama yeteneğiyle ilâhını bulmamıştı. Ancak onun bozulmamış fıtratı daha baştan kavminin kullukta bulunduğu putların ilâh olabileceklerini reddetmişti. -Irak Keldanileri olan İbrahim'in kavmi, putlara kullukta bulundukları gibi gezegenlere, yıldızlara da taparlardı.- Çünkü kullukta bulunan, zorluk ve rahatlıkta kulların kendisine yöneldiği, insanları ve tüm canlıları yaratan ilahın... Evet İbrahim'in fıtratına göre bu ilahın taştan bir heykel ya da ağaçtan bir put olması mümkün değildi. Madem ki yaratan, yarattıklarının rızkını veren, her şeyi işiten ve karşılık veren bu heykeller değildir,-ki durumları da bunun açıkça göstermektedir.- O halde, kullukta bulunulmayı hak etmemişlerdir ve gerçek ilâh ile kulları arasında aracı şeklinde de olsa ilâh edinilemezler.

O halde daha ilk karşılaşmada İbrahim'in (selâm üzerine olsun) fıtratının hissettiği açık bir sapıklıktır bu. Ayrıca bu, yüce Allah'ın insanları yarattığı fıtratın eksiksiz bir örneğidir. Sonra bu, açık bir sapıklıkla yüzyüze geldiğinde onu reddedip tiksinen, sorun inancı ilgilendirince de gerçek sözü açıklayıp duyuran mükemmel fıtrata da bir örnek oluşturmaktadır.

"Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Ben gerçekten gerek senin ve gerekse kavminin açık bir sapıklık içinde olduğunuzu görüyorum."

Bunlar, İbrahim'in (selâm üzerine olsun) babasına söylediği sözler. Oysa İbrahim son derece yufka yürekli, halim, güzel ahlâklı, hoşgörülü ve yumuşak biridir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu nitelikleri sıralanmaktadır. Ancak burada inanç söz konusudur. İnanç da babalık ve oğulluk bağlarının çok çok üstündedir. Yumuşaklık ve hoşgörü duygularının ötesinde bir olaydır. İbrahim de, yüce Allah'ın, soyundan müslümanların uymasını emrettiği bir önderdir. Hikâyenin burada anlatılması da insanlar için bir örnek, bir numune olması amacına yöneliktir.

Böylece İbrahim (selâm üzerine olsun) fıtratının arılığı ve gerçeği aramadaki içtenliği nedeniyle yüce Allah'ın kendisi için evrende gizli sırları ve varlık aleminde doğru yolu gösteren kanıtları ortaya çıkarmasını hakediyor.

Biz İbrahim'e göklerin ve yerin görkemli egemenlik mekanizmasını böylece gösteriyorduk ki, o kesin inançlılardan olsun.

Şu bozulmamış fıtrat ve açık basiret gibi, hakka karşı böylesine bir içtenlik ve bu derece şiddetle batıldan tiksinme üzerine İbrahim'e bu mülkün, göklerin ve yerin mülkünün gerçek mahiyetini gösterdik. Evrenin planında gizli sırlardan haberdar kıldık. Varlık sayfalarına serpiştirilmiş işaretleri ortaya çıkardık. O'nun kalbi ve fıtratı ile şu olağanüstü evrende yer alan imana yönelik mesajlarla doğru yolu gösteren kanıtları birbirine bağladık. Böylece O'nu, sahte tanrılara kulluk yapmayı reddetme aşamasından gerçek ilahı benimseme aşamasına yükselttik.

İşte fıtratın derin ve yalın yöntemi budur. Bu, birikintilerin yozlaştıramadığı bilinçtir. Evrendeki yüce Allah'ın harikulade sanatını düşünen basirettir bu. Görülen alemleri, içlerindeki sırları dile getirene kadar derinliğine incelemektir. Bu, O'nun uğruna çaba sarfetmenin mükâfatı olarak yüce Allah'ın doğru yolunu göstermesidir.

İşte İbrahim (selâm üzerine olsun) bu şekilde yoluna devam edip Allah'ı bulmuştur. Daha önce fıtratında ve vicdanında bulduktan sonra düşünce ve bilincinde de bulmuştur. Düşünce ve bilincinde bulduğu ilâhlık gerçeği fıtrat ve vicdanda yer eden gerçekle bir uyum arzetmiştir.

O halde İbrahim'in (selâm üzerine olsun) bozulmamış fıtratıyla zorlu bir yolculuğa çıkalım. Kuşkusuz bu, son derece korkulu bir yolculuktur, ilk başta rahat ve kolay görünse de. Fıtrî iman noktasından bilinçli iman noktasına uzanan bir yolculuktur bu. Bu, birtakım farzların ve hükümlerin yükümlülüğü gerektiren imandır. Bu noktada yüce Allah, halk kitlelerini sadece akılları ile başbaşa bırakmamıştır. Peygamberlerin getirdiği mesajlarla açıklama yönüne gitmiştir. İnsan fıtratını veya insan aklını değil de, peygamberliği insanlar için bir gerekçe kılmıştır. Hesaba çekilmenin ve cezalandırılmanın nedeni budur. Bu, yüce Allah'ın adaletinin, rahmetinin, insanlardan haberdar olmasının, onları bilmesinin gereğidir.

İbrahim'e gelince, o, İbrahim'dir. Rahmanın dostu, müslümanların babasıdır.

-Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi. Fakat yıldız batınca "Batanları sevmem" dedi.

Bu, İbrahim'in ruhunun bir portresidir. Babasının ve kavminin kullukta bulunduğu putlara karşı içinde bir kuşku hatta, kesin bir karşı çıkış belirmişti. İnanç sorunu fikrini meşgul etmiş, tüm dünyasını doldurmuştu. "Üzerine gece basınca" deyimi bu tabloyu daha bir somutlaştırmaktadır. Sanki gece sadece onu bürümektedir. Ve sanki onu çevresindeki insanlardan koparmaktadır. Ta ki, kendi ruhu, duyguları, düşünceleri, fikrini uğraştıran, hafızasını dolduran yeni ilgisiyle başbaşa kalabilsin...

Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi İbrahim'in (selâm üzerine olsun) kavmi yıldızlara ve gezegenlere kullukta bulunurlardı. Bir bilinç ya da kavrama söz konusu olmaksızın, fıtratında bulduğu gerçek ilâhının bu putlardan bir put olmasını imkânsız görünce, kavminin kulluk yaparak yöneldiği bir şeyde gerçek ilâhını bulabileceğini düşünmüştü.

Ulusunun gezegenlere, yıldızlara kulluk yaparak yöneldiklerini ilk görmesi değildi bu. Yıldızları da ilk defa görüyor değildi. Ancak -o gece- yıldız, daha önce konuşmadığı bir dille konuşuyordu, fikrini meşgul eden, dünyasını dolduran problemin uyandırdığı duygulara benzer işaretler getiriyordu hatırına.

"Rabbim budur" dedi.

Çünkü yıldız, parlaklığı, çekiciliği ve yüksekliğiyle putlardan daha çok Rabb olmaya yakındır. Ama hayır... Yıldız O'nun zannını yalanlıyor.

"Fakat yıldız batınca, `Batanları sevmem' dedi."

Yıldız kayboluyor. Yaratıklara görünmez oluyor. O halde kim onları gözetecek, işlerini kim düzene koyacak, Rabb kaybolduktan sonra? Yok, bu Rabb olamaz. Çünkü Rabb kaybolamaz.

İşte fıtratın yakın ve yalın mantığı budur. Mantıksal önermelere, diyalektik varsayımlara danışmaz, rahatça, net ve doğrudan doğruya hareket eder. Çünkü insanlığın varlığı içten ve kesin bir şekilde bunu dile getirmektedir.

"Batanları sevmem"...

Fıtrat ile ilâhın arasındaki bağ, sevgi bağıdır. Aradaki ilişki, kalp ilişkisidir. Bu nedenle İbrahim'in (selâm üzerine olsun) fıtratı, batanları sevmiyor, onlardan ilâh edinmiyor. Çünkü fıtratın sevdiği ilâh, kaybolmaz, batmaz...

-Arkasından ayı doğarken görünce, "Rabbim budur" dedi. Fakat o da batınca "Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum" dedi.

Deneme bir daha tekrarlanıyor. Sanki İbrahim, daha önce hiç ayı görmemişti, ailesinin ve kavminin aya ibadet ettiğini bilmiyordu. Bu gece onun nazarında ay, yeni gördüğü bir şeydir.

"Rabbim budur" dedi.

Varlık alemine akıttığı aydınlığı, sevimli ışığıyla gökte belirginleşmesiyle... Fakat kayboluyor... Oysa Rabb -İbrahim'in fıtratı ve kalbiyle bildiği gibi- kaybolmaz, batmaz...

Bu noktada İbrahim (selâm üzerine olsun) vicdanında ve fıtratında bulduğu gerçek ilahının yardımına muhtaç olduğunu anlıyor. Sevdiği ve fakat henüz idrakinde ve bilincinde bulmadığı Rabbinin... Şayet Rabbi ona doğru yolunu göstermeyecek olursa, O'na elini uzatmayacak olursa ve yolunu göstermeyecek olursa, sapıtıp yolunu yitireceğini anlıyor.

"Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum" dedi.

-Daha sonra güneşi doğarken görünce "Rabbim budur, bu daha büyüktür" dedi. Fakat o da batınca "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz putlardan uzağım."

-Ben yüzümü, dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na ortak koşanlardan değilim.

Bu, gözle görülen cisimlerin en büyüğü, ışık ve sıcaklık bakımından en zorlusuyla geçirilen üçüncü bir denemedir. Güneş... Güneş her gün doğar ve batar.. Ancak bugün İbrahim'in gözüne yeni yaratılmış gibi görünmektedir. Çünkü İbrahim (selâm üzerine olsun) bugün eşyaya, ilâhından haberdar olan, ona güvenen, onunla tatmin olan, uzun bir şaşkınlık, kararsızlık ve çabadan sonra kalıcı bir temele varan benliğiyle bakmaktadır.

"Rabbim budur, bu daha büyüktür" dedi.

Ancak o da kayboluyor.

İşte bu noktada arzu gerçekleşiyor, kıvılcım alevleniyor. Bozulmamış dosdoğru fıtrat ile gerçek Allah'ı arasında buluşma meydana geliyor. Gönül nurla dolup taşıyor, görülen evreni, insan aklını ve bilincini kaplıyor. Burada İbrahim (selâm üzerine olsun) ilâhını buluyor. O'nu fıtratında ve vicdanında bulduğu gibi bilincinde ve idrakinde de buluyor. İşte bu noktada gizli fıtrî algılama ile açık aklî düşünce arasında bir uygunluk gerçekleşiyor.

İbrahim (selâm üzerine olsun) burada ilâhını buluyor. Ancak, parlayan yıldızda, doğan ayda ya da yükselen güneşte değil. Gözlerin görebildiği, duyu organlarının algıladığı hiçbir şeyde bulmuyor. Gözlerin gördüğü, duyu organlarının algıladığı ve aklın kavradığı her şeyin yaratıcısı olarak görüyor. O'nu gönlünde, fıtratında, aklında, bilincinde ve çevresindeki tüm varlıklarda görüyor. Gözlerin gördüğü duyu organlarının algıladığı ve akılların kavradığı her şeyin yaratıcısı olarak buluyor.

Bu durumda, kullukta bulundukları sahte ilâhlardan ötürü kendisiyle kavmi arasında içinde kesin bir ayrılığın farkına varıyor. Hiçbir ödün vermeksizin yönelişlerinden, hayat metodlarından ve yaşadıkları şirkten kesin bir şekilde uzaklaşıyor. -İbrahim'in kavmi, Allah'ı doğrudan doğruya inkâr etmiyordu, ancak bu sahte Rabbleri ortak koşuyorlardı- İbrahim de sadece ortaksız Allah'a yöneliyordu.

"Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz putlardan uzağım." Ben yüzümü, dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na ortak koşanlardan değilim.

Bu, gökleri ve yeri yaratana yöneliştir. Şirke sapmayan tevhidi bir yöneliştir. Bu, kesin bir söz, pürüzsüz bir inanç ve son yöneliştir. Bundan sonra, vicdanda yer alan gerçeğe uygun düşen bu gerçeğin akılda iyice belirginleşmesinden sonra, kararsızlığa, tereddüte yer yoktur.

Hz. İbrahim'in Kavmiyle Tartışması

Bu göz kamaştırıcı, olağanüstü sahneyi bir kere daha seyrediyoruz. Tam manasıyla açığa kavuştuktan ve üzerine çökmüş karanlıktan kurtulduktan sonra, gönülde beliren ve kalbi bürüyen inanç sahnesi... İnsanın bünyesini tamamen doldurup geride hiçbir şey bırakmadığını seyrediyoruz. Kalbinde, aklında ve çevresindeki varlıklarda bulduğu yüce Rabbinden kaynaklanan güven duygusu akmaktadır içine. Bu sahne, ayetlerin akışında yer alan aşağıdaki bölüm= de bütün göz kamaştırıcılığı ile, bütün güzelliği ile belirginleşmektedir.

Kuşkusuz İbrahim (selâm üzerine olsun) vicdanında, aklında ve çevresindeki varlıklarda yüce Allah'ı görecek duruma gelmişti. Kalbi mutmain olmuş, fikri durulmuştu. Yüce Allah'ın elinden tutup yol boyunca adımlarını yönlendirdiğini hissediyordu. Şimdi de kendi ulusu gelmiş, onunla, vardığı kesin sonuç ve gönlünü açan tevhid konusunda tartışmağa kalkışıyor. O ise, ulusunu, kesin kararlılığı, derin inancı ve kendisini doğru yola ileten gerçek Rabbinin gizli açık görüşüyle karşılıyor.

 

80- Kavmi onunla tartışmaya girişti, bunun üzerine onlara dedi ki; "Allah beni doğru yola iletmişken sizler, O'nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O'na koştuğunuz ortaklardan korkmam. Meğer ki, Rabbim hakkımda bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünmüyor musunuz?"

81- "Sizler Allah'ın haklarında size hiçbir kanıt indirmemiş olduğu putları O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin O'na koştuğunuz ortaklardan nasıl olur da korkarım? Eğer biliyorsanız, söyleyin bakayım, bu iki gruptan hangisi güvenli olmaya daha lâyıktır?"

Fıtrat bozulmaya başladı mı sapıtır. Ardından bu sapıklığını giderek derinleştirir. Artık açı genişlemeye, başlangıç çizgisinden gittikçe uzaklaşmaya başlamıştır. Öyle ki, fıtratın bundan sonra doğru yola dönmesi son derece güçleşir. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) kavmi putlara, gezegenlere ve yıldızlara kullukta bulunuyor. İbrahim'in gönlünde gerçekleşen bu dehşet verici yolculuğu düşünüp değerlendirmiyorlardı. Bu olay onları sırf düşünüp incelemeye bile yöneltememiştir. Üstelik düşünce ve sapıklıklarındaki gözle görülür çaresizliklerine rağmen, gelip onunla tartışmaya ve inkâra kalkışıyorlar.

Ancak, Allah'ı gönlünde, aklında ve çevresindeki varlık aleminde bulan mümin İbrahim (selâm üzerine olsun) onları, büyük bir güven ve kararlılıkla tiksinerek karşılıyor.

Allah beni doğru yola eriştirmişken, O'nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?"

Elimden tutarken, basiretimi açarken, beni kendisine yöneltirken ve kendisini bana tanıtırken bulduğum Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Yüce Allah elimden tutmuş bana yol göstermiştir. O halde vardır. Bana göre bu, varlığının kanıtıdır. O'nu, çevremdeki evrende gördüğüm gibi vicdanımda ve bilincimde de gördüm. O halde, içimde bulduğum ve bunun için bir kanıta da ihtiyaç duymadığım bir şey hakkında benimle tartışmanızın bir anlamı yoktur. O'nun beni kendisine iletmesi yeterli bir kanıttır.

Ben O'na koştuğunuz ortaklardan korkmam.

Allah'ı bulan kişi nasıl korkabilir? Allah'ın gücünden başka tüm güçler ciddiye bile alınmayacağına, O'nun otoritesinden başka bir otoriteden korkulmayacağına göre, Allah'ı bulan kişi, neden ve niçin korkabilir ki?

Ancak, derin imanı ve içten teslimiyeti nedeniyle İbrahim (selâm üzerine olsun) Allah'ın serbest iradesine ve her şeyi kapsayan bilgisine dayanmadan kestirip atmıyor.

Meğer ki, Rabbim hakkında bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünmüyor musunuz?

O, Allah'ın iradesine, korumasına ve gözetimine dayanarak hiçbir konuda kavminin sahte tanrılarından korkmadığını duyuruyor. Çünkü o, Allah'ın korumasına ve gözetimine sığınmıştır. O biliyor ki, Allah'ın dilediğinin dışında hiçbir şey başına gelmez. Allah'ın her şeyi kapsayan bilgisi onu da kapsamına almıştır.

-"Sizler Allah'ın haklarında size hiçbir kanıt indirmemiş olduğu putları O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin O'na koştuğunuz ortaklardan nasıl olur da korkarım? Eğer biliyorsanız, söyleyin' bakayım, bu iki gruptan hangisi güvenli olmaya daha lâyıktır?"

Bu, kendisine güvenen ve şu varlıkta yer alan gerçekleri kavrayan müminin mantığıdır. Korkması gereken biri varsa bu, İbrahim (selâm üzerine olsun) olmayacaktır. Korku duyması gereken, elini Allah'ın eline tutuşturan ve böylece yoluna devam eden mümin olmayacaktır. Bir müminin ne olursa olsun bu aciz tanrılardan korkması düşünülemez. Kimi zaman yeryüzünde zorba diktatörler şeklinde beliren bu tanrılar, yüce Allah'ın gücü karşısında kaale bile alınmayacak derecede zayıftırlar. Onlar, yüce Allah'ın kendilerine bir yetki ve güç vermediği canlı cansız şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmadıkları halde, İbrahim (selâm üzerine olsun) bu çaresiz sahte tanrılardan korkar mı? O halde, iki gruptan hangisi daha güvencededir? Allah'a inanıp ortakları reddeden mi, yoksa hiçbir yetkisi ve gücü bulunmayan şeyleri Allah'a ortak koşan mı? Şayet az da olsa, bir bilgileri ve anlayışları varsa söylesinler bakalım, hangi grup kendini güvencede hissetmeyi hak etmiştir?

Burada cevap yüceler aleminden geliyor, yüce Allah bu soruna ilişkin hükmünü bildiriyor:

 

82- İman edenler ve bu imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, güven işte onlar içindir, doğru yolda olanlar onlardır.

83- Bu bizim kesin kanıtımızdır, onu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Biz dilediğimizin derecesini kat kat yükseltiriz. Hiç kuşkusuz Rabbin hikmet sahibi ve her şeyi bilendir.

İnananlar ve kendilerini bütünüyle Allah'a adayanlar, gerek kulluk, gerek boyun eğme ve gerekse yöneliş noktasında bu inançlarına şirki bulaştırmayanlar... İşte güvencede olma bunların hakkıdır, doğru yolda olanlar da bunlardır.

Bu bizim kesin kanıtımızdır, onu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Biz dilediğimizin derecesini kat kat yükseltiriz.

Kuşkusuz bu, kendisiyle tartışmak ve kavminin ileri sürdüğü kanıtı çürütmek için, yüce Allah'ın İbrahim'e (selâm üzerine olsun) ilham ettiği bir kanıttır. Şu sahte tanrılarının, ona bir kötülük dokundurabileceğine ilişkin düşüncelerinin basitliği de ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca, yüce Allah'ın varlığını ve evren üzerindeki güç ve otorite sahibi oluşunu tartışma konusu yapmadıkları, sadece bu tanrıları O'na ortak koştukları gayet açıktır. İbrahim (selâm üzerine olsun) O'na ortak koşanınsa, korkmayı daha çok hak ettiğini belirterek, onları karşıladığı zaman... Yüce Allah'ın kendisine verdiği, ilham ettiği bu kanıtla onları karşılayınca, ulusunun ileri sürdüğü kanıt çürüyüp kendi kanıtı geçerli oluyor. Böylece İbrahim (selâm üzerine olsun) inanç, kanıt ve konum bakımından kendi kavmine karşı üstünlük sağlamış oluyor.. İşte yüce Allah dilediği kimsenin derecesini böyle yükseltir. Bu konuda hikmeti ve bilgisi uyarınca tasarrufta bulunur.

Hiç kuşkusuz Rabbin hikmet sahibidir ve her şeyi bilendir.

Bu bölümü bitirmeden önce, Peygamberimizin arkadaşlarının yaşadığı dönemin esintilerinden birini duymak istiyoruz. O dönemde Kur'an onlara, yeni yeni iniyordu, ruhları onu yavaş yavaş sindiriyordu. Onunla yaşıyor ve onun için yaşıyorlardı. Olağanüstü bir ciddiyet, dikkat ve sorumluluk duygusuyla ona yaklaşmış, işaretleri, ilhamları ve gerekleriyle içiçe yaşamışlardı. Bu durum karşısında ürpermekten kendimizi alamıyoruz, dehşetten dona kalıyoruz. Bu eşsiz insan topluluğunun durumunu ve çeyrek yüzyıl gibi kısa bir zamanda yüce Allah'ın bu toplulukla ne tür olağanüstülükler meydana getirdiğini kavrıyoruz.

İbn-i Cerir, Abdullah b. İdris'e dayandırarak şöyle rivayet eder: "İman edenler ve imanlarına bir zulüm karıştırmayanlar..." ayeti nazil olunca, bu durum Peygamberin arkadaşlarına ağır geldi. `Hangimiz kendisine haksızlık etmez ki' dediler. Bunun üzerine Allah'ın elçisi, `Durum sizin sandığınız gibi değildir. Lokman'ın oğluna söyledikleri kastedilmektedir burada' buyurdu. "Allah'a ortak koşma, çünkü şirk büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi: 13)

Yine İbn-i Cerir, İbn-i Müseyyeb'den şöyle rivayet eder: Ömer b. Hattab (Allah ondan razı olsun) "İman edenler ve imanlarına bir zulüm karıştırmayanlar..." ayetini okuduğunda büyük bir korkuya kapıldı. Ardından Ubey b. Ka'b'a gidip, ey Eba Munzir, Allah'ın kitabından bir ayet okudum ki, buna göre kurtuluş imkânsızdır. Ubey b. Ka'b:

-Hangi ayettir bu? diye sordu. Bunun üzerine Ömer (Allah ondan razı olsun) ayeti okudu ve hangimiz kendisine zulüm etmez diye ekledi. Ubey b. Ka'b, `Allah seni affetsin, yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu işitmedin mi: "Şirk büyük bir zulümdür." İmanlarına şirk karıştırmayanlar" demek isteniyor' dedi.

Yine İbn-i Cerir, Ebul Eş'ar'dan, o da babasından şöyle rivayet eder: Zeyd b. Sevhan Selman'a sordu: `Ey Ebu Abdullah, Allah'ın kitabından bir ayet beni çok etkiledi': "iman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar..." Bunun üzerine Selman (Allah ondan razı olsun) `Burada kastedilen Allah'a ortak koşmaktır' dedi. Zeyd, `Bunu senden duymamış olsaydım hiçbir zaman sevinmeyecektim. Sanki sahip olduğum her şeyi kaybedip yeniden bulmuş gibi oldum' dedi.

Şu üç rivayet bu seçkin topluluğun Kur'an'ı nasıl algıladıklarını, ruhlarının üzerïnde ne kadar ciddi bir etki bıraktığını göstermektedir. Bunun doğrudan doğruya uygulamaya dönük emirler ve uyulması gereken prensipler olduğunu ve uyulması zorunlu olan hükümler olduğunu bildikleri zaman, nasıl karşıladıklarını göstermektedir. Aynı zamanda sınırlı güçleri ile yerine getirilmesi istenen yükümlülükler arasında büyük bir fark olduğunu sandıkları zaman, nasıl da dehşete kapıldıklarını gözler önüne sermektedir. Yaptıkları ile yükümlülük arasında büyük bir fark olduğu halde, işledikleri her türlü kusurdan ötürü hesaba çekilecekleri düşüncesinin, Allah ve peygamberinden hafifletici bir açıklama gelene kadar nasıl bir panik meydana getirdiğini de göstermektedir.

Bu, aynı zamanda göz kamaştırıcı ve olağanüstü bir sahnedir. Allah'ın kaderine perde olan bir aracı olmuş, O'nun iradesini pratik hayatta uygulayan ve O'nun dininin taşıyıcısı gönüllerin sahnesi...

Tevhid Kervanı

Bundan sonra ayetlerin akışı, peygamberlerden Nuh, İbrahim ve son Peygamberin (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) oluşturduğu şerefli topluluğun öncülük ettiği ulu iman kafilesini sunmaya başlıyor. Ayetlerin akışı, birbirine bağlı olarak yol alan bu kafileyi -özellikle İbrahim ve onun soyundan peygamberleri- sunarken, değişik yerlerde göz önünde bulundurduğu tarihsel sıralamayı burada dikkate almıyor. Çünkü güdülen amaç, bir bütün olarak bizzat kafilenin kendisidir, yoksa tarihsel kronoloji değildir.

 

84- Biz O'na İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve O'nun soyundan gelen Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz iyileri işte böyle mükâfatlandırırız.

85- Zekeriyya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da doğru yola ilettik. Hepsi de iyilerdendi.

86- İsmail'i, el-Yesa'yı, Yunus'u ve Lût'u da doğru yola ilettik. Hepsini de alemlere üstün kıldık.

87 Bunlardan bazılarının babalarını, soylarından gelenleri ve kardeşlerini de seçip doğru yola ilettik.

88- İşte bu Allah'ın doğru yoludur, dilediği kullarını ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyilikler boşa giderdi.

89- Bunlar kendilerine kitap, egemenlik ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şu adamlar bunları inkâr ederlerse onlara, kendilerini inkâr etmeyen başka bir topluluğun desteğini sağlarız.

90- İşte onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle ve de ki; "Ben bu Kur'an'a karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, o bütün alemlere yönelik bir hatırlatmadan başka bir şey değildir. "

Ayetlerde Nuh ve İbrahim'in (selâm üzerlerine olsun) dışında onyedi nebi ve resul sayılmaktadır. Diğerlerine de, "Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden..." şeklinde işaret edilmektedir. Bu kafile değerlendirilirken de "Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükafatlandırırız..." "Her birine alemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik..." "Bir kısmını da seçip doğru yola eriştirdik..." denmektedir. Bütün bu değerlendirmeler, şu ulu kafilenin elde ettiği iyilikleri, Allah tarafından seçilişlerini ve doğru yola iletilişlerini göstermektedir.

Bu topluluğun bu şekilde anlatılması ve bu kafilenin bu tarzda sunulması hep aşağıdaki açıklamalar için bir hazırlık amacına yöneliktir:

-İşte bu Allah'ın doğru yoludur, dileği kullarını ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyilikler boşa giderdi.

Bu yeryüzünde hidayet kaynağını oluşturma amacına yönelik bir açıklamadır. Buna göre yüce Allah'ın insanlar için belirlediği doğru yol peygamberlerin getirdiği mesajda somutlaşmaktadır. Böylece içtenlikle inanılması ve direktiflerine zorunlu olarak uyulması gereken yol göstericilik, bu biricik kaynakla sınırlandırılmış oluyor. Çünkü yüce Allah, bunun kendi hidayeti olduğunu ve kullarından dilediğini bununla doğru yola ilettiğini bildirmektedir. Şayet bu yol gösterici kullar, Allah'ın birliğinden ve O'nun hidayetini aldıkları kaynağın birliğinden şaşacak olurlarsa, inanç, kulluk ve herhangi bir konuda başvurulacak merci olması bakımından Allah'a ortaklar koşarlarsa, sonunda yaptıklarının boşa gitmesi kaçınılmaz olacaktır: Yani tüm yaptıkları kaybolup gidecektir. Zehirli otlakta otlayıp sonunda şişerek ölen bir hayvan gibi yok olacaktır. Ayette geçen "Habitat: kelimesinin sözlük anlamı budur.

Bunlar kendilerine kitap, egemenlik ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şu adamlar bunları inkâr ederlerse onlara, kendilerini inkâr etmeyen başka bir topluluğun desteğini sağlarız.

Bu da ikinci açıklamadır. Birincide yol göstericiliğin kaynağı belirtilmiş ve bu peygamberlerin getirdiği hidayetle sınırlandırılmıştı. İkincide ise, adları geçen ve kendilerine işaret edilen peygamberlerin yüce Allah'ın kendilerine kitap, hikmet, yetki ve peygamberlik verdiği kimseler olduğu belirtilmektedir. `Hüküm' kelimesi, hikmet anlamına geldiği gibi, `yetki, otorite' anlamına da gelmektedir. Ayette her iki anlamın da kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre bu peygamberlerden kimisine yüce Allah kitap indirmiştir, Musa'ya Tevrat'ı, Davud'a Zebur'u, İsa'ya İncil'i indirdiği gibi. Kimisine de egemenlik verilmiştir, Davud ve Süleyman gibi (selâm üzerine olsun). Her birisine getirdikleri dinin Allah'ın hükmü olması ve insanlara taşıdıkları bu dinin vicdanlar ve emirler üzerinde Allah'ın otoritesine sahip olması bakımından yetki verilmiştir. Başka ayetlerde belirtildiği gibi yüce Allah, peygamberleri yalnızca kendilerine itaat edilmesi, kitabı da insanlar arasında adaletle hükmetmesi için göndermiştir. Her birine hikmet ve peygamberlik verilmiştir. Yüce Allah, dininin sorumluluğunu onlara bırakmıştır. Dini insanlara götürecek, onu insanların hayatına yerleştirecek, ona inanacak ve koruyacaklardır. Bundan sonra Arap müşrikleri, kitabı, hükmü ve peygamberliği inkâr ediyorlarsa, Allah'ın dininin onlara ihtiyacı yoktur. Şu seçkin toplulukla onlara inananlar, bu din için yeterlidir. Bu, ağacı boy salmış köklü bir gerçektir. Bu halkaları birbirine bağlı yol alan bir kafiledir. Birbirinin ardınca tüm peygamberlerin insanlara taşıdıkları tek mesajdır bu. Bu mesaja, doğru yola girmeyi hak ettiklerini bilmesinden dolayı, yüce Allah'ın doğru yola ilettiği kişiler inanmış ve inanacaklardır. Bu açıklama mümin gönüllere ve sayıları ne olursa olsun müslüman topluluğun vicdanlarına huzur akıtmaktadır. Bu topluluk tek başına değildir, dalından koparılmamıştır. Bu topluluk, kökü sağlam, dalları gökleri kaplamış bir ağacın dalı mahiyetindedir. Allah'a ve yol göstericiliğine bağlanmış ulu kafilenin bir halkası konumundadır. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, hangi soydan gelirse gelsin mümin kişi, son derece güçlü ve oldukça büyüktür. Çünkü o, kökü insan fıtratının ve insanlık tarihinin derinliklerine kadar uzanan sağlam ve soylu ağacın bir parçasıdır. Eski çağlardan beri, Allah'a ve O'nun yol göstericiliğine bağlı olarak yol alan ulu kervanın bir parçasıdır.

İşte onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle ve de ki; "Ben bu Kur'an'a karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, o bütün alemlere yönelik bir hatırlatmadan başka bir şey değildir."

Bu da üçünçü açıklama... Buna göre, iman kafilesine öncülük yapan şu seçkin topluluk, yüce Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Bu topluluğun Allah'dan getirdiği hidayet, Peygamberimizin ve O'na inananlar için bir örnek konumundadır. O halde uyulacak tek yol göstericilik budur, sadece onun hükmüne başvurulur. Ona çağrılır ve onunla müjde verilir. Çağrılacak kimselere, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem..." "Bu, alemler için bir öğüttür" diye iletilen mesajdır bu. Bu çağrı tüm alemlere yapılmaktadır. Herhangi bir ulusa, ırka, uzağa ya da yakına özgü kılınamaz. Çünkü bu, tüm insanlığa öğüt vermek amacına yönelik yüce Allah'ın yol göstericiliğidir. Bu nedenle onun karşılığında bir ücretin alınması söz konusu değildir. Bu işin ücreti Allah'a aittir.

Ardından ayetlerin akışı, nübüvvet ve risaleti (peygamberlik ve elçilik) inkâr edenleri kınamakta, onların, yüce Allah'ı gereği gibi değerlendiremediklerini, O'nun hikmetini, rahmetini ve adaletini tanıyamadıklarını belirterek devam etmektedir. Ayrıca son peygamberliğin önceki peygamberliklerin yolunu takip ettiğini, son olarak gelen kitabın daha önce gelen kitapları doğruladığını vurgulamaktadır. Bu açıklamalar daha önce sunduğumuz kafilenin atmosferine uygun düşmekte ve bir ahenk oluşturmaktadır.

 

91- Onlar "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir" derken, Allah'ı gereği gibi tanıyamamışlardır. onlara de ki; "Musa'nın insanlar için ışık ve hidayet kaynağı olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Ki siz onu kâğıt parçalarına dönüştürerek işinize geleni açıklıyor ve çoğunu gizli tutuyorsunuz.

Size ne kendinizin ve ne de atalarınızın bilmediği birçok gerçekler öğretildi. Sen "Allah" de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.

92- Bu Kur'an, ana-kent Mekke ile bu kentin çevresinde yaşayanları uyarasın diye sana indirdiğimiz, kendinden önceki kutsal kitapları onaylayan mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar bu kitaba da inanırlar. Onlar namazlarını devamlı olarak ve özenerek kılarlar.

şrikler büyük bir inatla `Allah insanlardan bir peygamber göndermemiştir, herhangi bir insana vahyettiği bir kitap indirmemiştir' diye aptalca diretiyorlardı. oysa Arap Yarımadası'nda Ehli Kitap'tan yahudilerle komşuluk yapıyorlardı. Üstelik onların Ehli Kitap olduklarını ve yüce Allah'ın Musa'ya (selâm üzerine olsun) Tevrat'ı indirdiğini inkâr etmiyorlardı. Sadece Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) peygamberliğini inkar etmek için inatları ve diretmeleri yüzünden söylüyorlardı. `Allah, herhangi bir insana bir şey indirmemiştir' şeklindeki sözlerinden dolayı Kur'an-ı Kerim, onları kınayarak karşılamaktadır. Bu arada Kur'an onları, daha önce Musa'nın getirdiği kitapla da yüzyüze getirmektedir.

Onlar "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir" derken, Allah'ı gereği gibi tanıyamamışlardır.

Cahiliye döneminde Mekkeli müşriklerin söylediği bu sözlerin benzerleri her zaman söylene gelmiştir. Bugün de aynı sözleri söyleyenler bulunmaktadır. Bunlardan kimisi, dinlerin, insanlar tarafından meydana getirildiğini, insanların gelişmesi ve ilerlemesine paralel olarak evrimleşip geliştiğini iddia etmektedir. Ancak bu konuda, taraftarlarının yükselip alçalmasına paralel olarak, yükselip alçalan ve tamamıyle Allah'ın dininin dışında kalan eski, yeni tüm putperest dinler gibi bizzat insan düşüncesinin ürünü dinler ile peygamberlerin Allah'dan getirdiği dinler arasında bir ayırım yapmazlar. Allah'ın dini ilk temeli üzerinde hep kalıcı olmuştur. Her peygamber onu insanlara duyurmuş, bir grup kabul ederken, bir diğer grup da yüz çevirmiştir. Ardından birtakım sapmalar ve bozulmalar baş göstermiştir. İnsanlar tekrar cahiliyeye dönmüş, tek ve sürekli dini getirecek yeni peygamberin gelmesini beklemeye koyulmuştur.

Bu sözü eskiden olsun, şimdilerde olsun, Allah'ı gereği gibi değerlendiremeyenler lütfunu, iyiliğini, rahmetini ve adaletini bilmeyenler söyler. Şöyle derler: "Allah, insanlardan peygamber göndermez, şayet dilerse bir melek indirir. Nitekim Araplar da aynı şeyleri söylüyorlardı. Yahut, "Şu koca evrenin yaratıcısı, yeryüzü dediğimiz şu boşlukta yüzen gezegende yaşayan `küçücük' insana önem verip peygamber göndermez. Ayrıca şu küçük gezegende yaşayan bu basit yaratığın yolunu bulması için peygamberlere de kitap indirmez' derler. Eskiyeni birtakım filozoflar bu tür sözler söylemektedir. Yanut, "Bir tanrı olmadığı gibi, vahiy ve peygamberin varlığı da söz konusu değildir. Bütün bunlar insanların kuruntularıdır. Ya da din adı altında insanların birbirini aldatmasıdır" derler. Nitekim dinsiz materyalistler böyle söylemektedir.

Tüm bunlar yüce Allah'ı gereği gibi değerlendirememenin sonucu bilgisizce söylenmiş sözlerdir. oysa lütûf sahibi ulu, merhametli, adil, her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan Allah, insanı yarattığı, gizlisini, açığını, enerji ve gücünü, zaaf ve eksikliğini, doğru ve sağlıklı yahut yanlış ve bozuk olup olmadığını öğrenmesi için, düşünce ve fikir ile, söz ve davranışlarıyla, sistem ve kurumlarıyla başvuracağı bir kritere olan ihtiyacını bildiği için, onu tek başına bırakmamıştır. Yüce Allah insanoğluna verdiği aklın, ihtirasların, azgınlıkların, eğilim ve arzuların baskısıyla karşı karşıya kaldığını da biliyordu. Bunun yanında, yüce Allah tarafından emrine verilmiş olması nedeniyle yeryüzünün enerji kaynakları üzerinde insan aklına tam bir yetki verilmiştir. Ancak varlık hakkında mutlak bir düşünce oluşturmak ve hayat için değişmez temeller belirlemek gibi bir yetkisi ve yeteneği söz konusu değildir. Burası, Allah tarafından kendisine verilen inancın alanına girmektedir. Varlık ve hayat için kendisine sağlıklı bir düşünce oluşturmak, inancın kapsamına girmektedir. Bu yüzden yüce Allah, insanı aklıyla başbaşa bırakmamıştır. Aynı şekilde gerçek Rabbini bilmek,O'nu arzulamak, sıkıntılı anlarda O'na sığınmak gibi fıtratta yer eden gizli bilgilerin eline de bırakmamıştır. Çünkü insan fıtratı da iç ve dış baskılar; cin ve insanlardan şeytanların sahip oldukları tüm yönlendirme ve etkileme yöntemleriyle saptırıp aldatmaları sonucu bozulabilir. Bu nedenle yüce Allah, fıtratlarını kendi yörüngesine ve ilk arılığına döndürmek ve akıllarını sağlıklı ve güvenilir bir hale getirmek için insanları vahyinin, peygamberlerinin, yol göstericiliğinin ve kitaplarının emrine vermiştir. Böylece içlerinden ve dışarıdan gelecek her türlü sapıklık karartısını gidermiş oluyor. Yüce Allah'ın lütfuna, iyiliğine, merhametine, adaletine, hikmet ve bilgisine de ancak bu yakışır. İnsanı yaratıp ardından başı boş bırakması, sonra da peygamber göndermeksizin kıyamet günü onları hesaba çekmesi, O'na yakışmaz: "Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz." ((İsra Suresi, 15.) Daha geniş bilgi için Nisa suresi 165. ayetin tefsirine bakınız.)

Allah'ı gereği gibi değerlendirmek; fıtratları cahiliye birikimlerinden temizlemek, baskılardan kurtulup tertemiz bir bakış açısı ve derin bir düşünme düzeyine ulaşma çabasında akıllara yardımcı olmak için, kullara peygamberler gönderdiğine inanmayı gerektirmektedir. Yüce Allah'ın peygamberlere Allah'a davet metodunu vahyettiğine, bu peygamberlerden bazısına kitap indirdiğine ve kitaplardan bazısının kavimleri arasında belli bir süre için geçerli olduğuna (Musa, Davud ve İsa'nın kitapları gibi) şu Kur'an gibi kimisi de kıyamete kadar kalıcı olduğuna inanmayı gerektirmektedir.

Musa'nın peygamberliği (selâm üzerine olsun) Yarımadadaki Araplar tarafından bilindiğinden ve Ehli Kitab'ı tanıdıklarından dolayı yüce Allah Peygamberimize, peygamberlik ve vahyi temelden inkâr eden müşrikleri şu gerçekle yüzyüze getirmesini emretmektedir:

Onlara de ki; "Musa'nın insanlar için ışık ve hidayet kaynağı olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Ki siz onu kâğıt parçalarına dönüştürerek işinize geleni açıklıyor ve çoğunu gizli tutuyorsunuz.

Size ne kendinizin ve ne de atalarınızın bilmediği birçok gerçekler öğretildi...

Surenin girişinde, bu ayetin Medine'de indiğine ve bu ayete muhatap olanların yahudiler olduğuna ilişkin sözlere değinmiştik. Sonra İbn-i Cerir Taberi'nin tercih ettiği bir okuma biçimini hatırlatmıştık. İbn-i Cerir, "O'nu parça parça kâğıtlar halinde getirip işlerine geleni açıkladılar ve çoğunu gizlediler" şeklinde okumuştur. Bu ayetin müşriklere hitap ettiğini ve yahudilerden haber vermekte olduğunu belirtmiştir. Onların Tevrat'ı, ellerinde oyuncak haline getirdikleri sayfalara böldüklerini, davranışlarına, sapıklık ve hilelerine uygun düşeni insanlara açıklayıp hüküm ve farzlarla oynadıklarını ve kendi tutumlarına uymayan Tevrat sayfalarını gizlediklerini haber vermiştir. Yahudilerin bu tutumlarının bir kısmını Araplar biliyordu, bazısını da şu Kur'an bildirmişti. O halde bu ayet, akış içinde bir ara cümleciktir ve yahudilerden haber vermektedir. Yoksa onlara doğrudan doğruya hitap etmemektedir. Bu durumda ayet Mekke'de inmiştir, Medine'de değil. Biz de İbn-i Cerir'in bu görüşünü tercih ediyoruz.

O halde söyle ya Muhammed (selâm üzerine olsun), yahudilerin sayfalara bölüp bir kısmını gizleyip, bir kısmını da bu iğrenç oyunlarının ötesindeki arzularını gerçekleştirmek için açıkladıkları Tevrat'ı, aydınlatıcı ve yol gösterici bir kitap olarak Musa'ya kim indirmiştir. Böylece daha önce bilmedikleri gerçekleri ve olayları anlatmak suretiyle yüce Allah'ın, onlara öğrettiğini belirtmekle karşılaması isteniyordu. O halde Allah'ın nimetlerine şükretmeleri ve bu bilgileri yüce Allah'ın peygamberine indirdiğini, O'na vahyettiğini inkâr etmek suretiyle Allah'ı inkâr etmeye yeltenmemeleri gerekir.

Yüce Allah, bu soruya müşriklerin cevap vermesine fırsat vermeden, peygamberine bu konuda kesin sözü söylemesini ve inatçılıktan başka bir şey olmayan tartışmalarına fırsat vermemesini emretmektedir.

"Sen: `Allah' de. Sonra da onları daldıkları bataklıkta bırak oynaya dursunlar..."

Onun, Allah tarafından indirilmiş olduğunu söyle. Sonra da tartışmalarına, inatlaşmalarına ve karşı çıkışlarına katılma. Oyuna ve eğlenceye dalmış halleriyle bırak onları. Bu ifadede, bir tehdit söz konusu olduğu gibi, bir küçümseme, bir gerçeklik ve kararlılık da söz konusudur. Çünkü insanlar bu tür laflar sarfedecek kadar boş şeylere daldılar mı konuşmaya engel olmak, tartışmayı kesmek ve lafın uzamasını durdurmak daha yerinde bir davranış olacaktır.

Ayetlerin akışı yeni kitaba ilişkin bir şey anlatarak sürüyor. İnkârcılar bu kitabın Allah tarafından indirilmiş olabileceğini kabul etmiyorlardı. Oysa bu kitap, daha önce gelmiş kitapların bir halkası konumundadır. Yoksa yüce Allah'ın, seçkin peygamberlerinden dilediğine indirdiği kitaplardan farklı bir şey değildir.

-Bu Kur'an, ana-kent Mekke ile bu kentin çevresinde yaşayanları uyarasın diye sana indirdiğimiz, kendinden önceki kutsal kitapları onaylayan mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar bu kitaba da inanırlar. Onlar namazlarını devamlı olarak ve özenerek kılarlar.

Yüce Allah'ın peygamberler göndermesi ve bu peygamberlere kitap indirmesi, O'nun evrene yerleştirdiği kanunlarından birisidir. Şu, Allah tarafından indirilmiş olmasını kabul etmedikleri yeni kitap da, ulu ve kutlu bir kitaptır. Şüphesiz Allah doğru söylüyor. O, Allah'a andolsun ki, kutlu bir kitaptır. Bu kitap, bereketin tüm anlamıyla bereketli, kutlu bir kitaptır. Kaynağı bakımından kutludur. Yüce Allah onu katından indirmekle kutsamıştır. Yüce Allah'ın ona lâyık olduğunu bilerek indirdiği yeri açısından kutludur. Burası Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)'in temiz, şerefli ve ulu kalbidir. Hacmi ve içeriği bakımından kutludur bu kitap. Kuşkusuz bu kitap, kalınlık bakımından insanların yazdığı kitaplara göre sayılı sayfalar konumundadır. Ancak, her bölümünde öylesine anlamlar, işaretler, etkenler ve direktifler içermektedir ki, hacim ve yer bakımından ondan kat kat büyük olan bu kitapların hiçbiri bu düzeye ulaşamaz. Gerek kendi kendine, gerekse başka insanların yanında söz sanatı üzerinde çalışanlar, kelimelerle anlamları ifade etme konusuyla uğraşanlar, söz sanatını incelemeyen, anlamları güzel bir şekilde ifade etme konusuyla uğraşmayanlardan daha iyi bir şekilde Kur'an'daki uyumun bu açıdan kutlu olduğunu kavrarlar. Kur'an'ın ifadesinde yer alan işaretleri, anlamları, ilham ve etkenleri bir insanın bu kadar dar bir yerde değil, geniş bir yerde bile ifade edemeyeceğini anlar. Bir tek ayet manaları o kadar güzel bir şekilde ifade etmekte, gerçekleri öylesine açıklamaktadır ki, insan sözlerinde eşine rastlanmayacak olağanüstülükte açıklama ve direktif yönünde çeşitli sanat dallarına örnek oluşturmaktadır. Bu kitap etkisi açısından da kutludur. Doğrudan doğruya insan fıtratına ve oluşumuna oldukça tatlı, latif ve etkileyici bir tarzda hitap etmektedir. Her alanda, her alışkanlıkta ve her eğilimde karşısına çıkmakta ve hiçbir konuşmacının sözlerinin yapamayacağı etkiyi yapmaktadır. Çünkü bu kitapta, yüce Allah'ın verdiği bir etkileme gücü vardır. Başka bir konuşmacının sözlerinde ise böyle bir etki söz konusu değildir.

Bu kitabın kutluluğunu anlatmak için, bundan daha fazla bir şey söyleme imkânına sahip değiliz. Söylesek bile bu, yüce Allah'ın bu kitabın; `kutlu' bir kitap olduğuna ilişkin şahitliğinden fazla bir şey söyleyemeyiz. Her şeyi olduğu gibi bildiren kesin söz budur çünkü.

"Kendinden önceki kutsal kitapları onaylayan...

Bu kitap, kendinden önce Allah katından indirilen kitapları doğrulamaktadır. Ancak bozulmamış şekliyle, yoksa kilise kongrelerinin tahrif edip sonra da bu Allah katından gelmiştir dedikleri gibi değil, Kur'an kendinden önceki kitapları doğrulamaktadır. Çünkü onlar da Kur'an'ın getirdiği inancın temellerine ilişkin gerçekleri getirmişlerdir. Şeriatlara gelince, her ümmete büyük akide sınırları içinde ayrı bir şeriat ve ayrı bir hayat sistemi belirlenmiştir.

İslâm'a ilişkin yazılar yazıp, Allah'ın birliğine ilişkin eksiksiz bir inanç getiren, ya da peygamberler ve peygamberlik gerçeği hakkında tam bir akide belirleyen veya ahiret, hesap ve ceza konusunda en gelişmiş inancı getiren ilk dinin İslâm olduğunu söyleyenler... Bununla da İslâm'ı övmeyi amaçlayanlar... Evet bu adamlar hiç Kur'an okumamışlar demektir. Şayet Kur'an'ı okumuş olsalardı, yüce Allah'ın tüm peygamberlerin (selâm üzerlerine olsun) hiçbir şekilde şirke bulaşmamış saf ve mutlak tevhid inancını getirdiklerini söylediğini öğrenirlerdi. Tüm peygamberlerin (selâm üzerlerine olsun) insanlara peygamberin gerçek özelliklerini, onun bir insan olduğunu, ne kendisine ne de onlara bir yarar ya da zarar dokunduramayacağını, gaybı bilmediğini, hiç kimsenin rızkını kısmak ya da genişletmek gibi bir yetkiye sahip olmadığını, her peygamberin kavimlerini ahiret gününde gerçekleşecek hesaplaşma ve amellere karşılık biçme konusunda uyardıklarını görürlerdi. Aynı zamanda İslâm inancının diğer temel gerçeklerinin de her peygamber tarafından duyurulduğunu, son gelen kitabın kendinden önceki kitapların getirdiği gerçekleri doğruladığını da bilmiş olurlardı. Bu sözler, aralarında semavi dinler de olmak üzere dinlerin temel ilkelerinin toplumların gelişme ve ilerlemesine paralel olarak gelişip ilerlediğini iddia eden Avrupa kültürünün etkisiyle söylenmiş sözlerdir. Kur'an'ın belirlediği temel ilkeleri yıkmakla, İslâm'ı savunmak mümkün değildir. Dolayısıyla yazar ve okurların bu tehlikeli saplantıdan sakınmaları gerekmektedir.

Bu kitabın indiriliş hikmetine gelince, Peygamberin (selâm üzerine olsun) onunla Mekkelileri (Şehirlerin anası konumundaki bu şehrin halkını) ve çevresindekileri uyarması içindir.

Bu Kur'an, ana-kent Mekke ile bu kentin çevresinde yaşayanları uyarsın diye sana indirdiğimiz.

Mekke'ye şehirlerin anası anlamında `Ummul Kura' denmektedir. Çünkü Mekke, ortaksız tek Allah'a kulluk yapmaları amacıyla insanlar için. kurulmuş ilk evi içinde barındırmaktadır. Burası insanlar ve tüm canlılar için güvenlikte oldukları bir sığınaktır. Tüm yeryüzünde yaşayanlara yönelik genel davet buradan çıkmıştır. Daha önce bu şekilde tüm yeryüzünü kapsayan genel bir davet söz konusu olmamıştı. Bu davaya inananlar, davanın çıktığı eve dönmek için burayı ziyaret ederler.

Kuşkusuz, amaç, oryantalistlerden İslâm düşmanlarının birtakım hilelerle ileri sürdükleri gibi, İslâm'a çağrı olayın Mekkeliler ve çevrelerindeki kişilerle sınırlı olduğunu söylemek değildir., Onlar bu ayeti Kur'an'ın bütününden koparmak istiyorlar. Tabii ki Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) ilk başta Mekke ve çevresindeki şehirlerin dışında kalanları İslâm'a çağırmayı amaçlamadığına ilişkin iddialarını doğrulamak için. Onlara göre, peygamber ilk başta bundan daha genişini hayal edemediği, bu dar alanda çabalamış giderek tüm Yarımadaya çağrısını yaymıştır. İşin başında bilmediği tesadüfler sonucu bunu planlamaya başlamıştır. Ancak bunu Medine'ye hicretinden ve orada devletini kurmasından sonra gerçekleştirmiştir. Elbette yalan söylüyorlar. Çünkü Kur'an'ın Mekke'de inen kısmında, daha İslâm'a davetin ilk yıllarında yüce Allah, peygamberine şunları söylemektedir: "Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya Suresi: 107) "Biz seni bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe Suresi: 28) Üstelik İslâm devleti o gün için çeşitli sıkıntı ve işkencelerle kuşatılmış bir halde Mekke vadisiyle sınırlıydı.

Ahirete inananlar bu kitaba da inanırlar. Onlar namazlarını devamlı olarak ve özenerek kılarlar.

Ahirete ve o günde gerçekleşecek hesaplaşma ve amellere karşılık biçme olayına inananlar, yüce Allah'ın peygamber göndermesinin ve bu peygambere vahiy indirmesinin zorunlu olduğuna da inanırlar. Bu nedenle onu doğrulamak için içlerinde bir sıkıntı duymazlar. Aksine onu doğrulamaya zorlayan bir etken bulurlar içlerinde. Nitekim onlar, ahirete ve bu kitaba olan inançlarından dolayı, Allah'la sürekli ve sağlam bir bağ kurmak ve namazda somutlaşan O'na boyun eğmeyi yerine getirmek için namazlarını kılarlar. İnsan ruhunun özelliğidir bu. Ne zaman ahireti doğrulasa ve ona içten inansa, o zaman bu kitabi ve onun indirilişini de doğrular. Allah'la ilişki kurmaya ve O'nun emrini yerine getirmeye özen gösterir. İnsan ruhunun bazı örnekleri incelenecek olursa, bu doğru sözlerin realitede doğrulandığı da görülecektir.

Korkutucu Bir Sahne

Birbirine bağlı bölümlerden oluşan bu gezinti, canlı, sürekli, hareketli, iç karartıcı ve ürpertici bir sahneyle son buluyor. Zalimlerin yer aldığı bir sahne...Yani, Allah'a yalan iftira eden, ya da gerçekle ilgisi bulunmayan bir iddiayla vahiy aldıklarını söyleyen veya bu Kur'an'ın benzeri bir kitap getirebileceklerini iddia eden müşrikler... Ölmek üzere bulunan, meleklerin azap ederek ellerini uzattıkları ve canlarını almak istedikleri bu zalimlerin -ki bu zulümleriyle karşılaştırılacak bir zulüm söz konusu değildir- yer aldığı sahne...her şeyi arkalarında bırakmış, Allah'a ortak koştukları da kaybolmuşken, azarlanıp duruyorlar...

 

93- Allah adına yalan uydurandan ya da kendisine hiçbir vahiy indirilmediği halde, "Bana vahiy geldi " diyenden veya "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlere benzer ayetler indireceğim " diye ortaya çıkandan daha zalim kim olabilir?

O zalimleri ölümün pençesinde çırpınırken ve melekler ellerini uzatıp "Haydi verin canınızı, Allah hakkında söylemiş olduğunuz asılsız, yakışıksız sözlerden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlenmelerinizden dolayı bugün onur kırıcı bir azaba çarptırılacaksınız " derlerken görmelisin!

94- Tıpkı ilk yarattığımızda olduğu gibi, bize yine yalnız başınıza geldiniz, size vermiş olduğumuz her şeyi arkanızda bıraktınız, üzerinde etkili ortaklarımız olduklarını sandığınız aracılarınızı yanınızda görmüyoruz, aranızdaki bütün bağlar kopuverdi, ortağımız sandığınız ilâhlar sizden uzaklaşıp kayıplara karıştı.

Katade ve İbni Abbas (Allah onlardan razı olsun)'dan gelen rivayetlere göre ayet, sahte peygamberler, (Müseylem'e, ve eşi Seccah binti Haris ile Esved -el Unesi) hakkında nazil olmuştur. Bunlar Peygamberin (selâm üzerine olsun) hayatında peygamberlik iddiasında bulunmuş ve yüce Allah'ın kendilerine vahiy gönderdiğini ileri sürmüşlerdi. "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlere benzer indireceğim" ya da `Bana vahiy geldi' diyen kişiye gelince, İbni Abbas'dan gelen bir rivayete göre bu, Abdullah b. Sa'd b. Ebu Sarh'dır. Bu adam müslüman olmuş ve peygamberimizin vahiy katibi olmuştu. `Mü'minun' suresindeki, `Andolsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık" (Mü'minun Suresi: 12) ayeti indiğinde, Peygamberimiz (selâm üzerine olsun) yazması için onu çağırdı. "Sonra onu bir başka yaratılışla meydana getirdik" (Mü'minun Suresi: 14) ayetini yazınca, Abdullah insanın yaratılışı hakkında anlatılan bu ayrıntılara şaşırmış ve "Yaratıcıların en güzeli olan Allah yücedir" demişti. Resulullah (selâm üzerine olsun), `Aynı şimdi bana vahyedildi' dediği zaman, Abdullah'ın içine kuşku düşmüş ve `Şayet Muhammed (selâm üzerine olsun) doğru söylüyorsa ona vahiy geldiği gibi bana da vahiy geliyor. Yok eğer yalan söylüyorsa ben de onun dediği gibi dedim' der ve İslâmdan çıkıp müşriklere katılır." "Ben de Allah'ın indirdiği ayetlere benzer ayetler indireceğim" diyen ,kimse... ayetindeki iddiayı ileri süren odur. (Kelbî)

Şu zalimlerin, yani müşriklerin çekecekleri cezaya ilişkin ayetlerin akışının çizdiği manzara ürpertici, korkunç, iç karartıcı ve dehşet verici bir manzaradır. Ölmek üzere bulunan ve ölüm sarhoşluğu içinde bulunan bu zalimler için, ayette geçen `gamarat: kelimesi iç karartıcı bir hava meydana getirmektedir. Evet zalimler bu durumdayken melekler, azap etmek için onlara ellerini uzatmış, almak için canlarını istemekte, onları azarlamaktadır.

O zalimleri ölümün pençesinde çırpınırken ve melekler ellerini uzatıp "Haydi verin canınızı" Allah hakkında söylemiş olduğunuz asılsız, yakışıksız sözlerden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlenmelerinizden dolayı bugün onur kırıcı bir azaba çarptırılacaksınız" derlerken görmelisin!

Büyüklenmenin cezası onur kırıcı azaptır. Allah'a karşı yalan söylemenin cezası da şu utandırıcı azarlamadır. Bunlar da manzaraya iç karartıcı bir gölge düşürmektedir. İnsan adeta titreme, gam ve daralma nöbetine tutuluyor.

En sonunda yalan söyleyerek iftira ettikleri yüce Allah'dan gelen şu kınama ve azarlama yer almaktadır. İşte onlar, Allah'ın karşısındadırlar, son derece sıkıntılı ve daraltıcı bir konumda karşılıyor onları.

"Tıpkı ilk yarattığımızda olduğu gibi, yine yalnız başınıza geldiniz."

Yanınızda kimse yok, yapayalnızsınız, tek başına doğal olarak. Rabbinizle birer birer karşılaşacaksınız, topluca değil. Tıpkı ilk defa sizi birer birer yarattığı gibi. Nitekim herbiriniz anasının karnından tek başına, çıplak elbisesiz ve zavallı doğar.

Her şeyi kaybettiniz. Herkes sizden ayrıldı. Yüce Allah'ın sizi sahip kıldığı ve bunlar üzerinde kendinizi güçlü sandığımız şeylerden ayrıldınız.

"Size vermiş olduğumuz her şeyi arkanızda bıraktınız."

Mal, süs eşyası, çoluk-çocuk, dünya nimeti, mevki ve güç adına her şeyi bıraktınız. Hepsi geride kaldı, hiçbir şey yok yanınızda. Az veya çok hiçbir şeye gücünüz yetmez artık.

"Üzerinizde etkili ortaklarınız olduklarını sandığınız aracılarınızı yanınızda görmüyoruz."

Sıkıntılı anlarda sizin için aracılık edeceklerini umarak hayatınıza ve mallarınıza ortak yaptığınız ve tıpkı `Onlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk yapıyoruz' (Zümer Suresi: 3) diyenler gibi, `Bunlar Allah katında bizim için şefaatçı olacaklardır' dediğiniz bu kimseler... İster kâhin ya da iktidar sahipleri gibi insanlardan olsunlar, ister taştan heykeller ve putlar olsunlar ya da cin, melek, yıldız ve bunlar gibi sahte tanrılar adına diktikleri, bu surede daha sonra değineceğimiz gibi hayatları, malları ve çocukları konusunda Allah'a ortak yaptıkları şeyler olsun değişmeyecektir.

Neredeler? Nereye gitti ortaklar ve aracılar?.. "Aranızdaki bütün bağlar kopuverdi"...

Her şey koptu... Aradaki bağı oluşturan her şey... Tüm nedenler ve ipler kesilip gitti.

"Ortağımız sandığımız ilâhlar sizden uzaklaşıp kayıplara karıştı."

Çeşitli savlarla Allah'a ortak koştuklarınız sizden uzaklaşmışlar. Allah katında aracılıkta bulunmaları ya da sebepler dünyasında bir etkinlikleri söz konusu olmayan ortak koştuklarınız da bunlar arasındadır.

Kuşkusuz bu, insan kalbini şiddetle titreten, ürperten sahnedir. Son derece somut ve hareketli bir sahne. Gölgesi insan ruhunu bürüyor bu sahnenin. İlhamlarını kalbe adeta akıtmaktadır. Korkunç ve iç karartıcı gölgesi... Ve sarsıcı aynı zamanda dehşet verici ilhamları...

İşte bu Kuran'dır, Kur'an...

Şu anda, sureyi tanıtırken sıraladığımız tüm nitelikleri tekrarlamamız gerekmektedir. Sözünü ettiğimiz birbirinin ardında son derece akıcı bir mecrada peş peşe gelen dalgalardan ve akış içinde ulaşılan ifade, tasvir ve etkilemeye yönelik göz kamaştırıcı güzellikten söz etme gereği duyuyoruz.

Bu sure ele aldığı başlıca konuyu eşsiz bir anlatımla irdelemektedir. Konuya her dokunuşunda, her duruşunda ve her sahnesinde bu `göz kamaştırıcı güzellik' belirginleşmektedir. Bu güzelliği insan ruhu daha ilk anda fark eder, duyu organları sıkı sıkıya algılar. Aynı şekilde sahnelerine, manzaralarına ve ilhamlarına karışan insan ruhu da adeta büyülenir.

Sure coşkun akışı, sahneleri, konumları, ilhamları, duyguları, tablo ve gölgeleriyle birbirine karışmış dalgaların coşturduğu bir nehir yatağını andırmaktadır. Bir dalga daha yerine varmadan ikinci dalga gelip ona katılmaktadır. Tazyikli ve coşkun mecrasında birbirlerine karışmaktadır.

Sure, birbirine karışmış coşkun dalgaların her birinde anlattığımız göz kamaştırıcı güzelliğin son sınırına ulaşmaktadır. Bu arada çeşitli sahnelerin sunuluş yöntemi arasındaki uyum da gözden kaçmamaktadır. Tüm yönleriyle insan ruhunu, göz kamaştırıcı güzellik, coşkun canlılık, tasvir, ifade ve müzikal melodi, toplanma ve yığılma ile kuşatmaktadır. Her delikten ve tüm alışkanlıklarıyla ele almaktadır insan ruhunu...

Ders içinde bu çizgilerin tümü, olanca bütünlüğü ve yeterliliğiyle öne çıkmaktadır. Okuyucu sanki tüm sahnelerin, anlamlarıyla birlikte parlak ve göz alıcı bir coşkuyla aktığını hissediyor. Sahneler his dünyasının önünden akıp geçerken birlikte bir ahenk meydana getirmek için, sözlü ifadenin müzikal vurgusu da aynı coşkuyu barındırmaktadır. Sahneler ve sözlü ifade, dile getirdikleri ve amaçladıkları anlamları birlikte ifade etmiş oluyorlar.

Bu sahnelerden herbiri parlayàn bir akış gibi adeta meçhulden gelmekte, son derece zarif ve alımlı bir şekilde duygularda, kalp ve akılda belirginleşmektedir.

İbarenin kendisi de bir bakıma suyun kaynağını andırmaktadır. İfadedeki müzikal vurgu da zariflikte, sahne ve anlamla bir uygunluk arzetmektedir. Coşkun àkışı ve şiddetli parlaklığıyla bir ahenk oluşturmaktadır.

Anlamlar, sahne ve ibareler peş peşe gelen dalgalar gibi sıralanmaktadır. Duygu, hayretler içinde olup biteni seyretmektedir. Daha bir dalgayla birlikte yerine varmışken, birdenbire kendini yeni bir dalgayla birlikte hareket eder durumda buluyor. Tıpkı surenin başlangıcında, sureyi tanımladığımız gibi...

Varlık sayfaları bütünüyle açık durumdadır. Sahneler, geniş varlık sayfasının her köşesinden, şuradan buradan peş peşe sıralanıyorlar. Nerdeyse sıçraşıyorlar diyeceğim!

Burada göze çarpan en belirgin çizgi, güzellik oluyor. Göz kamaştırıcılığın ve şaşırtıcılığın sırrına ulaşmış güzellik. Güzellik açısından sahneler birer birer seçilmiş ve belirlenmişler. Anlamları ve kelimelerin müzikal yapısıyla ibareler de öyle. Bu inancın temel gerçeklerini barındıran anlamlar da bu gerçeğe güzellik açısından değinmektedir. Böylece gerçek tüm göz kamaştırıcılığıyla belirginleşmektedir.

Kusursuz güzellik çizgisine işaret edenlerden biri de hayatın ortaya çıkıp gelişmesini düşünmeye ilişkin şu ilahi direktiftir: "Mahsul verdiklerinde mahsullerine, olgunlaşmalarına bir bakın." Bu bakmak, düşünmek ve yararlanmak için dikkat etmeyi gerektiren, doğrudan doğruya göz kamaştırıcı güzelliğe yönelten bir direktiftir."

Canlı evren sahnelerinin sunulmasının sonunda ifadedeki güzellik, göz kamaştırıcılığın ve olağanüstülüğün doruklarına ulaşıyor. Şu güzel, sevimli ve şaheser evrenin ötesinde tüm varlıklara bunca harikuladelikleri bahşeden göklerin ve yerin yaratıcısına ulaşılıyor. O'ndan söz edilirken de ancak bizzat Kur'an'ın aktarabileceği bir olağanüstülük sergileniyor.

"Gözler O'nu görmez. O, bütün gözleri görür. O, lâtifdir, haberdardır." ( En'am Suresi: 103) Sonra biz -bu derste- kendimizi açık evren kitabının önünde buluyoruz. Dikkatsiz ahmaklar her an bu kitabın önünden geçiyorlar, ancak harikulâdeliklerinin ve işaretlerinin üzerinde düşünüp durmazlar. Gerçekler karşısında gözleri kapayanlar da, olağanüstülüklerini ve güzelliklerini görmek için gözlerini açmadan geçip giderler. İşte bakın Kur'an'ın olağanüstü ifadesi bizi yeniden varlık sahnesiyle yüzyüze getirmektedir. Sanki bir anda kendimizi orada buluyoruz. Kur'an, varlık sahnesinin harikulâde belirtileri karşısında bizleri durdurup, göz kamaştırıcı sahnelerini görmemiz için gözlerimizi açıyor. Gafiller gafili kimselerin dikkat etmeden geçip gittikleri olağanüstülüklerini algılamamızı sağlıyor.

İşte bakın gece, gündüz her an meydana gelen harikulâde bir mucizeyle karşı karşıya getirmektedir bizi. Şu sessiz ölüden fışkıran hayat harikası... Nasıl doğuyor? Nereden geliyor?.. Ancak Allah katından geldiğini ve O'nun takdiri uyarınca ortaya çıktığını biliyoruz. Hiçbir insanın, hayatı derinliğine kavraması mümkün olmadığı gibi, oluşumunu da kavraması mümkün değildir.

Bakınız şimdi de bizi, göklerde yer alan cisimlerin akıl almaz dolaşımıyla karşı karşıya getirmektedir. Korkunç, sürekli ve ince dolaşım! İnsanların meydana gelmesini istediği hiçbir mucize her gün, her gece meydana gelen hatta her saniye, her an olup biten bu mucizeye denk olamàz.

Şimdi de bizi insan hayatının bir tek kişiden ortaya çıkıp bu yolla çoğalması olayıyla karşı karşıya getirmektedir.

İşte şimdi de kendimizi, bitkilerde hayatın meydana gelmesi karşısında buluyoruz. Gökten inen yağmur, gelişen ekinlerin ve olgunlaşan meyvenin oluşturduğu sahneler karşısında buluyoruz kendimizi. Çeşitli hayatların ve sahnelerin kümelendiği bir ortam. Düşünme ve araştırma için geniş bir alan. Ancak yeterli bir duygu ve açık bir kalple seyretmemiz gerekmektedir.

Bakınız işte bütün varlık yepyeni duruyor karşımızda. Sanki ilk defa görüyoruz. Canlıdır, bize yakınlık gösteriyor biz de ona. Son derece hareketlidir. Bu hareketlilik her noktasında göze çarpmaktadır. İnsanı dehşete düşüren bir özelliğe sahiptir, duyguları ve düşünceleri çepeçevre kuşatıyor. Kendi varlığıyla yaratıcısından söz etmektedir. İçinde barındırdığı kanıtlarıyla yaratıcısının birliğini ve gücünü göstermektedir.

İşte bu noktada Allah'a ortak koşma olayı -ki ayetlerin akışı da bu sunuşla, şirk ve müşrikleri karşılamayı hedeflemektedir- bu varlığın fıtratına ve tabiatına son derece yabancı bir durum olarak beliriyor. Doğru yola iletici kanıtları barındıran varlık alemini seyreden ve bunları derinliğine düşünen bir kişinin vicdanına göre oldukça çirkin bir durumdur, Allah'a ortak koşma olayı. Dehşet verici varlık alemini saran iman gerçeği karşısında, şirkin ve müşriklerin ileri sürebilecekleri tüm mazeretler geçersiz oluyor böylece.

İnsan bünyesine ilâhlık gerçeğiyle hitap etmeye ve bu gerçek karşısındaki kulluk konumunu açıklamaya ilişkin Kur'an metodu, varlığın yaratılış ve oluşumu gerçeğini, hayatın yaratılışı ve oluşumu gerçeğini, yüce Allah'ın mülkünde kolaylıkla temin edilmesini sağladığı rızıkla hayatın güvencede bulundurulması gerçeğini ve sebepler dünyasında ortaksız bir şekilde yaratan, yarattıklarını rızıklandıran ve dilediği gibi tasarrufta bulunan otorite gerçeğini... Evet Kur'an'ın sunuş metodu bu gerçeklerden son derece duygulandırıcı bir etken meydana getirmektedir. Tek başına Allah'a kulluk, inanç, kulluk, itaat ve boyun eğmeyi O'na özgü kılmak gibi, insanların benimsemeye çağırıldıkları ilkelerin zorunluluğuna oldukça güçlü bir kanıt oluşturmaktadır. Varlık sayfasının sunulmasından, yaratılış, oluşum,rızık, güvence ve otorite gerçeklerinin ortaya çıkmasından sonra, ayetlerin akışında sadece Allah'a kulluk yapmaya ilişkin bir çağrı yer almaktadır. Yani yüce Allah'ı kullarının hayatlarının her alanında ilâhlık ve özellikleri bakımından birlemek, hayata ilişkin her konuda hakimiyeti ve hakimiyetine başvurmayı O'na özgü kılmak, bunun dışında tüm ilâhlık iddialarını ya da ilâhlığın bir tek özelliğine sahip olduğunu ileri sürenlerin iddialarını reddetme çağrısı yer almaktadır.

Aynı şekilde bu derste yer alan bu ayeti kerimede, katışıksız kullukla, ilâhlığı sadece Allah için birleme gerçeğini birleştirmeye, bu arada yüce Allah'ın `her şeyin yaratıcısı' ve `her şeye vekil olduğunu' belirtmeye ilişkin Kur'an metodunun bir örneğini görmekteyiz. "İşte Rabbiniz olan Allah, O'ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin üstünde mutlak bir vekildir."

Dersin sonunda -bütünüyle varlık dünyasında yer alan işaretlerin sunulmasından sonra- mucize istemenin anlamsızlığı ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde yalanlayanların inatçı tabiatları da gözler önüne serilmektedir. Bunlar, işaret ve kanıtların yetersizliğinden dolayı iman etmekten kaçınmıyorlar, aksine kör ve çarpık tabiatlarından dolayı karşı çıkıyorlar. Yoksa varlık aleminde sayısız işaret ve kanıt yer almaktadır.

 

Yaratma Mucizesi

95- Tohumu ve çekirdeği çatlatan Allah'tır. O ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. Nasıl olur da bu gerçeği görmezlikten geliyorsunuz?

Hiç kuşku yok ki, bu bir mucizedir. Herhangi bir kişinin böyle bir mucize-yi meydana getirmesi bir yana, sırrını dahi kavraması mümkün değildir. (Materyalistler, canlı bir organizmadaki reaksiyonların dışında elde edilmesi mümkün olmayan bazı maddeleri böyle bir ortamın dışında elde etme imkânının ortaya çıkmasından dolayı, büyük gürültüler koparıyorlar. Oysa organik madde ile canlı madde arasındaki fark oldukça büyüktür. Üstelik elde edilen bu madde, yaratılmış maddelerden meydana getirilmiştir. Yoksa, insan yaratmamıştır, yaratması da mümkün değildir.)

Bu hayat, meydana gelme ve hareket etme mucizesidir. Her an uyuyan bir bitkiden sessiz bir tane parçalanmaktadır, Donuk bir çekirdekten yükselen bir ağaç fışkırmaktadır. Tane ve çekirdekte gizlenen, bitki ve ağaçta gelişen hayat, gerçek mahiyetini ve kaynağını yüce Allah'dan başka hiç kimsenin bilemediği gizli bir sırdır. Bugün insanlık görebildiği tüm hayat belirtilerine ve şekillerine, ortaya çıkardığı çeşitli özellik ve aşamalarına rağmen, ilk insan gibi bilinmez bir sırla karşı karşıyadır. Hayatın fonksiyon ve görünümünü algılıyor, ancak kaynağını ve özünü algılayamıyor. Ve hayat yoluna devam ediyor, bu mucize her an gerçekleşiyor.

Hayatın ilk oluşumundan beri yüce Allah, diriyi ölüden çıkarmıştır. Bu evren -en azından yeryüzü- meydana geldiği zaman henüz hayat yoktu. Hayat sonradan meydana geldi. Yüce Allah, hayatı ölüden çıkarmıştır. Ama nasıl?.. Bunu bilemiyoruz. O günden beri hayat hep ölüden ortaya çıkmaya devam etmekte-dir. Her an ölü atomlar, canlılar aracılığıyla canlı organizmalara dönüşmekte ve canlı cisimlerin bünyesine yerleşmektedir. Aslı ölü atomlar olduğu halde, canlı hücrelere dönüşmektedir. Bunun tersi de böyle. Her saniye canlı hücreler ölü atomlara dönüşmektedir. Bu durum canlı bünyenin bütünüyle ölü atomlara dönüşeceği güne kadar sürecektir.

"O ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır."

Allah'dan başka kimse yapamaz bunu. Ölüden hayatı çıkarmaya Allah'-dan başka kimsenin gücü yetmez. İlk canlının oluşumundan beri hep böyledir bu. Canlı organizmayı, ölü atomları canlı hücrelere dönüştürme kabiliyetiyle donatan, Allah'dan başkası değildir. Aynı şekilde canlı hücreleri ölü atomlara dönüştürmeye Allah'dan başka hiç kimse güç yetiremez. Bütün bunlar dönüşümlü bir süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği hiç kimse tarafından bilinmemektedir. Sadece birtakım varsayımlar, teoriler ve ihtimaller ileri sürülmektedir.

Hayat mucizesini, Allah'ın yaratmasından başka bir temele dayandırarak açıklamaya ilişkin Avrupa'da, tıpkı aslandan kaçan yaban eşekleri gibi (Müddesir Suresi: 50-51) insanların kiliseden kaçmaya başlamalarından beri süren tüm çabalar fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Bu insanlar, evrenin ve hayatın meydana gelişini Allah'ın varlığını kabullenmeksizin açıklamaya çalışıyorlar. Ancak bütün çabaları fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Geride içtenlikten çok, inatçılığı gösteren yirminci yüzyıldaki sonuçsuz diretmeler kalmıştır. Allah'ın varlığını kabul etmeksizin hayatın varlığını açıklamaktan aciz kalan `bilginlerinin' sözleri, bizzat kendi `bilimlerinin' bu problem karşısındaki konumunu belirlemektedir. Bu sözleri, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda Avrupalıların attıkları kırıntıları kapıp bu dinden uzaklaşanlar için aktarıyoruz. Bu adamlar "gayb" gerçeğini kanıtladığı halde, bilgi kırıntılarıyla yetinenler "bilgiçlik" taslayıp, gaybı inkâr ediyorlar.

Onların ilgisine Amerikalı bilginlerin sözlerini sunuyoruz.

Cornel Üniversitesi'nde mastır ve doktora yapmış Kanada Manytoba Üniversitesi biyoloji profesörü Frank Allen, "Evrenin meydana gelişi rastlantı mı, yoksa planlı mıdır?' adlı makalesinde, şöyle demektedir: (Bu makale, Dr. Demirtaş Abdulmecid Serhan tarafından Arapça'ya tercüme edilen `Bilim Çağın-da Allah Tecelli Ediyor' kitabında yer almaktadır.)

"Şayet hayat bir hikmet ve önceden hazırlanmış bir plan gereği meydana gelmişse, o zaman tesadüf sonucu meydana gelmiştir. Bu durumda iyice inceleyebilmemiz ve hayatı nasıl yarattığını görmemiz için, tesadüfün nasıl bir şey olduğunu bilmemiz gerekmektedir..."

"Sağlıklı ve kesin bir hükmün varlığı söz konusu olmadığı zaman, tesadüf ve ihtimal teorileri geniş uygulama sahası bulabilén sağlam matematiksel temellere dayanmaktadır. Bu teoriler önümüze yanılma ihtimali bulunmakla beraber, doğruya en yakın hükmü çıkarırlar. Kuşkusuz tesadüf ve ihtimal teorileri üzerine yapılan araştırmalar, matematiksel açıdan büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Öyle ki, `Bunlar tesadüf sonucu meydana gelmişlerdir' dediğimiz ve ortaya çıkışlarını başka bir yolla izah edemediğimiz bazı belirtilerin ortaya çıkmasıyla, bazı şeylerin meydana gelmesini önceden haber verecek duruma gelmişiz. Tavla oyununda zar atmak gibi. Bu araştırmaların ilerlemesi sayesinde tesadüf (Biz İslâmi düşüncemizle, varlık aleminde bir tek tesadüfün dahi varlığını kabul etmiyoruz. Her şeyi yaratan, Allah'ın kaderidir. `Biz her şeyi bir kaderle yarattık' (Lokman, 49) Varlık aleminde geçerli olan genel yasalar vardır. Bu yasalar uygulandıkları her an içinde Allah'ın kaderi uyarınca uygulanmaktadır. Ancak mekanik bir zorunluluk söz konusu değildir. Kimi zaman Allah'ın kaderinin bu yasalardan farklı bir şekilde meydana gelmesi mümkündür. Ancak belli şartlarda ve özel bir hikmetten dolayı. Çünkü gerek genel yasalar ve gerekse harika olaylar hep özel bir kader uyarınca işlerler. Bu yüzden `bilginlerin sözlerini iktibas etmemiz onların dediklerine katıldığımız anlamına gelmez.) sonucu meydana gelen şeylerle, bu yolla meydana gelmesi imkânsız olan şeyleri ayırd edecek ve belirli bir zaman diliminde belirtilerden birinin ortaya çıkma ihtimalini hesaplayacak duruma gelmişiz nerdeyse. O halde hayatın meydana gelmesinde tesadüfün oynayacağı role bir göz atalım:

"Proteinler, bütün canlı hücrelerin temel bileşimlerinde yer almaktadır. Ve bunlar karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen ve kükürt elementlerinden meydana gelmektedir. Bir parçadaki atom sayısı kırkbine ulaşmaktadır. Tabiattaki kim-yasal elementlerin sayısı doksaniki olduğundan ve bunların dağılışı da rastgele bir dağılış (Bu da "Bilginlerin" saçmalıklarından biridir. Çünkü rastgele bir dağıtım söz konusu değildir. Tersine, belirli bir kader uyarınca planlanan bir dağıtım söz konusudur) olduğundan, proteinin parçalarından birini meydana getirmek için bu beş elementin biraraya gelmesi ihtimali hesaplanabilir. Çünkü bu parçayı oluşturmak için sürekli birbirlerine karışmaları gereken maddelerin sayısı bilinmektedir. Ayrıca bu parçanın atomlarının arasındaki birleşmenin olabilmesi için gerekli olan zaman diliminin süresi de bilinmektedir.

"İsviçreli matematikçi Charles Ugyn Joey, bütün bu işlemleri hesaplama-ya kalkışmış ve bir protein parçasının tesadüf yoluyla oluşması imkânının ancak 10 x 160/1 oranında olduğunu görmüştür. Yani, on sayısının yüzaltmış sayısına çarpımının bire bölünmesi gibi bir oran ortaya çıkmaktadır. Bu rakamı telaffuz etmek ya da kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir. Bu durumda bir tek protein parçasını tesadüf yoluyla meydana getirmek için gerekli olan maddelerin sayısı, şu evrenin milyonlarca büyüklüğünde yer işgal edecektir. Böyle bir parçanın sadece yeryüzünden tesadüf yoluyla meydana gelmesi, milyarlarca senenin geçmesini gerektirmektedir. İsviçreli bilgin bunu da hesaplamış ve on sayısının ikiyüz kırküç kere kendisiyle çarpılmasında ortaya çıkan sonuç oranında sene olduğunu ortaya çıkarmıştır (10 x 243 sene)

"Proteinler, amino asitlerin uzun bir dizilişinden meydana gelirler. O hal-de bu parçaları atomlar nasıl oluştururlar. Çünkü bilindiği şekliyle birleşmiş olmasalardı, hayat için elverişli olamazlardı. Hatta kimi zamanlarda zehirli de olabilirlerdi. İngiliz bilgin J.B. Seather, basit bir protein parçasında atomların birleşebilecekleri yolları hesaplamış ve rakamın milyonlara vardığını görmüştür. (1048) ... Bu nedenle bir tek protein parçasını meydana getirmek için, bütün bu tesadüflerin biraraya gelmesi akla göre imkânsız görünmektedir.

"Ancak proteinler, hayattan yoksun kimyasal maddelerden başka birşey değildirler. Şu olağanüstü sır girmediği sürece de hayat belirtisi göstermezler. Fakat biz bu sırrın mahiyetini kavrayamayız. Bu sonsuz aklın işidir. ("Sonsuz Akıl" deyimi felsefenin tortularından biridir. Adam bu deyimi kullanıyor. Çünkü kendi kültürünün ürünüdür. Müslüman ise yüce Allah'ı bizzat kendisinin bildirdiği güzel isimlerden başkasıyla isimlendirmez.) Sadece Allah bunun hikmetini kavrayabilir. (Bu doğrudur.) Protein parçasını bu şekilde haya-ta elverişli kılan, meydana getirip şekillendiren sonra da üzerine hayat sırrını döken O'dur...

İowa Üniversitesi'nden doktora sahibi, bitkilerin kalıtımsal özellikleri konusunda uzmanlaşmış Michigan Üniversitesi Fen Bilimleri profesörü İrwing William, aynı kitapta yer alan `Materyalizm Tek Başına Yetmez' adlı makalesinde şunları söylemektedir:

"Bilim, sayılması mümkün olmayan son derece küçük atomların nasıl mey-dana geldiğini açıklayamıyor. Oysa tüm maddeler bunlardan meydana gelmektedir. Aynı şekilde bilim, bize sadece tesadüf düşüncesine dayanarak bu atomların hayatı meydana getirmek için ne şekilde biraraya geldiklerini de açıklayamaz. Gelişmiş halleriyle tüm hayat şekilleri bugünkü durumlarına rastgele sıçramaların, birleşmelerin ve biraraya gelmelerin sonucu ulaşmıştır teorisini ortaya atanlar için şunu söyleriz. "Bu teori ancak körü körüne kabul edilebilir. Çünkü mantık ve ikna temellerine dayanmıyor." (Daha önce makalesinde Bernard Russel'ın "hayatın tesadüf sonucu meydana geldiğine ve mekanik bir zorunluluk olarak son bulacağına" ilişkin sözlerine işaret etmişti.)

Texas Üniversitesi'nden doktora sahibi Bailore Üniversitesi'nden biyoloji profesörü, uzman biyolog Albert Mocamb Wındester, adı geçen kitapta yer alan `Bilim Allah'a Olan İnancımı Güçlendirdi' adlı makalesinde şunları söylemektedir: `Biyoloji bilimi üzerine çok incelemeler yaptım. Bu bilim dalı, hayatı incelemeyi ilgilendiren oldukça geniş bilimsel bir alandır. Çünkü şu evrende yer alan Allah'ın yarattıkları arasında, canlılardan daha üstün bir varlık söz konusu değildir.

"Basit yonca bitkisine bakın. Yolun bir kenarında yeşeriverir. Acaba insanların yaptıkları üstün alet ve gereçler arasında ona benzer üstünlükte birine rastlayabilir misin? Bu, canlı bir makinadır. Gece gündüz kesintiye uğramaksızın binlerce kimyasal ve doğal reaksiyon gerçekleştirir. Bütün bu işlemler protoplazmanın kontrolünde gerçekleşir. Protoplazma da tüm canlıların bileşiminde yer alan bir maddedir."

"Bu kompleks canlı makina nereden geldi? Yüce Allah, onu bu şekilde tek başına yaratmamıştır. Ayrıca hayatı da yaratmıştır. O'nu kendisini koruyabilecek kapasitede ve nesilden nesile sürecek nitelikte kılmıştır. Bu arada kendisini diğer bitkilerden ayırmamıza yardımcı olan tüm özelliklerini ve ayrıcalıklarını da kaybetmez. Canlılar arasındaki üreme konusunu inceleyen biyoloji bilimi alanında yapılan incelemelerin en üstünü sayılmaktadır. Aynı zamanda bu alan, yüce Allah'ın gücünün en çok belirginleştiği bir alandır da. Yeni bir bitkinin oluşmasını sağlayan üreme hücresi oldukça küçüktür. Öyle ki, mikroskop olmaksızın görülmesi mümkün değildir. Hayret verici bir şeydir ki, bitkinin vasıflarından herbiri, damarları, otları, gövde üzerinde uzanan dalları, kökü ve yaprakları, hacimleri oldukça küçük, mühendislerin kontrolü altında tamamlarlar oluşumlarını. Bunlar bitkiyi meydana getiren hücrenin içinde yaşamlarını sürdürebilirler. Bu mühendisler topluluğu gen taşıyıcıları kromozomlardır. ( Her şeyi yaratan sonra da doğru yolu gösteren Allah'ın izniyle ve varlık alemindeki bu hareketi meydana getiren O'nun kaderiyle hareket ederler.)

Kur'an'ın akışındaki göz kamaştırıcı güzelliğe dönmemiz için bu kadarı yeterlidir.

"İşte Allah budur."

Şu sürekli tekrarlanan, bilinmez bir sırdan ibaret mucizenin, hayat mucizesinin yaratıcısı yüce Allah'dır... Kulluk, boyun eğme ve emrine uymak suretiyle dinine uyup boyun eğmeniz gereken biricik Rabbiniz O'dur.

Nasıl olur da bu gerçeği görmezlikten geliyorsunuz?

Akılların, kalplerin ve gözlerin açıkça algılayabileceği bu gerçekten nasıl yüz çevirirsiniz?

Hayatın ölülerden ortaya çıkarılması mucizesi, -evrenin ilk yaratılması gibi Kur'an'da ilâhlık gerçeğine yönlendirme söz konusu olduğu yerlerde sıkça hatırlatılır. İbadet edilen ilâhın tek oluşunun zorunluluğu sonucunu çıkarmak için, yaratıcının tekliğine işaret eden belirtileri de zikredilir. Böylece kullar, sadece O'nun ilâhlığına inanmak, O'nun Rabblığına itaat etmek, kulluk merasimlerini sadece O'na sunmak,hayatın bütünü için uyulacak direktifleri yalnızca `O'ndan almak ve sadece O'nun şeriatına boyun eğmek suretiyle yalnızca O'na kulluk etmiş olurlar!

Ancak bu kanıtlar Kur'an-ı Kerim'de teolojik spekülasyonlar ya da felsefi kuramlar şeklinde söz konusu edilmez. Çünkü bu din, insan enerjisini soyut problemler ve felsefi kuramlar uğruna harcamamak konusunda çok ciddidir. Onlara sağlıklı bir düşünce kazandırmak suretiyle, gizli ve açık hayatlarını doğrultmak için insanların düşüncelerini doğrultmayı amaçlamaktadır.

Bu da insanları kullara kul olmaktan kurtarıp, tek Allah'ın kulluğuna döndürmekle mümkündür. Dünya hayatında ve günlük hayatın her alanında, boyun eğmeyi Allah'a özgü kılmakla mümkündür. İnsanları, ilâhlık hakkını kendisi için iddia eden, böylece insan hayatı üzerinde hakimiyet kuran diktatörlerin egemenliğinden çıkarmakla mümkün olur. Aksi takdirde sahte ilâhlar ve sayısız Rabbler ortaya çıkar. İnsanlar Allah'dan başkasına kullukta bulundukları zaman da yeryüzünde fesat yaygınlaşır ve hayat dejenere olur.

Bu noktada, hayat mucizesinin ardında şu değerlendirménin yapıldığını görüyoruz:

"İşte Allah budur. Nasıl olur da bu gerçeği görmezlikten geliyorsunuz?" Sizin üzerinizde Rabb olmayı hakeden Allah budur. Rabb; eğiten, yönlendiren, efendi ve hakim anlamlarına gelmektedir.

Bu nedenle Allah'dan başka birinin Rabb olmaması gerekmektedir.

 

Gece İle Gündüz

96- Sabahı açtıran O'dur. O geceyi dinlenme zamanı, güneş ile ayı zaman ölçme birimi yaptı. Bu, üstün iradeli ve her şeyi bilen Allah'ın düzenlemesidir.

Şüphesiz tane ve çekirdeği yarıp yeşerten, şafağın sökmesini de sağlayan O'dur. O'dur geceyi dinlendirici, güneş ve ayın hareketlerini hesaplı, dönüşlerini ölçülü kılan. Bütün bunlar, her şeye egemen olan gücü ve her şeyi kapsayan O'nun bilgisi çerçevesinde düzenlenir.

Karanlığın içinden şafağın söküşü hareketi şekil bakımından tane ve çekirdeğin yarılıp yeşermesini andırmaktadır. İlk harekette aydınlığın yayılışı da tohumun tomurcuklanmasına benzemektedir. Hareket, canlılık, çekicilik ve güzellik açısından, benzerlik bakımında, her iki olay arasında ortak özellikler vardır. Ïfadede her iki olayın tabiatları ve mahiyetlerindeki ortak gerçekler göz önünde bulundurulmuş oluyor böylece.

Tane ve çekirdeğin yarılıp yeşermesi ile şafağın söküşü ve gecenin dinlendiriciliği arasında diğer bir ilgi söz konusudur. Şüphesiz şafağın sökmesi ve karanlığın basması ile evrendeki -ya da dünyadaki- hareket ve hareketsizlik olaylarının bitki ve hayatla doğrudan ilişkileri vardır.

Dünyanın güneşin önünde kendi ekseni etrafında dönüşü, ayın bu hacimde ve dünyadan bu uzaklıkta oluşu, aynı şekilde güneşin bu hacimde, bu uzaklıkta ve bu sıcaklıkta oluşu... Evet bütün bunlar her şeye gücü yeten otorite sahibi `Aziz' ve bilgisi herşeyi kapsayan `Alim' olan Allah'ın belirlediği ölçülerdir. Şayet yüce Allah'ın belirlediği bu ölçüler olmasaydı yeryüzünde de hayat bu şekilde ortaya çıkmazdı, tane ve çekirdekten bitki ve ağaç fışkırmazdı.

Evrenin düzeni ince bir hesapla düzenlenmiştir. Evrendeki hayatın hesabı yapıldığı gibi hayatın derecesi ve türü de belirlenmiştir. Bu evrende geçici tesadüflere yer yoktur. Hatta tesadüf olarak adlandırılan olaylar dahi bir kanuna göre meydana gelmektedirler, bir plana göre belirlenmişlerdir.

Evrendeki hayatın geçici bir istisna olduğunu, evrenin hayatı barındırmadığını, hatta hayata karşı olduğunu söyleyenler. Üzerinde hayat bulunan bu küçücük gezegenin tüm bunlara işaret ettiğini söyleyenler... Hatta `şu küçücük gezegen göstermektedir ki, şayet evrenin bir ilâhı bulunsa, bu hayatla ilgilenmeyecektir gibi tartışmaya bile değmeyecek laflar sarfeden `Bilgin' ve `Filozoflar'...

Evet bu adamlar ruhlarında yer eden sapık arzularının esiridirler. Kendilerinin ortaya koyduğu bilimin sonuçlarına bile uymazlar. İnsan bunları araştırdığında gerçeklerle yüzyüze gelmemek için kaçıştıklarını görebilir. Onlar her tarafta varlığının, birliğinin ve mutlak gücünün kanıtlarını gösteren Allah'dan kaçıyorlar. Ancak ne zaman bu gerçekle yüzyüze gelmemek için bir yol tutmuşlarsa, sonuçta hep Allah'ı bulmuşlardır. Ardından dehşet içinde kalıp başka bir yola koyulmuşlardır, tekrar Allah'la karşılaşmak üzere...

Bunlar zavallı düşkünlerdir. Bir gün kiliseden ve onun adına insanları köleleştirdiği kilisenin tanrısından kaçtılar... "Sanki ürkmüş yaban eşeklerinin aslandan kaçtıkları gibi" kaçtılar. Bu geleneksel kaçışlarını çağımızın başlarına kadar sürdürdüler. (Müddessir Suresi: 50) Öyle ki, kilise kendilerini takip etmeye devam mı ediyor, yoksa kendi nefesleri kesildiği gibi onun da mı nefesi kesildi?.. Bunu görmek için arkalarına bile bakmıyorlardı.

Bunlar zavallı düşkünlerdir. Çünkü kendi bilimleri bile bugün kendilerine karşı çıkmaktadır... "Nereye kaçacaksınız?"

Hayatın ortaya çıkışına ilişkin makalesinden, geçen bölümde alıntı yaptığımız tabiat bilgini Franc Allen şöyle der:

`Yeryüzünün hayata elverişli olması, tesadüf veya rastgele olmakla açıklanmayacak kadar çeşitli şekilleri kaçınılmaz kılmaktadır. Dünya uzay boşluğunda kendi ekseni etrafında dönen bir yuvarlaktır. Bu hareketiyle gece ve gündüzün ardarda gelişi gerçekleşmektedir. Aynı zamanda dünya yılda bir kere de güneş etrafında dönmektedir. Bu turun sonunda da mevsimler meydana gelmektedirler. Böylece gezegenimizin üzerinde yaşayanların, hayatlarını sürdürmesine uygun alanların genişlemesi ve güneş etrafında dönmemesi durumundan çok daha fazla bitki türlerinin ortaya çıkması görevi yerine getirilmiş oluyor. Ayrıca hayat için gerekli gazları içeren bir gaz bulutu bu hareket sayesinde dünyayı sarar. Bu bulutun yüksekliği büyük bir düzeye ulaşır. (500 mili geçer).'

`Dünyamızın çevresini saran bu gaz kütlesinin yoğunluğu, saniyede otuz mil hızla düşen öldürücü gök taşlarının her gün dünyamıza ulaşmasını önleyecek bir düzeydedir. Dünyayı koruyan hava kütlesi dünyanın sıcaklığını sürekli hayata elverişli bir düzeyde tutmaktadır. Bu kütle, toprağı ölümünden sonra diriltecek yağmurun yoğunlaşması için gerekli olan su buharını okyanuslardan kıtaların içlerine doğru taşır. Nitekim yağmur tatlı suyun kaynağını oluşturmaktadır. Şayet yağmur olmasaydı yeryüzü tüm hayat belirtilerinden yoksun çıplak bir çöle dönecekti. Buradan anlıyoruz ki, hava ve yeryüzündeki okyanuslar, tabiattaki denge çarkını temsil etmektedirler.

Görülüyor ki, onlara karşı çıkan bilimsel kanıtlar oldukça fazladır. Bunlar hayatın ortaya çıkışını yorumlamada tesadüflerin çaresizliğini tam olarak gözler önüne sermektedirler. Hayatın ilk defa ortaya çıkması -gelişmesi, kalıcı olması, sonra farklı şekiller alması- için evrenin planında yer alan uygun koşulları saymak imkânsızdır. Bunlar arasında az önceki tabiat bilgininin söz konusu ettiği uygun koşullarda yer almaktadır. Bunların dışında daha birçok şekli mevcuttur. Bundan sonra tüm bunları açıklamak için güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın yönlendirip düzenlemesinden başka bir seçenek kalmıyor. Her şeyi yaratan sonra da yol gösteren O'dur. Her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen O'dur.

 

Yıldızlar

97- O ki, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu şaşırmayasınız diye size yıldızları kılavuz yaptı. Biz bilenler için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık.

Güneşi, ayı ve yıldızlarıyla dönüp duran uzay sahnesine uygun bir sonuçlandırma. İnsanın hayatı, çıkarları ve ilgileriyle ilişkili evrenin korkunç ve ürpertici sahnesinin amacıyla, uyuşan bir tamamlayış...

"O ki, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu şaşırmayasınız diye size yıldızları kılavuz yaptı."

Karanın ve denizin derinlikleri insanların yıldızlarla yollarını bulabildikleri karanlıklarla doludur. Bu durum eskiden olduğu gibi şimdi de sürmektedir. Yıldızlarla yol bulmanın çeşitli yöntemleri vardır. Bilimsel keşifler ve değişik deneyimler sonucu bu yöntemlerin boyutları gelişmektedir. Bùnunla beraber kural her zaman için geçerlidir; karanın ve denizin karanlıklarında bu cisimlerle yol bulma kuralı... Bu karanlıklar ister duygularla yer etsin, ister düşünce ve fikirlerde yer etsin, durum değişmeyecektir. Kur'an'ın kuşatıcı ayeti ilk aşamalarında insanlığa bu gerçekle hitab ediyordu. Bu gerçeği doğrulayan kanıtlar insanların . pratik hayatlarında rahatlıkla gözlenebilirdi. İçte ve dışta yüce Allah'ın ortaya çıkmasını dilediği kadar birtakım evrensel sırların ortaya çıktığı günümüzde de bu gerçekle hitap etmektedir insanlığa. Aynı şekilde yüce Allah'ın bu sözünü doğrulayan kanıtlar pratik hayatlarında bulunabilir.

Kur'an metodunun insan fıtratına evrensel gerçeklerle hitap etmedeki üstünlüğü süreklidir. Ancak Kur'an bu gerçekleri birer teori olarak sunmaz, aksine birer realite olarak sunmaktadır. Bu sunuş tarzının ardında yaratıcı el, O'nun takdiri, rahmeti ve planı belirginleşmektedir. Bu sunuş tarzı akıl ve kalp üzerinde oldukça etkilidir. Sezgi ve idraki duygulandırıcı özelliklere sahiptir. İnsanı düşünmeye, incelemeye, birbirleriyle uyum arzeden büyük gerçeklere ulaşmak için bilgi ve kavrama yeteneğini kullanmaya yöneltmektedir. Karanın ve denizin karanlıklarında insanların yollarını bulmaları için yüce Allah'ın varettiği yıldızlara ilişkin ayetin sonuç bölümünde aşağıdaki değerlendirmenin yer alması bu nedenledir.

"Biz bilenler için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık."

Karanın ve denizin karanlıklarında yıldızlarla yol bulmak için yıldızların hareketlerini, dönüşlerini, yerlerini ve yörüngelerini bilmek gerekmektedir. Aynı zamanda tüm bunların güçlü ve hikmet sahibi yaratıcının varlığına kanıt oluşturduğunu bilecek bir kavmin varlığı da gerekmektedir. Yol bulma -daha önce söylediğimiz gibi- duyguların, akıl ve vicdanın pratik karanlıklarında yol bulmaktır. Somut yolu bulmak için yıldızları kullandıkları halde, onların işaretlerini ve yaratıcılarım gösteren kanıtlarını kavramayanlar, bu büyük yol göstericilikle doğru yolu bulamayan kimselerdir. Bunlar evren ile yaratıcısı, bu evrenin içerdiği işaretler ve O'nun yüce yaratıcısına yöneltici kanıtlar arasındaki bağı koparan kimselerdir.

 

İnsanın Yaratılışı

98- O ki, sizi bir tek nefisten oluşturdu. Arkasından sizin için bir barınma ve bir geçiş yeri belirledi. Biz anlayanlar için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık.

Bu sefer konu direkt ele alınmaktadır. İnsanın kendisi açısından değinilmektedir konuya... Erkek ve dişideki mahiyeti ve gerçekliği bakımından birlik arz eden insan nefsi... (Şimdiye kadar -okuduğum kadarıyla- Havva'nın Adem'in vücudundan yaratılmasına değinen güvenilir İslâmi bir kaynağa rastlamadım. Oysa kimi zaman "O sizi tek nefisten yarattı" sözü bu şekilde yorumlanmaktadır. Bana kalırsa "tek nefisten" sözüyle erkek ve gerçeklik noktasındaki birliği kastedilmektedir.) Hayat, döllenmiş hücre sayesinde çoğalmak üzere ilk adımını orada atmaktadır çünkü. İnsan nefsi erkeğin sülbündeki hücre için bir korunaktır. Dişinin rahmi de bir karargâh konumundadır.

Bundan sonra hayat gelişir ve yaygınlaşır. Bir de bakılır ki, çeşitli türler ve renkler, değişik diller ve şiveler, farklı halklar ve kabileler, sayılmayacak kadar çok örnekler ve tarzlar hayat bulundukça çoğalıp gitmektedir.

"Biz anlayanlar için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık."

Bir tek nefisteki yüce Allah'ın sanatını kavramak için derinliğine anlayış zorunludur. Tüm örnekler ve nesiller bu tek nefisten türemiştir. Ayrıca çoğalmanın ve artmanın aracı olan döllenmenin ötesinde gözlenmiş olağanüstü uygunlukları, insanlık alemindeki erkek-dişi sayısındaki sürekli uygunluğu kavramak için bu derinliğine anlayış gereklidir. Yüce Allah'ın, üreme ve çoğalma için bir araç kıldığı evliliğin meydana gelmesi için bu denklik zorunludur. Ayrıca çocukların insanlıklarını koruyabilecekleri koşullarda yetişmesi ve insanlık haya-tının korunması için evlilik kınılmazdır.

Bu uygunlukların iyice anlaşılması için konuyu tüm ayrıntılarıyla uzatmamız imkânsızdır. Burası özel bir araştırmanın alanına girmektedir. Ancak biz erkek olsun, dişi olsun meninin nasıl meydana geldiğini, hayatın devamı ve sürekliliği için gerekli olan uygun sayının çokça bulunması için yeterli oranda erkek ve dişi yaratılması, gaybi bir dağıtım yoluyla nasıl gerçekleştirildiğini açıklayacağız sadece. "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'nun dışında hiç kimse bilemez" ayetini açıklarken buna değinmiştik...

"Döllenmiş yumurtanın erkek ya da dişi oluşunu belirleyen, Allah'ın takdirinin; yumurtayı dölleyen spermdeki erkek kromozomların dişi kromozomlardan çok olması veya aksi bir durumun söz konusu olması şeklinde belirmesidir." Allah'ın kaderinin bu veya öbür şekilde meydana gelmesi Allah'a özgü gaybın kapsamına girmektedir. Allah'ın dışında hiç kimsenin bunu bilmeye gücü yetmez.

Her defasında meydana gelen dilediğini dişi, dilediğini de erkek olarak var eden, yüce Allah'ın bu takdiridir. Böylece dişi olmaları takdir edilmiş olanlar ile erkek olmaları takdir edilmiş olanlar arasında yeryüzünde sürekli bir denge oluşturulmuş olur. Tüm insanlık düzeyinde bu dengenin bozulması söz konusu olmamıştır. Üreme ve çoğalma, bu denge sayesinde gerçekleşebilir. Ancak aynı zamanda evlilik hayatının istikrarlı olması da bu sayede mümkündür. Bunun yanında üreme ve çoğalma az sayıda erkekle de mümkün olabilir. Ancak yüce Allah, insanlık hayatında erkekle dişinin buluşmasının hedefini bu şekilde takdir etmemiştir. Tersine insanı hayvandan üstün kılan hedefi, erkekle dişi arasındaki evlilik hayatının istikrarlı olması şeklinde belirlemiştir. Bu istikrarın ötesinde de başka türlü gerçekleşmeleri mümkün olmayan hedefler gözetilmektedir. En önemlisi de neslin aile ortamında, anne ve babanın himayesinde sağlıklı bir şekilde yetişmesidir. Bu neslin özel insanî rolünü yerine getirmeye hazırlanması için bu ortam zorunludur. (Bu söylediklerimiz, insan neslinin güç elde etmesi ve hayvanlar gibi kendini koruması için hazırlanmasının ötesinde bir şeydir.) İnsan yavrusuna yüklenen özel insanî görev, hayvan yavrusundan çok daha fazla, aile ortamında anne ve baba arasında uzun süre devam edecek kalıcı beraberliği zorunlu kılmaktadır.

Bu sürekli denge yüce yaratıcının eşsiz planına, hikmetine ve takdirine kanıt oluşturmak için yeterlidir. Ancak meseleleri derinliğine anlayan bir kavim için elbette.

"Biz anlayanlar için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık."

Gerçekleri görmeyen, sezgiden yoksun körlere gelince; (Ki bunların başında "gaybiliği"` hafife alan "Bilimsellik" taraftarları yer almaktadır). Bunlar tüm bu işaretleri, mucizeleri görmeden ve sezmeden geçip gitmektedirler. "Her ayeti görseler bile inanmazlar O'na."

Daha sonra ayetlerin akışı yeryüzünün her köşesinde açılmış hayat sahnelerini sunmaya devam ediyor. Gözler rahatlıkla görebilir bu sahneleri. Duygular algılar, gönüller düşünüp Allah'ın sanatının güzelliklerini görür. Ayetlerin akışı bu sahneleri sunarken, evren sayfasında olduğu gibi, çeşitli tavırlarına, şekillerine ve türlerine dikkat çekiyor. Bu sahnelerde gözler önüne serilen hayatın gelişimi ile ve hayatı var eden güce yönelik kanıtlarla vicdanlar harekete geçirilmektedir. Nitekim gönül, bu sanatın güzelliğini ve üstünlüğünü onaylamaya ve bu güzellikten yararlanmaya yöneltilmektedir.

 

Su Ve Doğa

99- O ki, gökten suyu indirdi Her çeşit bitkiyi bu su aracılığı ile ortaya çıkardık, her bitkiden yeşil sürgün çıkardık, bu yeşil sürgünden taneleri üst üste binmiş başaklar, hurma tomurcuğundan yere sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkarırız. Bu meyvaların kimi birbirine benzer, kimi de benzemez. Bunların meyvalarına bir hamken ve bir de olgunlaşınca bakınız. Hiç kuşkusuz müminlerin bunlardan alacakları birçok ibret dersi vardır.

Kur'an-ı Kerim'de, hayattan ve bitkilerin yeşermesinden söz edildiğinde, çok kere sudan da söz edilmektedir.

"O ki, gökten suyu indirdi. Her çeşit bitkiyi bu su aracılığı ile ortaya çıkardık."

Bütün bitkilerin yeşermesinde suyun önemli bir rol oynadığı ortadadır. İlkel, uygar herkes bu işlevi bilir ve cahil, bilgin herkes anlar bunu. Ancak suyun üstlendiği rol, gerçekte Kur'an'ın genel olarak tüm insanlara hitab ederken belirlediğinden çok daha önemli ve daha boyutludur. Bir kere su -Allah'ın takdiriyle yeryüzündeki toprağın, bitkilerin gelişmesine elverişli olmasında önemli bir görev üstlenmiştir. Şayet yeryüzünün bir dönem kızgın alev olduğunu, sonra da tarıma elverişli topraktan yoksun sert bir yüzeye dönüştüğünü, ardından su ve atmosferdeki etkenlerin yardımıyla yumuşak toprağa dönüştüğünü ileri süren teoriler doğruysa; su, topraktan bitki yeşermesine eşlik etmektedir. Bu da, havada yıldırım çakması sonucu meydana gelen elektrik akımıyla birlikte nitrojen ve azotun toprağa düşmesiyle meydana gelmektedir. Nitrojen suda çözülmeye elverişli bir element olup, toprağa yeniden verimlilik kazandırmak için yağmurla birlikte düşer. Aynı zamanda bu, insanların yapımında evrensel yasaları taklit ettikleri bir gübredir. Bu gübre şu anda dahi aynı yöntemle elde edilmektedir. Bu madde toprakta yer alacak olursa, yeryüzü bitkilerden yoksun kalacaktır.

"Her bitkiden yeşil sürgün çıkardık. Bu yeşil sürgünden taneleri üstüste binmiş başaklar, hurma tomurcuğundan yere sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkarırız."

Her bitki bir yeşillik olarak gelişmeye başlar. Ayette geçen (hâdiren) "yeşillik) kelimesi (ehğdare) "yeşil" kelimesinden hem etki, hem de derin yakınlık bakımından daha kapsayıcı bir özelliğe sahiptir; işte bu yeşil bitkiden "üstüste binmiş taneler" başaklar ve benzerleri gibi. "Hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar..." ifadede yer alan "Gınvan" kelimesi "Ganvun"un çoğuludur ve küçük dal anlamına gelmektedir. Hurma için kullanıldığı zaman, meyveyi taşıyan salkım anlamına gelmektedir. Dolayısıyle (Gınvanun) "salkım" kelimesi ile (Daniye) "sarkan" sıfatı birlikte, hoş ve sevecen bir ortam meydana getirmektedirler. Aslında sahnenin tümüne son derece yumuşak ve sevimli bir atmosfer egemendir:

"Üzüm bağları..." "Zeytin ve nar..." Dalları ve kökleriyle birlikte "birbirine benzeyen benzemeyen" tüm bu bitkiler... "Mahsul verdiklerinde mahsullerine, olgunlaşmalarına bir bakın..." Önsezili bir duygu, uyanık bir kalple bakın. Tamamen olgunlaştığı zaman parlaklığına, çekiciliğine bakın. Bakın da güzelliğinden yararlanın. Dikkat edilirse, "meyve verdiğinde meyvelerinden yiyin" denmiyor da "meyve verdiğinde meyvelerine ve olgunlaşmalarına bakın" denmektedir. Çünkü konu "güzellik" ve "güzellikten zevk almakla" ilgilidir. Sözkonusu edilen Allah'ın ayetlerini düşünme ve olanca genişliğiyle hayat alanında O'nun sanatının güzelliğini algılamadır.

"Hiç kuşkusuz müminlerin bunlardan alacakları birçok ibretler vardır." İnsanın kalbini açan, görüşünü aydınlatan, fıtrattaki alıcı ve verici cihazları uyaran imandır. İman sayesinde insan bünyesi varlık bütününe bağlanır. İman, her şeyin yaratıcısı olan Allah'a inanmaya yöneltir vicdanı. Aksi takdirde kalpler kilitlenmiş, basiretler körelmiş ve fıtratlar dejenere olmuş demektir. Bu nedenle bunca güzellikleri ve mucizeleri hissetmeden, algılamadan geçip giderler!

"Sadece işitenler karşılık verebilir." (En'am Suresi: 32)

Bunca mucizeyi ancak mümin olanlar kavrayabilir.

Ayetlerin akışını bu noktaya varana kadar insan kalbine, Allah'ın varlığının, birliğinin, gücünün ve eşsiz planının kanıtlarını içeren varlık safhalarını sunmuştu. Vicdan, bu duygùlandırıcı evrensel havayı solumuş, gönül, her canlıda çarpan ve yüce yaratıcının sanatının olağanüstülüğünü dile getiren varlık bütünü kalbine bağlanmıştı. Evet, akış bu noktaya vardığında, "şirk" ve "şirk koşmayı" sunmaya başlıyor. Öyle ki, varlığın yaratıcısına inanan ve ona bağlanan bu atmosferde, şirk olayı son derece garip bir olay olarak beliriyor. Müşriklerin asılsız kuruntuları kalpleri ve akılları tiksindirecek bir tarzda sunuluyor. Peşinden de beklemeksizin bir konuma varıyor. Zaten oluşan atmosfer de buna müsaittir!

 

şrik Cinler

100- Müşrikler cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa cinleri yaratan O'dur. Körükörüne, hiç yoktan O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Haşa O, onların uydurdukları sıfatlardan uzak ve yücedir.

Arap müşriklerinden kimisi cinlere ibadet ederdi. Bununla beraber cinlerin ne olduğunu bilmezlerdi. Sadece birtakım asılsız putçu kuruntuya dayanırlardı. İnsan mutlak tevhitten bir karış dahi sapmaya görsün, artık bu sapıklık giderek büyür ve başlangıçta kâle alınmayacak kadar küçük olan sapma açısı gittikçe genişler. Nitekim bu müşrikler de önceleri Hz. İbrahim'in (selâm üzerine o(sun) dinine bağlıydılar. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) bölgeye getirdiği tevhid dini... ancak onlar bu tevhitten saptılar. Kuşkusuz başlangıçta bu sapma önemsizdi. Gittikçe de bu iğrenç düzeye ulaşmıştı. Öyle ki, cinleri Allah'a eş koşacak kadar alçalmışlardı. Oysa cinler de herkes gibi O'nun yaratmış olduğu varlıklardır.

"Müşrikler cinleri Allah'a ortak koştular. Halbuki cinleri O yaratmıştır."

Değişik cahiliye toplumlarında yer alan birçok putçu düşüncede şeytan fikrini andıran kötü varlıklara inanıldığı bilinmektedir. Bu varlıklardan korkup (ister kötü ruhlar, ister kötü kişiler olarak algılansın), kötülüklerinden korunmak için kurbanlar sunmuş, sonra da ibadet etmişlerdir.

Arap putperestliği de, bu tür kötü düşünceleri barındıran bozuk putperestliklerden biridir. Cinlere ibadet etmek ve onları yüce Allah'a ortak koşmak suretiyle onlara benzemektedirler. (Kelbî "kitab-el-esnam"da "Huzzae" kabilesinden Melihoğulları'nın cinlere taptıklarını anlatır.)

Kur'an'ın akışı onları, bu inancın gülünçlüğüyle yüzyüze getirmektedir. Ancak tek bir cümleyle...

"Halbuki cinleri O yaratmıştır."

Evet tek bir cümle... Ancak bu düşüncenin gülünçlüğünü ifade etmek için yeterli oluyor bu kelime... Onları "yaratan" yüce Allah olduğuna göre, ilâhlık ve Rabblıkta nasıl O'na ortak olabilirler?

Onların sapıkça iddiaları bununla da bitmiyordu. Putçu düşüncenin asılsız kuruntuları birkere başladı mı sapıklıkta sınır tanımaz çünkü. Yüce Allah'ın, oğullarının ve kızlarının da bulunduğunu iddia ediyorlardı.

"Körükörüne, hiç yoktan O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar."

Ayette geçen uydurmalar anlamındaki harakal kelimesinin özel bir vurgusu ve havası vardır. Yırtılıp parçalanan yalanın doğuş tablosunu çizmektedir adeta.

Yüce Allah'ın oğullarının olduğunu uydurdular. Yahudiler Uzeyr'in hristiyanlar İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu uydurdular. Bir de kızlarının olduğunu ileri sürdüler. Nitekim müşrikler, melekleri Allah'ın kızları olarak kabul ediyorlardı. Onların dişi varlıklar olduklarını ileri sürüyorlardı. Tabii ki, hiç kimse neden dişi olduklarını bilmiyordu. Dolayısıyla bu iddiaların tümü herhangi bir bilgiye dayanmıyordu. Bütünüyle bilgisizce söylenmiş sözlerdi:

"Haşa O, onların uydurdukları sıfatlardan çok uzak ve çok yücedir."

Sonra ayetlerin akışı bu yalanlarını, ilâhlık gerçeğine ilişkin sapıkça düşüncelerini ele almakta ve düşüncelerindeki tutarsızlığı ortaya çıkarmak suretiyle bu sapıklıklarını tartışmaktadır.

 

Her Şeyin Yaratıcısı

101- O göklerin ve yerin yoktan var edicisidir. Eşi olmadığına göre, çocuğu nasıl olabilsin ki? Her şeyi O yarattı ve O her şeyi bilendir.

Kuşkusuz şu varlık bütününü yoktan varedenin kendisinden sonra yerine geçecek birine ihtiyacı yoktur. Yerine geçecek birinin olması geçici kimselerin beklentisidir. Zayıfların dayanağıdır. Hiçbir şey yaratamayanların hoşlanacağı bir duygudur.

Üstelik onlar çoğalmanın kuralını biliyorlar; kişinin cinsinden dişi bir éşinin olması lâzım. Allah'ın bir eşi bulunmadığı halde nasıl çocuğu olabilir ki? O, tektir-birdir. O'na benzer hiçbir şey yoktur. Evlilik olmadan neslin olması söz konusu olabilir mi?

Bu bir gerçektir. Ancak bütün bunlar onların düşünce düzeylerini gözler önüne sermektedir. Ayetlerin akışı onların hayatlarından ve her zaman gördükleri şeylerden örnekler vererek hitap etmektedir. Ayetlerin akışı onlara hitap ederken, şirkin bütün gölgesini bertaraf etmek için `yaratılış' gerçeğine dayanmaktadır. Çünkü hiçbir zaman yaratılmış biri yaratıcının ortağı olamaz. Yaratıcı gerçeği yaratılmışın gerçeğinden farklıdır. Nitekim onları yüce Allah'ın mutlak ilmiyle de yüzyüze getirmektedir. Buna karşılık birtakım asılsız kuruntu ve zandan başka bir şey ileri süremezler.

"Her şeyi O yaratmıştır."

"Ve O her şeyi bilendir."

Ayetlerin akışı, daha önce, yüce Allah'ın oğullarının ve kızlarının bulunduğuna ve Allah'ın yarattığı cinlerin O'na ortak olduğuna ilişkin düşüncelerinin tutarsızlığını ortaya çıkarmak için müşrikleri, her şeyin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğiyle yüzyüze getirdiği gibi bu sefer de kendisine ibadet edilen, boyun eğilen, itaat edilen, bir hayat nizamı olarak dinine uyulan zatın her şeyin yaratıcısı olduğunu belirlemek için yine aynı gerçeğe dayanmaktadır. O halde, O'ndan başka ilâh yoktur. O'nun dışında bir Rabbın varlığı söz konusu değildir!

 

Allah'dan Başka İlâh Yoktur

102- İşte Rabbimiz olan Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratıcısı O'dur, o halde sırf O'na kulluk ediniz, her konuda dayanılacak tek merci O'dur.

Yüce Allah'ın yaratıcı olarak tekliği, mülkün sahibi olarak tekliğini doğurmaktadır. Dolayısıyle yaratmada ve mülkün sahibi olmada tek olan, yarattıklarının rızkını vermede de tektir. O, yarattıklarının yaratıcısı ve sahibi olduğuna göre, hiç kimsenin ortaklığının söz konusu olmadığı mülkünden onları rızıklandırandır da. İnsanların elde ettiği ve yararlandığı her şey, yüce Allah'a özgü olan bu mülktendir. Bu gerçekler; yaratma, mülk ve rızıklandırma gerçekleri açığa kavuştuğu zaman beraberinde de -zorunlu olarak ve kesinlikle- Rabblığın da O'na ait olması gerçeğini getirir. Dolayısıyla egemenlik, yönlendirme, boyun eğilen ve itaat edilen otorite, kulların birleştikleri hayat düzenini belirleme gibi Rabblığın özellikleri de O'na özgü kılınmış olur. O halde itaat, boyun eğme ve teslim olma gibi tüm anlamlarıyla birlikte kulluk, sadece O'na yönelik olmalıdır.

Cahiliye döneminde Araplar, bu evrenin ve insanların yaratıcısının insanları, onun ötesinde kulların yararlanabilecekleri bir mülkün söz konusu olmadığı mülkünden, rızıklandıranın, yüce Allah olduğunu inkâr etmiyorlardı. Materyalist Grek filozoflarından oluşan küçük bir azınlık dışında diğer cahiliye toplumlarında da bu gerçeklerin inkârı söz konusu değildi. Dolayısıyla bugün eski Yunan'da bilindiğinden daha fazla yaygınlık kazanan bu materyalist ekoller mevcut değildi. Bu yüzden İslâm, Arap cahiliyesinde, Allah'a yaklaşmak amacıyla birtakım kulluk davranışlarıyla sahte tanrılara ibadet etmek ve insanların hayatına hükmeden yasa ve gelenekleri belirlemek için başvurulan merci noktasında ortaya çıkan sapmanın dışında bir durumla karşılaşmamıştır. Daha doğrusu günümüzde kimi insanların söylediği ya da bir bilgi, hidayet ve aydınlatıcı kitaba dayanmaksızın şımarıkça ileri sürdüğü gibi, Allah'ın varlığına ilişkin bir inkâr söz konusu değildi.

Doğrusu günümüzde Allah'ın varlığını tartışma konusu yapanların bir azınlık olduğu doğrudur. Azınlık olmaya da devam edeceklerdir. Esas sapma, cahiliyede olduğu şekliyledir. O da, hayata ilişkin konularda yasalar edinmek için Allah'dan başkasına başvurmaktır. İşte, hem Arap cahiliyesinin, hem de diğer tüm cahiliye düzenlerinin dayandığı geleneksel temel şirk budur.

Günümüzde Allah'ın varlığını tartışma konusu yapan bu kural dışı azınlık bilimsellik iddiasıyla ortaya atılmasına rağmen, hiçbir şekilde "bilim"e dayanmamaktadır. Çünkü insan bilgisi dahi böyle bir inkârı açıklayamamaktadır. Ne bilimden, ne de evrenin yapısından bir kanıt elde edememektedir. Bu sadece bir pisliktir. Başlıca nedeni de kiliseden ve dini hiçbir esasa dayanmaksızın O'nun adına insanları köleleştirdikleri kilisenin tanrısından kaçıştır. Ayrıca Allah'ın varlığını tartışma konusu yapanların fıtratlarında da bir eksiklik söz konusudur. insan bünyesinin başlıca görevlerini yerine getirememesi bundan kaynaklanmaktadır. Nitekim yapısal bir değişikliğe uğramış kimi yaratıklarda durum bundan ibarettir.

Bununla beraber -hayatın ortaya çıkışı gibi- yaratılış ve ona egemen kader gerçeği, Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın varlığını isbat etmek için söz konusu edilmez. Çünkü O'nun varlığını tartışma konusu yapmak Kur'an'ın ciddiyetine yakışmaz, saçma bir durumdur. Sadece insanları doğruluğa yöneltmek için söz konusu edilir bu gerçekler. Böylece yüce Allah'ın ilâhlık, Rabblık, yöneticilik ve hayatın tümüne egemenlik noktasında birlenmesinin, ayrıca hiçbir şeyi ortak koşmadan tek başına O'na kullukda bulunmalarının zorunluluğu gibi insanlardan, bu gerçeklerin gereklerini yerine getirmeleri istenmektedir.

Buna rağmen -hayatın ortaya çıktığı gibi- yaratılış ve ona egemen kader gerçeği, Allah'ın varlığını tartışma konusu yapanların yüzüne kahredici bir kanıt olarak çarpmaktadır. Buna karşılık, gösteriş yapmaktan ve kimi zaman bunamanın sınırına varan şımarıklıktan başka bir şey gelmez ellerinden.

"İnsan Yalnızdır" ve "Çağdaş Dünyada İnsan" kitaplarının yazarı Julian Hauxley (Modern Darvinizmle uğraşan çağdaş İngiliz biyolog) bunak şımarıklardan biridir. İşte bu adam yalnızca sapık arzularına dayanarak birtakım şeyler söylemektedir. "Çağdaş Dünyada İnsan" kitabının, "Uydurma Bir Sorun Olarak Din" bölümünde şunları söylemektedir:

"Fen, mantık ve psikoloji bilimlerinin gelişmesi sonucu, tanrı fikrinin yararsız bir varsayım olduğu bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Doğa bilimleri tanrıyı akıllarımızdan kovmuştur. Artık evreni düzenleyen bir hükümran olarak gizlenmiştir. "İlk sebep" ya da genel bir gizli esasa dönüşmüştür."

"Felsefenin Övünçleri" kitabının yazarı Will Durant (Filozofluk taslayan bir Amerikalı) şunları söylemektedir:

Felsefe Tanrı'dan söz etmektedir, ancak teologların evrenin dışında tasavvur ettikleri tanrıdan değil elbette. Felsefenin tanrısı, alemin yasası, iskeleti, hayatı ve dileyişinden ibarettir.- "Bunlar söylenecek laflar değil ama, söylenmektedir işte."

Karanlıklarda yüzen bu insanları Kur'an'ımıza göre yargılamayacağız elbette. Ve bu onları Kur'an'ın yol göstericiliğiyle hareket eden akıllarımıza göre değerlendirmemiz söz konusu değildir. Sadece onları az da olsa ciddiyet ve akıl kullanmak suretiyle bu sorunu ele alan meslektaşları "bilgin"ler ve insan aklının ürünü bilimlerle karşı karşıya getirmek istiyoruz.

Cornel Üniversitesi'nden doktora sahibi, Dault Üniversitesi Tabii Bilimler Bölüm Başkanı kimyager matematikçi John Kleyflant Cautran, "Çağdaş Dünyada Allah Tecelli Ediyor" kitabında yer alan "Kınılmaz Sonuç" adlı makalesinde şunları söylemektedir:

"Acaba akıl sahibi bir kişi, akıl ve hikmetten yoksun maddenin yalnızca tesadüfler sonucu kendi kendine oluştuğunu düşünebilir mi? Böyle bir şeyi aklına getirebilir mi? Buna inanması mümkün mü? Ya da maddenin bu düzen ve kanunları meydana getirdiği sonra da kendisine empoze ettiğini iddia edebilir mi? Hiç kuşku yok ki, buna verilecek cevap olumsuz olacaktır. Madde enerjiye dönüşürken ya da enerji maddeye dönüşürken belirli kanunlara göre hareket etmektedir. Üretilen madde de kendisinden önce var olan maddenin uyduğu kanunlara uymaktadır."

"Kimya bilimi kimi maddelerin yok olmaya, ortadan kalkmaya yüz tutmasının mahiyetini bize göstermektedir. Ancak kimi madde büyük bir hızla yok olmaya yönelirken, diğer bir kısmı da daha düşük bir hızla yok olmaya yüz tutmaktadır. Buna göre madde sonsuz değildir. Bu demektir ki, öncesiz de değildir. O halde bir başlangıcı vardır. Kimya ve diğer bilimin tanıklığıyla, maddenin başlangıcının yavaş yavaş ya da aşamalı olmadığı, aksine birden bire olduğu ortaya çıkmaktadır. Hatta bilim, bu maddelerin oluştukları sürenin sınırlarını da belirleyebilir. Buradan anlaşılıyor ki, şu maddi dünyanın yaratılmış olması bir zorunluluktur ve yaratıldığından beri de belirli evrensel yasa ve kurallara göre hareket etmektedir. Burada tesadüf unsuruna yer yoktur.(Daha önce bilimin vardığı tüm sonuçların zanna dayandığını açıklamıştık. Biz bu sözleri İslâm'ın doğruluğuna bir kanıt olsun diye aktarmıyoruz. Sadece bilime dayananlara, onu delil kabul edenlere göstermek için anlatıyoruz.)

"Şu maddi dünya kendisini yaratmaktan ya da uyacağı yasaları belirlemekten aciz olduğuna göre, yaratılış olayının maddi varlığın dışında bir güç tarafından gerçekleştirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Aynı zamanda bütün kanıtlar gösteriyor ki, bu yaratıcının akıl ve hikmet sahibi biri olması da gerekmektedir. Ancak özgür irade olmadığı sürece -tıp, psikoterapi alanında olduğu gibi- akıl, maddi dünyada birşey yapamaz. Özgür irade sahibi birinin de kendi başına varolması gerekmektedir. Aklımızın kabul etmemizi zorunlu gördüğü kesin ve mantıksal sonuca göre, bu evrenin bir yaratıcısının olmasıyla iş bitmiyor. Bu yaratıcının hikmet sahibi, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten olması da zorunludur. Bu evreni yaratıp düzenlemesi ve yönetmesi için kaçınılmazdır bu. Bu yaratıcının varlığı sürekli olmalıdır. Varlığının kanıtları her taraftan görülebilmelidir. Bundan dolayı makalenin başlangıcında işaret ettiğimiz gibi şu evrenin yaratıcısı ve yönlendiricisi olan Allah'ın varlığına teslim olmaktan başka seçenek yoktur."

Lord Ceilwent döneminden beri bilim, öylesine büyük ilerlemeler kaydetmiştir ki, daha önce söylediklerini her zamankinden daha çok onaylıyoruz: "Şayet derin düşünürsek, bilim bizi Allah'a inanmaya zorlayacaktır."

Biyoloji bilgini Frank Allen adı geçen kitapta yer alan "Evrenin Oluşumu Tesadüf Sonucu mu Yoksa Bir Hedefe mi Yöneliktir" adlı makalesinde şunları söylemektedir: .

"Çok defa söylemişlerdir: Şu maddi evrenin bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Ancak biz evrenin varlığını kabul ettiğimiz zaman, varlığını neyle açıklayacağız? Bu soruya cevap olabilecek dört ihtimal bulunmaktadır:

a) Bu evren sadece vehim ve hayalden ibarettir. Ancak bu, evrenin varlığına ilişkin kabul ettiğimiz önermeye ters düşmektedir.

b) Bu evren kendi kendine yoktan var olmuştur.

c) Bu evren öncesizdir, var oluşunun bir başlangıcı yoktur.

d) Evrenin bir yaratıcısı vardır.

Birinci ihtimal için önümüze bilinç ve duygularımızdan başka engel çıkmıyor. Buna göre şu evreni duyumsamamız, evrende olup biten olayları algılamamız, gerçekle hiçbir ilgisi bulunmayan asılsız kuruntudan başka birşey değildir. Nitekim Sir James Jeans (Çağdaş İngiliz, tabiat ve matematik bilgini. Arapça'ya da çevrilen "Kapalı Evren" kitabının yazarıdır. Su görüşü ilk defa kendisi ortaya atmamıştır. Eflatun Felsefesi'nde de bu görüşe yer verilir. Yüz elli sene boyunca Felsefi ekoller arasında bu konuda bir sürü tartışma çıkmıştır. Özellikle, "idealistlerle" "pozitivistler" arasında. Halen de sürmektedir bu tartışma.) tabiat bilimlerine ilişkin bu görüşü benimsemiştir. Ona göre şu evrenin pratik bir varlığı söz konusu değildir. Sadece zihinlerimizde beliren şekillerden ibarettir tüm evren. Doğal olarak bu görüşten hareketle şunu söyleyebiliriz; bütünüyle asılsız hayallerden oluşan bir evrende yaşıyoruz. Örneğin, bindiğimiz, dokunduğumuz şu trenler gerçekte, bir varlığı söz konusu olmayan nehirleri, maddi olmayan köprüleri aşmaktadırlar... Üzerinde tartışmaya, mücadele etmeye gerek yoktur.

. "İçinde yer alan madde ve enerji kaynaklarıyla birlikte bu evrenin kendi kendine yoktan var olduğunu ileri süren ikinci görüşe gelince; bu da gülünçlük ve ahmaklık bakımından ikinciden geri kalmamaktadır. Üzerinde düşünmeye ya da tartışmaya değmez."

Bu evrenin öncesiz olduğunu, oluşumunun bir başlangıcının söz konusu olmadığını ileri süren üçüncü görüş ise; ( Eskiden beri tüm pozitivistlerin ve materyalistlerin görüşü budur. Hindu ve Budistler de aynı görüştedirler.) şu evrenin bir yaratıcısının bulunduğunu söyleyen görüşe tek noktada (öncesizlik noktasında) katılmaktadır. Bu durumda biz, ya öncesizlik sıfatını ölü evrene nisbet edeceğiz, ya da diri ve yaratıcı ilâha atfedeceğiz. Bu iki ihtimali kabul etmek diğerlerinden daha fazla bir düşünsel zorluğa neden olmamaktadır. Ancak "Termodinamik" kanunları, evrende yer alan elementlerin aşamalı olarak ısılarını kaybettiklerin göstermektedir. Bu kaçınılmaz bir gidiştir. (Burada söz konusu edilen te'kitli kesinlikler insan bilgisinin taşıdığı mantığın sonuçlarıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi biz, İslâm'ın doğruluğuna bilimsel kanunlar bulmanın peşinde değiliz. Açıklamalarını doğrulayacak kanıtlar bulmak için de böyle bir çaba içine girmeyiz. (Nitekim "Termodinamik" kanunlar kesin kanunlar değildir. Sadece evrenin yorumuna ilişkin bir teoridir. Yarın kimi değişikliklere uğrayabilir. Temelden yanlış olduğu da ortaya çıkabilir). Biz sadece bilimi tanrılaştıranlara bu sonuçları göstermek için alıntı yapıyoruz. İşte, Julian Hauxley gibi büyük bir güvenle bağlandıkları tanrılarının söyledikleri...) Gün gelecek, tüm cisimler sıcaklık bakımından sıfırın altında bir düzeye ulaşacaklardır. O gün enerji kaynakları yok olacak, hayat tamamen imkânsız hale gelecektir. Zamanla cisimlerin ısı derecesi sıfıra ulaştığında bu durumun meydana gelmesinden ve enerji kaynaklarının yok olmasından kurtuluş mümkün olmayacaktır. Ancak alev alev yanan güneş, parlayan yıldızlar ve hayat türleriyle dolup taşan yeryüzü açıkça gösteriyor ki, evrenin aslı ya da temeli belli bir başlangıç anını zorunlu kılmaktadır. O halde evren sonradan oluşmuştur. Bunun anlamı; evren için öncesiz bir yaratıcının varlığı kaçınılmazdır. Bu yaratıcı ezelidir. Bilgisi her şeyi kapsamıştır, sınırsız güce sahiptir. Bu evrenin onun elinden çıkmış bir sanat ürünü olması gerekmektedir."

Yüce Allah her şeyin yaratıcısıdır. O'ndan başka ilâh yoktur.

Kur'an'ın akışının burada dayandığı temel; tek başına Allah'a kulluk yapmanın zorunluluğu, hükmetme, eğitme, direktif verme ve yönetme gibi tüm anlamlarıyla Rabblığın sadece O'na özgü kılınmasının gerekliliğidir.

"İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratıcısı O'dur. O halde sırf O'na kulluk ediniz, her konuda dayanılacak tek merci O'dur."

Yüce Allah'ın otoritesi sadece insanların üzerinde geçerli değildir. O her şeyin üzerinde otorite sahibidir. Çünkü her şeyin yaratıcısıdır. İşte bu temelin açıklanmasında güdülen amaç budur. Cahiliye döneminde müşrikler buna karşı çıkmıyorlardı.. Ancak gereklerini kabul etmiyorlardı. Bu da; sadece Allah'ın egemenliğine boyun eğme ve itaat etme ve ortak koşmaksızın yalnız ve yalnız O'nun otoritesine uymadır.

Allah'ın Sıfatları

Ardından Allah'ın sıfatlarına ilişkin ifadeler yer alıyor. İfadenin gölgesi her tarafı, tüm boşlukları dolduruyor. İnsanoğlunun sahip olduğunu dilin bu durumu vasfedebileceğini sanmıyorum. O halde bunun, şeffaf ve yumuşak gölgesini yaymasını, insanı ürperten, titreten Allah'ın sıfatlarını barındıran sahneyi gözler önüne sermesini seyredelim. Bu sıfatlar, bir güven ve huzur atmosferini oluştururlar. Aydınlık bir şeffaflık yayarlar.

 

103- Gözler O'nu görmez, fakat O gözleri görür. O lâtıftır (algılanamaz) ve her şeyden haberdardır.

Tıpkı Allah hakkında yakışıksız bir tutumla maddi bir kanıt isteyenler gibi ahmakça yaklaşımla O'nu görmek isteyenler... Bunlar ve onlar ne dediklerini bilmeyen kimselerdir.

İnsanların gözleri ve duyu organları, aynı şekilde zihinsel kavrama yetenekleri.. Evet bunların tümü, içinde yaşadıkları evrenle iletişim kurabilmeleri yeryüzünde halifelik işlevini yerine getirebilmeleri için yaratılmıştır. Ayrıca, yaratılmış varlık safhalarında ilâhî varlığın eserlerini algılamaları da istenmektedir. Ancak yüce Allah'ın zatını kavramaya gelince; kendilerine böyle bir yetenek verilmemiştir. Çünkü sonradan yaratılmış bir faninin, öncesiz ve sonrasız bir zatı görmeye gücü yetmez. Üstelik yeryüzündeki halifelik görevini yerine getirmek için O'nu görmenin de değeri yoktur. Bu görevi yerine getirmede gerekli yardımı görürler. Gerekli olan her şey kendilerine bağışlanmıştır.

İnsan öncekilerin ahmaklığını anlayabiliyor da, sonrakilerin küstahlığını anlamakda güçlük çekiyor. Şu "atom'dan, "elektron"dan, "proton"dan ve "nötron"dan söz edenlerin hiçbiri, hayatında bir kere olsun "atom", "elektron", "proton" ve "nötron"u görmemiştir. Bu elementleri kontrol edecek bir teleskop da henüz icad edilmemiştir. Ancak bir farzmış gibi bunları kabul ediyorlar. Bu farzın doğruluğuna da evrende belirgin izlerinin görülmesini kanıt gösteriyorlar. Bir belirti görüldüğü zaman, onu meydana getiren elementin varlığını kesin kanıt kabul ediyorlar. Bununla beraber, bu deneyimlerin ulaşabileceği en yüksek nokta, bu elementlerin var olması ihtimalini varsaydıkları sıfatlara dayandırmaktır. Ancak, eserleriyle kendini akıllara kanıtlayan Allah'ın varlığını varlık alemindeki yaptıklarıyla izah etmek söz konusu edildiği zaman, hiçbir bilgiye, yol göstericiye ve aydınlatıcı kitaba dayanmaksızın Allah'ın varlığı hakkında tartışmaya girişip gözle görülebilen somut kanıtlar isterler. Sanki şu varlık bütünü, sanki tümü olağanüstülükleriyle şu hayat, böyle bir kanıt olmak için yeterli değilmiş gibi...

Varlık sayfalarında ve nefislerin derinliklerinde gizli kanıtların sunulmasından ve yüce Allah'ın zatına ilişkin; "Gözler O'nu görmez. O bütün gözleri görür. O lâtiftir, haberdardır" gerçeğinin açıklanmasından sonra Kur'an'ın akışı, insanoğlunun kullandığı dilin açıklayamadığı ya da vasfedemediği şu ifadelerle sürüyor:

 

104- Hiç kuşkusuz size Rabbinizden birçok uyarıcı kanıtlar, açık belgeler geldi. Kim bunları görürse, kendi lehine ve kim bunlara karşı göz yumarsa kendi aleyhine davranmış olur. Ben sizin başınızda korucu, bekçi değilim.

Şu Allah katından gelen ayetler... birer kanıttırlar... Kanıtlar doğru yolu gösterirler, insanı doğruya yöneltirler. Bu da aynen öyle... kanıttır... Doğru yolu göstermektedir. Kim görürse bu onun yararına olacaktır. Doğruluk ve aydınlık bulacaktır. Bunun da ötesinde körlükten başka bir şey yoktur. Bunca ayet ve kanıttan sonra, duyu organları iş görmez hale gelmiş, bilinci kapalı, vicdanı körelmiş kör kimseden başkası sapıklık üzere kalmakta ısrar etmez.

Hz. Peygamber (selâm üzerine olsun) böylelerinin işinden uzak olduğunu, onlardan sorumlu olmadığını duyurması için direktif verilmektedir.

"Ben sizin bekçiniz değilim."

Geçen ayette yer alan yüce Allah'ın sıfatına ilişkin şu ifade ile, "Gözler onu görmez. O bütün gözleri görür. O lâtiftir, haberdardır." Ardından gelen, "Rabbinizden size açık kanıtlar geldi. Kim görürse kendi lehine, kim körlük ederse kendi aleyhine davranmış olur" sözü arasındaki atmosfer, gölge ve ifade ahengi gözümüzden kaçmıyor. İfadede, "görülen kanıtlar", "gözler", "gören" ve "kör" kelimelerinin kullanılması da akışa müzikal bir aheng kazandırmaktadır.

Mizan Tefsiri-Allame Tabatabai:

AYETLERİN MEÂLİ

74- Hani İbrahim, babası (amcası) Azer'e demişti ki: "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum."

75- Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın onlar üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanatını) gösteriyorduk ki (müşriklerle tartışırken kanıt gösterebilsin) ve kesin inananlardan olsun.

76- Derken üzerine gece çökünce, İbrahim bir yıldız gördü, "Budur rabbim!" dedi. Yıldız batınca, "Batanları sevmem." dedi.

77- Ayı doğarken görünce, "Budur rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olurdum." dedi.

78- Güneşi doğarken görünce, "Budur rabbim, bu daha bü-yüktür!" dedi. O da batınca, dedi ki: "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

79- "Ben hanif olarak (sağa sola sapmadan) yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan değilim."

80- Kavmi onunla tartışmaya girişti. O onlara dedi ki: "Be-ni doğru yola iletmiş iken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak Rabbimin bir şey dilemesi hariç. (Çünkü) Rab-bim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ öğüt almıyor musunuz?"

81- "Siz Allah'ın size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri, O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır."

82- "İnananlar ve imanlarını bir haksızlıkla bulamayanlar, işte güven sadece onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır."

83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Bu on ayette yüce Allah, büyük Peygamber İbrahim'e, onu tevhit ve tenzihe (Rabbi şirkten münezzeh bilmeye) iletmek suretiyle, müşriklere karşı bahşettiği kanıtı gündeme getiriyor. Ardından peygamberlerinin sırlarını şirkten arındırmak suretiyle onları doğru yola iletişini hatırlatıyor. Bu bağlamda Hz. İbrahim'den (a.s) önce yaşamış olan Hz. Nuh'u ve onun soyundan gelen on altı peygamberi (hepsine selâm olsun) ismen zikrediyor.

Ayetler, gerçekte fıtrat dinini pratikte yaşamanın, tevhit inancını yayma görevini yerine getirmenin, yüce Rabbi putçuluk şirkinden arındırmanın kâmil bir örneğini açıklama konumundadır. Bu ise, İbrahim'in (a.s) yaptığı ve uğruna putperestliğe karşı girişmiş olduğu tartışma ve mücadeledir. Bunu yaptığı sırada bütün dünya fiilen puta tapıcılığa teslim olmuştu. Hz. Nuh'un (a.s) açtığı ve onun soyundan gelen peygamberlerin izlediği tevhit yolu unutulmuştu. Dolayısıyla ayetler, kanıt telkin edici ve tevhide yöneltici özellikleriyle, yüce Allah'ın Peygamber efendimize (s.a.a) telkin ettiği bundan önceki kanıtlarla ilgili daha fazla aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Yüce Allah'ın, tefsirini sunduğumuz bu surede Peygamberi'ne (s.a.a) yönelik olarak, "De ki..." şeklinde dile getirdiği çeşitli kanıtları kastediyoruz. Nitekim bu surede, "De ki..." ifadesi kırk kere geçiyor. Bunların yirmi küsuru tefsirini sunduğumuz bu ayetlerden önce geçmiştir. Âdeta şöyle deniliyor:

Bizim sana yönelttiğimiz telkinlerle kavmine tevhide ilişkin kanıtlar sunarken ve şirki olumsuzlarken, İbrahim'in (a.s) babasına söylediklerini hatırla. Bizim kavmine karşı kullansın diye kendisine ilham ettiğimiz kanıtları düşün. Biz bu kanıtları göklerin ve yerin melekûtunu göstererek ona bahşetmiştik. O, ilâhî bağış sonucu onlara bilgi ve hikmete dayalı kanıtlar sunuyordu. Yüce Allah, melekûtunu ona gösteriyordu. Dolayısıyla onun sunduğu kanıtlar, kesin inanca dayalıydı, zihinsel tasarım ve tasavvurdan öteye geçmeyen ve zorlamadan, deyim yerindeyse dayatmadan kurtulamayan yapay düşünceye değil. Oysa tertemiz fıtrat hakkında bunların hiçbirisişünülemez. Yüce Allah'ın bu ayetlerde aktardığı İbrahim'in (a.s) sözlerinin üslûbunun üzerinde, berrak ve aralarında akıl almaz farklılıklar bulunan rivayetlerin ve masalların ayrıntılarından uzak bir zihinle durduğumuz zaman, tefsir bilginlerinin aralarında baş gösteren tartışmalardan uzak olduğunu görürüz. Çünkü tefsir bilginleri ayetlerin tefsirini rivayetlerin içerikleri, tarihsel aktarımların muhtevaları, Tevrat'ta ve diğer kaynaklarda yer alan açıklamalar ve İsrailiyat menşeli hurafeler vb. şeylerle karışık bir şekilde sunarlar. Kısacası, bu ayetlerde anlatıldığı şekliyle Hz. İbrahim'in (a.s) sözlerinin üslûbu açık bir şekilde, bunların albenili düşüncelerden ve değişik vehimlerden uzak, saf bir zihnin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Lafız kalıbına dökülen bu sözler, onun akletme ve düşünme faaliyetinin ilk verilerini, algılama ve kavramanın inceliklerini kendinde bulunduran saf fıtratından kaynaklanmaktadır.

Bu ayetler üzerinde objektif bir tavırla durup düşünen bir kimse, Hz. İbrahim ile soydaşları arasında geçen konuşmaları aktaran bu sözlerin, o güne kadar yerin altındaki bir oyukta veya bir mağarada sadece beslenme ve giyinme gibi temel var oluş yükümlülüklerini yerine getirmekten başka bir fonksiyon icra etmeyen, örneğin gökyüzünü parıl parıl parlayan yıldızları ve gezegenleriyle hiç seyretmeyen, göz kamaştırıcı ışıklarıyla ayı ve güneşi görmeyen, kalabalık bireyleriyle, geniş ülkeleriyle, farklı düşünceleriyle, değişik amaç ve hedefleriyle, türlü din ve mezhepleriyle bir insan topluluğunun arasında hiç yaşamayan bir kimse tarafından söylendiğinden kuşku duymaz. Sonra bu insan bir tesadüf sonucu büyük bir toplumun arasına katılır. Daha önce hiç tanık olmadığı olgularla karşılaşır. Gök cisimlerini ve büyük kara parçalarını görür. İnsan topluluklarını seyreder. Herkes işlerine dalmış, amaçları ve hedefleri uğruna koşuşturmaktadır. Hiçbir şey hareket edenle duran, işleyenle işlenen, hizmet edenle hizmet edilen, emredenle emredilen, baş olanla tâbi olan, işine kendini verenle, tanrısına ibadete vaktini adayan öbek öbek insanları uğraşılarından alıkoyamamaktadır.

Bu insan gördükleri karşısında şaşkına dönmüştür. Gözlemlediği garip şeyler zihnini allak bullak etmiştir. Yakınlık kurduğu birine, ilgisini çeken, hayranlığına sebep olan ve gözüne takılan her şeyi sormaya başlıyor. Bu hâli, uçsuz bucaksız gökyüzüne bakan, oradaki ışık veren lambaları ve parlayan çiçeklerini, göğe serpiştirilmiş yıldızları seyreden çocuklarda görebiliyoruz. Sonra bu çocuklar tertemiz fıtratlarıyla annelerine sorarlar: Bu gördüğüm, sevdiğim ve hayran kaldığım şeyler nedir?

Bunları kim oraya astı? Kim onları aydınlattı? Onları yapan kimdir?... Ancak şundan kuşku duymuyoruz ki, bu insan gördüğü ve hayran kaldığı eşyanın hakikatine ilişkin sorularına, yalnızlık ve münzevilik günlerinde tanık olduğuna ve bildiğine yakın olanıyla başlar ve (dolayısıyla) duyu organlarınca algılanamayan amaçlarını, maksatlarını sorgular. Çünkü insan, sahip olduğu ilkel bilgilerle bilinmeyenleri bilmeye çalışır. Bilinmeyen şeylerle karşılaşınca, bu, onun algıladığı bilinenlerle uygunluk arzeden bir şeye yönelmesini sağlar. Bunu çocuklar, çöl bedevîleri gibi basit, yalın akıllı insanların tavırlarında somut olarak gözlemleyebiliyoruz.

Bu gibi insanlar, bugüne kadar görmedikleri, alışık olmadıkları bir şeyle karşılaştıkları zaman, derhal yakınlık kurdukları şeylerden hareketle onun durumunu öğrenmeye çalışırlar; gerçekliğini, hakikatini, sebeplerini ve amacını bilmek isterler. Konumuz olan insan, -ki hemen hemen ilkel fıtrat düzeyindeki bir insandır- bugüne kadar sadece yaşamanın en basit sebepleriyle ilgilendiği için zihni, uygar insanın ilgilendiği şeylerle meşgul olmaz. Uygar insanın zihni sınırsız ve sayısız objektif doğal olgularla ilgilidir ve bunlardan bir an bile kendini soyutlayamaz. Bu nedenledir ki, konumuz olan insan düşünsel bir boşluk, zihinsel bir tenhalık yaşamaktadır.

Bunun yanında doğal sebeplerini bilmediği akıl almaz yoğunluktaki varoluşsal olan göksel ve yersel olgular tarafından kuşatılmıştır. Bu yüzden zihni, bu fenomenlerin doğal sebeplerin ötesindeki asıl sebeplerini algılamaya yönelik karşı konulmaz bir istek duyar. Bunların doğal sebeplerinin ötesindeki asıl sebebini kavramak ise, uygar insanın ancak evrensel gelişmelere ilişkin doğal sebepleri sıralamasının ardına bir boşluk kalırsa, gerçekleştirdiği bir faaliyettir. Bu nedenle, bir an için varsaydığımız bu ilkel insan, uygar insanların bunlarla uğraştıklarını, ibadet türü davranışlarda bulunduklarını gördüğü zaman, derhal bu eylemlerin en üst düzeydeki sebeplerini kavramaya yönelir.

Bu anlattıklarımızın somut bir kanıtı, dinsel ayinlerin, lâhutî araştırmaların Asya Kıtası'nda Avrupa'ya göre daha yaygın ve daha yoğun olmasıdır; köylerde, küçük şehirlerde, büyük şehirlere oranla daha köklü olmalarıdır. Kalabalık nüfuslu ülkelerde de durum bundan ibarettir. Çünkü bir toplum genişlediği oranda yaşamsal ihtiyaçları artar, beşerî meşguliyetler yoğunlaşır. İnsan, manevî dünyayla baş başa kalabileceği, dünyasını ve ahiretini düşünebileceği bir boş zamanı nadiren bulabilir.

Kısacası, tefsirini sunduğumuz ayetlerde ve Meryem, Enbiyâ ve Sâffât gibi surelerde anlatılan İbrahim (a.s) kıssasına başvuracak olursak, babasıyla ve soydaşlarıyla tartışırken, basit fikirli, yalın düşünceli ilkel bir insan görünümü sergilediğini görüyoruz. Putları soruyor, onlarla ilgili olarak soydaşlarıyla konuşuyor, yıldızları, ayı ve güneşi soruyor. Ki bu soru, insanların, özellikle putperest kavminin yaptıklarından haberi olmayan bir insanın yönelteceği türdendir. Bakınız babasına ve soydaşlarına ne söylüyor: "Sizin şu karşısına geçip taptığınız heykeller nedir?" (Enbiyâ, 52) "...Neye tapıyorsunuz? 'Putlara tapıyoruz, onlara kulluk ediyoruz.' dediler. 'Peki, dedi, siz dua ettiğiniz zaman onlar işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?' 'Hayır, ama babalarımızın böyle yaptıklarını gördük.' dediler." (Şuarâ, 70-74)

Bunlar, hayatında hiç put görmeyen, puta tapan birine rastlamayan bir insanın sözleridir. Oysa Hz. İbrahim putperestliğin beşiği sayılan Keldan-Babil'deydi. Onlar arasında bir süre yaşamıştı da. Acaba Hz. İbrahim'in, "Bu heykeller nedir?" derken, putlara hakaret etmek ve insanların onları yerleştirdikleri kutsal yere kendisinin onları yerleştirmeyeceğini anlatmak mı istiyordu? Onları tanımadığını mı ima etmek istiyordu? Tıpkı Firavun'un yüce Allah hakkında, "Âlemlerin rabbi de kimdir?" (Şuarâ, 23) demesi gibi. Bir de yüce Allah'ın bize aktardığı şekliyle Mekkeli kâfirlerin Peygamberimizi kastederek söyledikleri şu sözü örnek gösterebiliriz: "Kâfirler seni gördükleri zaman, seni alaya alırlar: 'Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mu?' diye. Oysa kendileri Rahman'ın zikrini kabul etmiyorlar." (Enbiyâ, 36)

Ancak Hz. İbrahim'in, babası Azer'le konuşurken son derece edepli bir tavır takınması bu ihtimali ortadan kaldırıyor. Nitekim babası onu kovup taşlamakla tehdit ederken bile ona şöyle söylüyordu: "Selâm sana, dedi, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Doğrusu O, bana çok lütufkârdır." (Meryem, 47)

Bu bakımdan Hz. İbrahim'in, babasıyla ilk defa bu tür önemli bir meseleyle ilgili olarak konuşurken alaycı bir tavır takınmış olması, izlerinden onun inançlarını küçümsediğini ima etmesi, dolayısıyla onun asabiyetini ve putperestlik gayretini galeyana getirmesi uzak bir ihtimaldir.

Nitekim yüce Allah İbrahim'in hanif dini sayılan İslâm dininde putperestlerin ilâhlarına sövmeyi yasaklamıştır. Çünkü Müslümanların putlara sövmeleri onların Müslümanlara karşılık vermek gerekçesiyle âlemlerin rabbi olan gerçek ilâha sövmelerine neden olabilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: " Allah'tan başka yalvarıp taptıklarına sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek haksızlıkla Allah'a söverler." (En'âm, 108)

Ardından Hz. İbrahim, babası Azer ve soydaşlarıyla putlar hakkın-da tartıştıktan sonra onların kulluk sundukları diğer ilâhları olan yıldız, ay ve güneşle meşgul olmaya başlıyor. Bir yıldız gördüğü zaman, "Budur rabbim!" diyor. Sonra ayın daha parlak olduğunu görünce, "Budur rabbim!" diyor. Güneşin ondan da parlak olduğunu görünce de, "Budur rabbim, bu daha büyüktür!" diyor. Bu ifadeler de aynı şekilde hayatında hiç yıldız, ay ve güneş görmemiş bir insanın ağzından çıkacak sözlerdir. Bunun açık kanıtı güneşle ilgili olarak söylediği şu sözlerdir:

"Budur rabbim, bu daha büyük..." Çünkü bunlar güneşin, ayın ve yıldızların ne olduğunu bilmeyen bir insanın söyleyeceği sözlerdir. Fakat insanların bunlara boyun eğdiklerini, kulluk sunduklarını, kurbanlar adadıklarını görüyor. Nitekim tarih Babillilerin gök cisimlerinden olan yıldızlara, aya ve güneşe taptıklarını ve onlara kurbanlar adadıklarını kanıtlamaktadır.

Meselâ kadın mı, erkek mi olduğu belli olmayan bir insan karartısı gördüğün zaman, "Bu kimdir?" diye sorarsın. Bunu söylerken karartı hâlindeki şahsı soruyorsun. Çünkü sadece karartının bir insan olduğunu biliyorsun. Bu durumda sana, "Falan kadındır veya falan erkektir." diye cevap verilir. Aynı şekilde, insan, hayvan veya cansız bir varlık olduğu belli olmayan bir karartı gördüğün zaman da, "Bu nedir?" diye sorarsın. Bununla da karartıyı veya işaret edilen nesneyi kastedersin. Çünkü maddî bir varlık olduğundan başka onun durumuna ilişkin olarak herhangi bir bilgiye sahip değilsin. Bu sefer sana, "Bu Zeyd'dir veya falan kadındır ya da falan cismin karartısıdır" diye cevap verilir. Bu durumların tümünde, mesele hakkında bilgi sahibi olmadığın için, söz konusu nesnelerin akıl sahibi oluşları, dişi veya erkek oluşları hakkında gözetilmesi gerekenleri, kendi bilgin oranında göz önünde bulundurursun. Fakat gerçeği bilen insanın hakikati göz önünde bulundurarak cevap vermesi bir zorunluluktur.

Hz. İbrahim'in, "Budur rabbim!" ve "Budur rabbim, bu daha büyüktür!" şeklindeki sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla o, güneşin gerçek mahiyetini bilmiyordu. Sadece doğduğunu, aydan ve yıldızdan daha büyük olduğunu, insanların ona kulluk sunduklarını, ibadet ettiklerini biliyordu.

Bu gibi bilinen varlıklara hiç kuşkusuz "haza=bu" zamiriyle işaret edilir. Ama onun güneş olduğu, bir cisim veya aydınlık veren bir yüzey olduğu, yeryüzünü ışıklarıyla aydınlattığı, bu sayede gece ve gündüzü oluşturduğu, ayın veya yıldızın geceleyin doğudan doğup batıdan battıkları, sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla onun tarafından bilinmemektedir. Eğer bütün bunları bilseydi, güneşi kastederken, "hazi-hi" kelimesini kullanarak "hazihi rabbî, hazihi ekberu" derdi. Nitekim bundan sonra bu inceliği kavradığı için Nemrut'la tartışırken bu inceliği göz önünde bulundurarak konuşuyor: "Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir." (Bakara, 258) Güneşe "biha" zamiriyle işaret ediyor, "bihi" zamiriyle değil [çünkü "şems=güneş", lafız itibariyle müennestir] ve "onu (bihi) batıdan getir." demiyor.

Yine yüce Allah'ın bize aktardığı şekliyle babasına ve soydaşlarına şunları söylüyor: "...'Neye tapıyorsunuz?' demişti. 'Putlara tapıyoruz, onların önünde ibadete duruyoruz.' dediler. 'Peki, dedi, siz dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?' 'Hayır, ama babalarımızın böyle yaptıklarını gördük.' dediler." (Şuarâ, 70-74) Burada Hz. İbrahim, onların tanrılarından söz ederken, ne anlamına gelen ve akıl sahibi olmayan şeyler hakkında kullanılan "ma" soru edatını kullanıyor. Çünkü henüz onların gerçek mahiyetlerine ilişkin olarak pek bir şey bilmemektedir. Daha sonra onlar, putlarından söz ederken onların irade ve bilinç sahibi olduklarına inanmadıklarından onlarla bağlantılı olarak dişile işaret edilen "leha" kelimesi kullanılıyor ve "fenezillu leha=onların önünde ibadete duruyoruz" deniliyor.

Daha sonra bunların tanrı olduklarına inandıklarını duyunca, bir tanrıda olması gereken yarar ve zarar verme, çağrıyı işitme gibi niteliklerle bunları bir arada değerlendiriyor; bundan sonra, onlardan söz ederken akıl sahibi varlıklarla ilgili zamirleri kullanıyor. Sonra putların kırılması kıssasında, "Eğer konuşuyorlarsa onlara sorun." deyince soydaşları, "Sen bunların konuşmadıklarını biliyorsun." cevabını vererek onların akıl sahibi olmadıklarını ortaya koyuyorlar. Bunun üzerine Hz. İbrahim onlarla ilgili olarak akıl sahibi varlıklara has kullanımları kullanmıyor ve onların tutarsızlıklarını ortaya koyan şu cevabı veriyor:

"Siz Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?" (Enbiyâ, 66-67)

Burada bir zorlamaya gidip onun, güneşe işaretle "hazihi" yerine "haza" kullanıp, "Bu rabbimdir, bu daha büyüktür!" derken, güneşin cismini veya işaret edilen şeyi kastettiğini söyleyemeyiz. Ya da onun konuştuğu Süryanice'de Arapça'nın dışındaki birçok dilde olduğu gibi dişi ve erkek varlıklar hakkında farklı kullanımlar olmadığını söylememiz tam anlamıyla bir zorlama olur. Kaldı ki Hz. İbrahim aynı güneşle ilgili olarak kralla tartışırken, "Allah güneşi doğudan batıya getirir, sen de onu batıdan getir." (Bakara, 258) diyor ve "biha" zamirini kullanıyor. Burada Kur'ân onun anadilinde güneşin niteliğine işaret etme gereğini duymazken, neden önceki ifadede anadilinde güneşin vasfedildiği şekilde nitelendirilmesini özellikle gündeme getiriyor. Özel olarak bu bağlamda "Haza...=Bu rabbimdir, bu daha büyüktür" demesine yer veriyor?

Aynı soru, putların durumunu soydaşlarından sorarken kullandığı o ifade için de geçerlidir: "Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller nedir?" (Enbiyâ, 52) Yine bir keresinde dua ederken şu ifadeyi kullanıyor: "Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim onlar insanlardan birçoğunu şaşırttılar." (İbrâhîm, 35-36) [Her iki ifadede gözetilmesi gereken nitelik gözetilmiş ve müennes kelimeleri (hazihi, innehunne, azlelne) kullanılmıştır.]

Aynı şekilde onun (a.s) güneş için erkeklere ait işaret zamirini kullanarak tanrıyı dişilikten tenzih etmeyi amaçladığını da söyleyemeyiz. Veya burada müptedanın habere tâbi kılındığını da söylemek mümkün değildir. Bununla müzekker olan "rabbî" ve "ekber" sözcüklerini kastediyoruz. Bütün bunlar hiçbir kanıta dayanmayan zorlama yorumlardır. Yakında bu hususta geniş değerlendirmede bulunacağız.

Özetleyecek olursak, bu ve benzeri ayetlerde yüce Allah'ın tevhidi olumlama ve şirki olumsuzlama bağlamında İbrahim'in babasına ve soydaşlarına söylediğini aktardığı sözler gösteriyor ki, Hz. İbrahim, bundan önce babasının ve soydaşlarının yaşadığı ortamdan farklı bir ortamda yalnız başına yaşıyordu. Bu yüzden insan topluluklarında toplumsal yaşama egemen olan yasaları ve evrensel olguları, bunların işleyişinin ayrıntılarını bilmiyordu. Bütün bunlar olgunlaşma ve eğri ile doğruyu ayırt etme çağının başlarında, yalnızlıktan kurtulup babasının yanına gelmesinden hemen sonra meydana geliyordu. İbrahim yalnızlık hayatından çıkıp toplumsal yaşama adım atarken, babasının yanında kulluk sunulan putları görmüştü. Bunların mahiyeti ile ilgili olarak babasına birtakım sorular yöneltmiş ve babasının dikkatini bu noktanın üzerinde yoğunlaştırdıktan sonra bunların tanrısallıkları hakkında onunla tartışmış, karşı kanıtlar sunarak babasını cevap veremez hâle getirmişti. Ardından putların mahiyetiyle ilgili olarak soydaşlarıyla tartışmış ve onları hayretler içinde bırakmıştı.

Daha sonra onların kulluk sundukları putların rableri olan yıldızlara, aya ve güneşe yönelmiş, peş peşe her birinin tanrı olması varsayımı üzerinde durmuş ve onları dikkatle gözlemlemişti. Bunlar battıkça tanrılıklarını reddetmiş, onlara yönelik kulluğun geçersizliğini somut olarak kanıtlamıştı. Ayetlerin zahirinden anladığımız kadarıyla bir gün ve bir gece boyunca bunların tanrılıkları varsayımını somut olarak gözlemleyerek her birinin tanrı olamayacağını gözler önüne sermiştir. En sonunda şunları söyleyerek saf tevhit inancına yönelmiştir: "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben ortak koşanlardan değilim." İleride açıklayacağımız gibi Hz. İbrahim'in bu gözlemi, iki gün ve bir gecede gerçekleştirdiğinişünüyoruz.

Hz. İbrahim (a.s) evrenin bir yaratıcısının olduğunu, gökleri ve yeri birinin yoktan var ettiğini ve o birinin de bu konuda eşi ve ortağı bulunmayan yüce Allah olduğunu biliyordu. Onun araştırdığı mesele, acaba insanların bu arada bizzat İbrahim'in O'nun yarattığı varlıklardan, örneğin güneş, ay ve diğer gök cisimlerinden O'nun dışında başka bir tanrısının olup olmadığıydı. Onun öğrenmek istediği, insanların işlerini düzenleme ve yönlendirmede Allah'la beraber başka ilâhların etkisinin olup olmadığıydı. Yoksa Allah tek ve ortaksız mıydı, bütün evreni tek başına mı yönetiyordu?

Hz. İbrahim'in gözlemleri sonucu yaşadığı bu sürecin her aşamasında yüce Allah ona yardım ediyor, ona destek veriyordu. Göklerin ve yerin

melekûtunu ve onlar üzerindeki hükümranlığını gözlerinin önüne seriyordu. Onun mübarek nefsini yaratma ve düzene koyma bakımından bütün eşyanın Allah'la irtibat kurduğu yöne yöneltiyordu. Bu yüzden herhangi bir şey gördüğünde, onun özyapısından ve bu öz yapısının etkilerinden önce onun yüce Allah'a mensubiyetini ve Allah'ın onu var edişini ve varlık âleminde yönlendirişini gözlemliyordu. "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk..." ifadesi bunu vurgulamaya yöneliktir. "İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir..." ayeti de aynı anlamı içermektedir. Ayrıca şu ayetten de aynı anlamı algılamak mümkündür:

"Andolsun biz, daha önceden İbrahim'e de doğru yolu bulma yeteneğini vermiştik. Zaten biz onu biliyorduk." (Enbiyâ, 51) Ayrıca yüce Allah'ın bize aktardığı İbrahim'in, babasına yönelik olarak sarf ettiği şu sözler de aynı mesajı vurgulamaya yöneliktir: "Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün yola ileteyim." (Meryem, 43) Bunun gibi daha birçok ayeti örnek gösterebiliriz. Daha sonra Hz. İbrahim tanrılık iddiasında bulunan kral Nemrut'la tartışıyor. Eski dönem zorbalarının büyük bir kısmı böyle iddialarda bulunurlardı ve zaten putperestlik de bu tür ortamlarda gelişmiştir.

Kralın tanrılık iddiasında bulunduğu kavminin başka tanrıları da vardı. Birçok puta kulluk sunuyorlardı. Aralarında bazıları putların da rabbi olduklarına inandıkları güneşe, aya ve Kur'ân'da sözü edilen Zühre Yıldızı olması ihtimali bulunan yıldıza tapıyordu. Ayetlerden algıladıklarımızı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. İnşaallah gücümüz oranında bunların ayrıntılarını sunacağız.

74) Hani İbrahim, babası (amcası) Azer'e demişti ki: "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun?..."

Yedi kıraatte "Azere" şeklinde okunur. Bu da onun "ebihi=babası" kelimesine yönelik açıklama amaçlı atıf (atf-ı beyan) veya bedel olduğu anlamına gelir. Bazı kıraatlerde ise "Azeru" şeklinde okunur. Bu da kelimenin nidadan dolayı merfu ve münada olduğunu gösterir. Bu durumda cümlenin takdirî açıklaması şöyledir: "Ey Azer, sen putları mı ilâh ediniyorsun?" Kıraatler arasında, "E Ezren tettehizu" şeklinde bir okuyuş da sayılmıştır. Yani baştaki hemzelerden biri istifham edatı şeklinde kabul edilmiş ve sözcük "ezren" şeklinde okunarak "ezire / ye'zeru" fiilinin mastarı kabul edilmiştir. Bu hâliyle sözcüğün anlamı "kuvvet"tir. Dolayısıyla ayetten kastedilen anlam şudur: "İbrahim babasına demişti ki: Sen güçlenmek ve kuvvet sahibi olmak için mi putları tanrı ediniyorsun?"

Tefsir bilginleri ilki meşhur, ikincisi ise nadir ve şaz olan bu kıraatlerde "Azer" sözcüğü üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunun babasının ismi mi, yoksa güç alan anlamında övgü; ya da topal veya kambur vb. anlamda yergi maksadıyla kullanılan bir lakap mı olduğu hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bu ihtilâfların kaynağı da bazı rivayetlerde

İbrahim'in babasının adının "Târah" veya "Târakh" olarak zikredilmesidir. Tarihsel kaynaklar da bu rivayetleri destekler mahiyettedir. Bugün elde bulunan Tevrat'ta İbrahim'in (a.s) babasının adı "Târakh" şeklinde geçer.

Yine ayette geçen "baba" sözcüğünün öz baba, amca veya annenin babası yahut sözü dinlenen büyük anlamında kullanıldığı hususunda da tefsir bilginleri arasında ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfların kaynağı da rivayetlerdir. Bu rivayetlerin bazısına göre, adı geçen kişi İbrahim'in babasıydı. İbrahim Peygamber kıyamet günü ona şefaat edecek, fakat o şefaate uğramayacak; tersine yüce Allah onu kıyamet günü kokuşmuş bir sırtlana dönüştürecek ve İbrahim ondan uzaklaşacaktır.

Bazı rivayetlerde onun İbrahim'in babası olmadığı, babasının Allah'ın birliğine inandığı, müşrik olmadığı ve Peygamber efendimizin (s.a.a) atalarının müşrik olmadıkları, tümünün tevhit inancı üzere oldukları belirtilmektedir. Bunun gibi daha birçok rivayet vardır. İbrahim Peygamber'le (a.s) ilgili olarak aktarılan diğer hususlar üzerinde de çeşitli ihtilâflar baş göstermiştir. Bunların bir kısmı son derece ilginçtir. Eski Ahit'te ona yakıştırılan bazı kıssalara da rastlamak mümkündür. Oysa Allah'ın dostu, bir peygamber ve resul olarak İbrahim bu tür yakıştırmalardan uzaktır. Tefsir bilginleri, bu hususta sözü o kadar uzatmışlardır ki, zaman zaman tefsir biliminin kalıplarının, kurallarının dışına da taşımışlardır.

Araştırmacının perspektifinden ayetlerin anlamlarının algılanması demek olan tefsir biliminin bu tanımı yerle bir edilmiştir. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler rivayet tefsirlerine ve ayrıntılı tefsir kitaplarına başvurabilirler.

İbrahim Peygamber'in başından geçenleri aktaran ayetler üzerindeşündüğümüz zaman elde ettiğimiz anlam şudur: İbrahim Peygamber soydaşlarının arasına karıştığı ilk anda, Kur'ân'da babası olduğu zikredilen bir adamın durumunu merak ederek sorguluyor. Bu adamın putlara tapmaktan vazgeçip kendisinin temsil ettiği tevhit dinine tâbi olmasını, böylece kendisini hidayete erdirmesini ısrarla istiyor.

Bu isteğinde o kadar ısrarlı davranıyor ki, sonuçta babası onu kovuyor ve kendisinden uzaklaşmasını emrediyor. Ayeti dinliyoruz: "Kitapta İbrahim'i de an; gerçekten o, çok doğru bir peygamberdi. Babasına demişti ki: 'Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün yola ileteyim...' Ey İbrahim, dedi, sen benim tanırlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl, git." (Meryem, 41-46)

Babasının bu tepkisine karşın İbrahim ona esenlik diliyor ve kendisi için Allah'tan bağışlanma dileyeceğini vaat ediyor. Belki de Hz. İbrahim onun iman edeceğini, hidayete erip mutluluğa kavuşacağını umuyordu. Kur'ân'ı dinlemeye devam ediyoruz: "İbrahim: Selâm sana, dedi, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Doğrusu O, bana çok lütufkârdır. Sizden de, Allah'tan başka yalvardıklarınızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabbime yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime yalvarmakla bahtsız olmam." (Meryem, 47-48)

İkinci ayet, İbrahim Peygamber'in babasına yönelik bağışlanma dileme vaadinin salt dünya hayatıyla ilgili olduğuna ilişkin güzel bir ipucudur. Yani, babası kâfir olarak kalmasına rağmen veya küfür üzere olduğunu bilmeden ölmesi durumunda Hz. İbrahim'in kıyamet günü ona şefaat edeceği gibi bir durum söz konusu değildir. Sonra yüce Allah İbrahim'in bu vaadini yerine getirişini ve babası için bağışlama dileyişini anlatıyor. Kur'ân şöyle diyor: "Rabbim, bana hüküm (doğru ilim ve amel) ver ve beni salihler arasına kat. Sonra gelenler arasında bana, bir doğruluk dili nasip eyle. Beni nimet cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla. Çünkü o, sapıklardandı. Kulların diriltilecekleri gün, beni utandırma. O gün ki, ne mal, ne de oğullar yarar vermez. Ancak Allah'a sağlam ve temiz kalp getiren yarar görür." (Şuarâ, 83-89) "Çünkü o, sapıklardandı." ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla Hz. İbrahim, babasının ölümünden veya kendisinin ondan uzaklaşmasından sonra dua etmiştir. Bunu ifadenin orijinalinin [innehu kane min'ez-zâllîn] başındaki "kane" edatından çıkarıyoruz.

Ayetin devamında yer verilen sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla Hz. İbrahim, sırf verdiği sözün sorumluluğundan kurtulmak için dua etmiştir. Âdeta şöyle diyor: "Kıyamet günü şu sapığı bağışla..." Sonra da kıyamet gününü şu şekilde vasfediyor: "O gün temiz bir kalple gelmekten başka hiçbir şeyin yararı olmaz!"

Yüce Allah bir ayette -onun dua edişini mazur göstererek- bu gerçeği şu şekilde ortaya çıkarıyor: "Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra Allah'a ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir. İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden

ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi." (Tevbe, 113-114) Ayetin akışı gösteriyor ki, Hz. İbrahim bu duayı dünya hayatında yapmış ve dünyadayken babasından uzaklaşmıştır, onunla ilişkilerini kesmiştir. Yani kıyamet günü ona dua edip sonra ondan uzaklaşacak değildir. Çünkü ayetin akışı genel bir yasaklama içeren yasama niteliklidir. Bundan da İbrahim'in duası istisna tutulmuştur. Bunun da gerçekte onun sözünü tutma hususundaki titizliğinden kaynaklandığı belirtilmiştir. İleride kıyamet günü olacak bir şeyi, dünyada gerçekleşen yasama nitelikli bir hükümden istisna etmenin, sonra kıyamet günü gerçekleşecek bir uzaklaşma fiilinden söz etmenin mantığı yoktur.

Özetle; yüce Allah, İbrahim Peygamber'in, babası için dua edişinden, sonra ondan uzaklaşmasından söz ediyor. Bütün bunlar İbrahim'in hayatının ilk dönemlerinde gerçekleşmiştir ve o sırada henüz kutsal topraklara hicret etmemişti. Bunu, onun hakkı istemesinden, salihlere katılmayı ve salih evlâtlara sahip olmayı istemesinden anlıyoruz. Nitekim önceki ayetlerde geçen şu ifadeden bu husus anlaşılıyor: "Rabbim, bana hikmet bahşet ve beni salihlere kat." Aynı şekilde İbrahim'in babasından ve soydaşlarından uzaklaşmasını ve babası için mağfiret dilemeyi istisna edişini içeren ayetten de bunu anlayabiliriz: "İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir öğüt vardır; onlar kavimlerine: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizin taptıklarınızı tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.' demişlerdi. Yalnız İbrahim'in, babasına: 'Senin için mağfiret dileyeceğim; fakat Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden savamam.' demesi hariç." (Mümtehine, 4)

Sonra yüce Allah İbrahim Peygamber'in (a.s) kutsal topraklara hicret etmeye karar verişini, salih evlâtlar istemesini anlatıyor: "Ona bir tuzak kurmak istediler, biz de onları alçak düşürdük. İbrahim dedi ki: Ben Rabbime gideceğim, O beni doğru yola iletecek. Rabbim, bana iyilerden lütfet." (Sâffât, 100)

Sonra yüce Allah onun kutsal topraklara gidişini ve kendisine salih evlâtlar bahşedişini anlatıyor: "Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de, asıl kendilerini hüsrana uğrattık. Onu ve Lut'u kurtarıp, âlemlere bereketli kıldığımız yere getirdik. Ona İshak'ı hediye ettik, üstelik Yakub'u da fazladan verdik. Hepsini de iyi insanlar yaptık." (Enbiyâ, 70-

72) "İşte onlardan ve onların Allah'tan başka taptıklarından ayrılınca, biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve hepsini de peygamber yaptık." (Meryem, 49)

Bir başka yerde yüce Allah, Mekke'de dua edişinden söz ediyor. Bu, kutsal topraklara hicret edip orada çocukları dünyaya geldikten ve İsmail'i Mekke'ye yerleştirerek kenti kurmasından ve Kâbe'yi inşa etmesinden sonraki döneme rastlayan bir olaydır. Kur'ân'da ondan aktarılan son sözlerdir bunlar:

"Bir zaman İbrahim şöyle demişti: Rabbim, bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut... Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını, senin Haram Evi'nin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı kılsınlar diye... İhtiyarlık çağımda bana İsmail ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir... Rabbimiz, hesabın görüleceği gün, beni, anamı-babamı ve müminleri bağışla." (İbrâhîm, 35-41)

Bu ayet, akışı itibariyle ve diğer karinelerin de desteğiyle gösteriyor ki, Hz. İbrahim'in dua ettiği babası, daha önce yüce Allah'ın, "Babası Azer'e..." ifadesinde işaret ettiği kimseden ayrıdır. Çünkü açıkça görüldüğü gibi, ayetler İbrahim'in, sırf sözünü tutmak için ona dua ettiğini, sonra onun Allah düşmanı olduğunu anlayınca kendisiyle ilişkilerini kestiğini ifade etmektedir. Daha önce ilişkisini kestiği ve ondan ayrılarak Rabbine sığındığı birine yeniden dua etmesinin mantığı yoktur.

Şu hâlde, babası Azer, onun bu son duasında annesiyle birlikte zikredip dua ettiği öz babasından başka birisidir. Bu son duasının içerdiği en latif kanıt ise, "valideyye" sözcüğünün kullanılmış olmasıdır. "Valid" ifadesi Arapça'da ancak öz baba için kullanılır. O da insanın doğumuna sebep olan kimse anlamına gelir. Önceki duasında ise, "Babamı da bağışla. Çünkü o sapıklardandı." demişti. Bu ayette "eb" sözcüğü kullanılıyor. Tefsirini sunduğumuz ayetlerde ise, onun babası Azer'den söz ediliyor ve yine baba kelimesi "eb" şeklinde geçiyor. Arapça'da "eb", dede ve amca için de kullanılır. Kur'ân'da bu kullanımın örneklerine tanık oluyoruz. Meselâ bir ayette şöyle buyuruluyor: "Yoksa Yakub'a ölüm gelip çattığı zaman orda mı idiniz? O zaman Yakup oğullarına, 'Benden sonra neye tapacaksınız?' dedi. Dediler ki: Senin Allah'ın ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek ilâha tapacağız. Biz O'na teslim olanlarız." (Bakara, 133) İbrahim Yakub'un dedesidir, İsmail de amcasıdır. Bu ayette her ikisi için de "eb" yani baba niteliği kullanılmıştır. Bir diğer ayette ise, Yusuf Peygamber'in sözleri olarak şöyle buyuruluyor: "Babalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum." (Yûsuf, 38) İshak Yusuf'un dedesidir, İbrahim de babasının dedesi. Bu ikisi için de "eb" kelimesi kullanılmıştır.

Bundan da anlaşılıyor ki, ayette sözü edilen Azer, İbrahim'in öz babası değildir. Baba niteliğini gerektirecek ve İbrahim'in kendisine "babacığım" demesine neden olacak manevî bir babalığı söz konusuydu. Dilde dedeye, amcaya, öz babadan sonra anneyle evlenen insana, insanın işlerinin yönetimini üstlenen kimselere ve sözü dinlenen büyüklere baba demek caizdir. Bu, sırf Arapça'ya özgü bir durum da değildir.

Bu ve benzeri hususlar da diğer diller de Arapça gibi geniş bir kullanım alanına sahiptirler. Bütün dillerde edebî sanatların el verdiği oranda etkili anlatım ve anlaşma için anne, amca, kardeş, baş, göz, ağız, el, pazı ve parmak gibi sözcükler son derece geniş bir anlamsal yelpazede kullanılırlar.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan şu hususlar ortaya çıkıyor:

Birincisi: Rivayetlerde, tarihsel metinlerde ve edebî kaynaklarda İbrahim'in babası hakkında, Azer lafzıyla ilgili olarak, özel isim yahut övgü veya yergi anlamını içeren bir lakap yahut bir put ismi olması hususunda baş gösteren ihtilâflar üzerinde durmaya değmez. Bunlar üzerinde durmakla ayetin anlamının belirginleşmesine herhangi bir

katkıda bulunmuş olmayız. Kaldı ki, bu bağlamda aktarılan değerlendirmelerin çoğu dayanak-tan yoksun zorlamalardır. Ayrıca "Azere ettehizu esnamen aliheten= Azer, putları mı ilâh edindin?" cümlesiyle ilgili olarak garip terkipler kurularak ya ayetin zahirî anlamı ifsat edilmiş ya da akışının bozulmasına neden olunmuştur. Örneğin takdim ve tehir yapıldığı, bazı ifadelerin hazf veya takdir edildiği söylenmiştir?

İkincisi: İbrahim'in öz babası Azer değildir. Fakat Kur'ân onun öz babasının adını zikretmemiştir. Babasının adı rivayetlerde geçer ve Tevrat'taki isimlendirme de bunu doğrular niteliktedir. Tevrat'ta, babasının adının "Târakh" olduğu belirtiliyor. Asıl şaşkınlık veren şey, bazı araştırmacıların söyledikleri şu tür sözlerdir:

"Kur'ân peygamberlerin ve ümmetlerin tarihinden kesitler aktarırken, geçmiş ulusların başından geçen olayların bazısını hikâye ederken son derece önemli hususları ihmal eder. Oysa bunlar kıssaların özünü oluştururlar. Örneğin olayın meydana geldiği tarih, yer, doğal koşullar, sosyal ve siyasal durum anlatılmaz. Bunlar ise olayın meydana gelişinde belirleyici rol oynarlar. Üzerinde durduğumuz kıssada da aynı durum söz konusudur. Çünkü Hz. İbrahim'in kıssasının gerçek mahiyetini bilmek için babasının adını, soyunu, tarihini, doğduğu zamanı, gençlik yıllarını, davete başlamasını ve hicret ettiği tarihi bilmek gerekir."

"Bunun nedeni, Kur'ân'ın kıssalarını aktarırken sağlam bir yöntemi esas almasıdır. Bununla gerçek hikâye sanatının ulaştığı hedef gözetilir. Buna göre hikâyeyi anlatan kişi, amacına en iyi bir şekilde ulaşmak için mümkün olan her yola baş vurur. Anlattığı hikâyenin doğru veya yalan olması pek önemli değildir. Amaca hizmet etmesi yeterlidir. Kıssanın meydana geldiği tarih, yer, ortaya çıktığı ortam bilinmese de olur. Aynı şekilde Kur'ân da amacına, yani insanlığı mutluluğa ulaştırma hedefine varmak için davetin yapıldığı zamanda insanlar arasında yaygın olan veya Ehlikitap kaynaklarında geçen kıssaları alabilir. Bunların sahih ve güvenilir olmaları şart değildir. Hatta tamamen hayal ürünü de olabilir. Nitekim Musa ve arkadaşının [Yuşe' b. Nûn] kıssasının, ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce ileri gelenlerin kıssasının vb. kıssaların bu türden kıssalar oldukları söylenmiştir. Öykü sanatı buna engel değildir. Önemli olan öyküyü anlatan kişinin bunun amacına ulaşması için en etkili ve kısa yol olduğunun

bilincinde olmasıdır..."

Yukarıdaki değerlendirme yanlıştır. Çünkü öykü sanatı için söyledikleri doğru olsa da bunu Kur'ân'a uyarlamak doğru değildir. Çünkü Kur'ân bir tarih kitabı veya hayal ürünü öyküleri içeren bir metin değildir. O, önünden ve arkasından batılın bulaşmadığı aziz kitaptır. Kur'ân kendisinden Allah'ın kelâmı diye söz eder. Haktan başka bir şey söylemediğini belirtir. Haktan sonra da batıldan başka bir şeyin olmadığını ifade eder. Hakkı savunmak için batılın yardımına baş vurulmayacağını dile getirir. Hidayet için sapıklığın desteğine ihtiyaç duyulmayacağını söyler. Hakka ve dosdoğru yola ileten kitap olduğunu vurgular. Kendisine yönelenlere ve karşı çıkanlara hüccet ve kanıt olduğunu

anlatır. Buna ilişkin birçok ayet vardır. Bu ayetleri teker teker burada ele almaya gerek yoktur. Böyleyken Kur'ân'ın içerdiği ifadelerin maksatlarını inceleyen bir kimse onun batıl bir görüşü, yalan bir kıssayı, bir hurafeyi veya hayal ürünü bir hikâyeyi içerdiğini nasıl söyleyebilir?

Allah'a, Peygamberi'ne ve Peygamber'in getirdiği dine iman etmenin; Kur'ân'ın batıl, yalan veya hurafe bir şeyi içerdiği ihtimalini olumsuzlamayı gerektirdiğini -gerçekte öyle olsa da- söylemek istemiyorum. Normal bir akla sahip, sağlıklı düşünmesini bilen her insanın görevinin Kur'ân'ı olumlamak suretiyle ona uymak olduğunu, her türlü yanlışı ve sürçmeyi ondan olumsuzlamak durumunda olduğunu, gerek maksatlara ulaştırma amacına yönelik araçlarda ve gerekse bizzat bu maksatlar bağlamında bu olumsuzlamanın bir zorunluluk olduğunu -gerçekte öyle olsa da- belirtmek de istemiyorum.

Sadece şunu söylüyorum: Bir kitap ilâhî kelâm olduğunu ve insanların gerçek mutluluğa ulaştırılmaları için indirildiğini, insanları hakka dayalı olarak gerçeğe ilettiğini iddia ediyorsa, böyle bir kitabı tefsir eden, maksatlarını ve hedeflerini açıklamak isteyen bir insanın görevi, onun doğru söylediği varsayımından hareket etmedir. Onun verdiği haberlerde, yaptığı açıklamalarda, ortaya koyduğu kanıtlarda, gösterdiği hedeflerde sırf gerçeği söylediğini, hidayete ulaştırmayı amaçladığını, dosdoğru yola iletme esasına dayandığını ve batıl bir unsurun ona bulaşmadığını, hak ile bağdaşmayan hiçbir hedefe yöneltmediğini, en küçük bir gevşekliğin ve tutarsızlığın kendisine bulaşmadığı

bir amaca ulaştırdığını bir ön kabul olarak göz önünde bulundurmalıdır.

Mutlak olarak hak niteliğine sahip olduğu kabul edilen olgunun amacın gerektirdiği yöntemlerinden birine, hakka davet ettiğini söylemesine rağmen, batılın bulaşması düşünülebilir mi? Bir tasımın hakla batılı ayırıcı olduğu ve ciddiyetsizlikten uzak olup şaka olmadığı söylendiği hâlde, bu sonucu taşıyan bir açıklamaya ciddiyetsizliğin ve gevşekliğin karıştığı, toleransın ağır bastığı nasıl kabul edilebilir?

Göklerin ve yerin gaybını bilen Allah'ın kelâmı olan bir söze veya habere cehaletin, çarpıtmanın veya hatanın bulaşması mümkün müdür? Aydınlıktan karanlık veya cehaletten bilgi doğar mı? Hak bir kelâm olduğunu, ne amaçlarına ve ne de yöntemlerine batıl bir şeyin bulaşmadığını savunan Kur'ân'ın, içeriğini ve ayetlerinin anlamlarını belirginleştirme bağlamında izlenilecek tek yöntem budur. Fakat birisi Kur'ân'ın "Allah'ın kelâmı olduğuna, yöntemleri ve maksatları itibariyle salt gerçeği içerdiğine" ilişkin iddialarının doğru olup olmadığını, Eski ve Yeni Ahit ve Avesta gibi diğer kutsal kitapların Kur'ân'ın ele aldığı meselelere yönelik çözümleriyle Kur'ân'ın çözümleri arasında ne gibi benzerlikler veya farklılıklar olduğunu, bu hususta tarihsel, doğal, matematiksel, felsefî veya sosyal alanlarda yapılan bilimsel araştırmaların bulgularının ne yönde olduğunu belirlemek istiyorsa, bunlar tefsir biliminin kapsamına giren konular ve araştırmalar değildir. Tefsir yaptığını söyleyen bir insanın bu gibi konuları ele alması, bunları tefsir yerine sunması caiz değildir.

Kur'ân'ın, "Hâlâ Kur'ân üzerinde durup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı." (Nisâ, 82) söylediği doğrudur. Burada demek isteniyor ki, ortada dolaşan birtakım kuşkular var, insanların kulaklarına çalınan vehimler geziyor ortalıkta. Diyorlarmış ki: "Kur'ân'da çelişki var. Çünkü bir ayetin söylediği bir başka ayetin söylediğinden farklıdır. Ya da bir ayetin içeriğinin hakka ve gerçeğe uygunluğu hususunda ciddi kuşkular vardır. Kur'ân kendisinin hakka ilettiğini söylediğine göre, böyle bir durum iki ayetin birbirini tutmadığı sonucunu doğurur. Çünkü bu ayet, her ayetin içeriğinin bütünüyle hak olduğunu, buna karşın diğer ayetse içerik bakımından hak olmadığını ortaya koyuyor." Fakat bu ayet, yani "Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı?" ayeti, Kur'ân'ın bazı ayetleriyle ilgili olarak gündeme gelen kuşkuları diğer bazı ayetlerinin içerdiği açıklamalarla ortadan kaldırmaya yeterli olduğunu açıklıyor. Bazı bölümleriyle ilgili olarak kimi zihinlerde beliren problemleri, anlama güçlüklerini diğer bazı bölümlerinin içeriği aracılığıyla giderme gücüne sahiptir.

Dolayısıyla Kur'ân'ın maksadını, ayetlerinin anlamlarını araştıran bir kimsenin, bazı bölümlerin anlaşılması için diğer bazı bölümlere baş vurması gerekmektedir. Bazı bölümlerin içerdiği anlamların netleşmesi için diğer bazı bölümlerin içeriğini bunlara tanık tutmak durumundadır.

Kur'ân bir davet ve hidayet kitabıdır. Bir tek adım bile olsa yanlış yapmaz, kendi içinde tutarsızlık barındırmaz. Bir tarih kitabı değildir. Öykü kitabı da değildir. Bu yüzden görevi, tarihsel araştırma yapmak veya öykü sanatının herhangi bir tarzını esas alan bir anlatım üslûbunu benimsemek değildir. Kur'ân'da soyların, neseplerin, zamanların ve mekânların tespiti eğilimi görülmez. Tarihsel bir araştırmanın veya öykü sanatının bigane kalamayacağı başka somut verilere yer vermek gibi bir zorunluluğu yoktur.

Meselâ İbrahim'in Târakh b. Nahor b. Seruk b. Reu b. Pelek b. Ever b. Şeleh b. Arpakşat b. Sam b. Nuh olduğunun bilinmesinde ne gibi bir dinsel yarar vardır? Veya onun milattan önce yaklaşık olarak iki bin yıllarında falan kralın zamanında Keldanîler'in Ur Kenti'nde dünyaya geldiğini, şu tarihte doğduğunu, bu kadar süre yaşadığını ve falan yılda öldüğünü bilmek veya bilmemek dinsel davet açısından neyi değiştirecektir? İbrahim'in hayatıyla ilgili olarak Kur'ân'da yer alan açıklamaları bir araya getireceğiz ve bunları Tevrat'ta ve diğer kitaplarda yer alan tarihi ve kişiliğiyle ilgili açıklamalarla karşılaştıracağız. Ki bir araştırmacı gerektiği gibi inceleme yapabilsin ve objektif bir gözle değerlendirmelerini yapabilsin, bundan sonra Kur'ân'ın aktardıklarıyla ilgili olarak yargısını versin.

Bununla beraber Kur'ân-ı Kerim yararlı bilgiler için gerekli olan gözetmeyi göz ardı etmemiştir. Evrene, evrenin göksel ve yersel fenomenlerine ilişkin araştırmaları yasaklamamış, geçmiş milletlerin haberlerini, sosyal yasaları ve gelip geçen çağları öğrenmeye, bilginin ve marifetin hakkını vermek için bunlardan yararlanmaya engel olmamıştır.

Kur'ân ayetleri her fırsatta bilgiden son derece övgüyle söz ederler. Düşünmeyi, derin analizler yapmayı, gözlemleyerek tefekkür etmeyi teşvik eden ayetlerin sayısı o kadar çoktur ki, bu ayetlerin tümünü buraya almaya gerek yoktur. "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum."

Ragıp İsfahanî el-Müfredat adlı eserinde şöyle der: Senem; gümüşten, bakırdan veya ağaçtan yapılan bir canlı figürüdür. Putperestler bunlara kulluk sunarak onlar aracılığıyla Allah'a yaklaşmayı amaçlıyorlar. Çoğulu "esnam"dır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sen putları (esnam) tanrılar mı ediniyorsun?" "...Andolsun putlarınız (esnam) için bir tuzak kuracağım." (el-Müfredat'tan alınan alıntı burada sona erdi.)

Ragıb'ın, putların gümüşten, bakırdan ve ağaçtan imal edildiklerini söylemesi bir örneklendirme niteliğindedir. Putların sadece bunlardan yapılan heykellerle sınırlı oldukları anlamına gelmez. Tam tersine putperestler heykel yapımında kullanabilecekleri her madenden ve taş türlerinden putlar yapabiliyorlardı. Rivayet edilir ki: Yemame'den Hanifeoğulları kabilesi kuruttan bir put yapmıştı. Bazen çamurdan da imal ettikleri olurdu. Kimi zamanlar da sadece çizdikleri bir resimle yetinirlerdi.

Her hâlükârda, bazen putlar soyut bir inanışı temsil ederlerdi; gök tanrısı, yer tanrısı ve adalet tanrısı gibi. Bazen de güneş putu, ay putu gibi somut nesneleri de temsil ederlerdi. İbrahim'in soydaşlarının her iki türden de putları olduğu anlaşılıyor. Babil yıkıntılarında yapılan araştırmalar da bunu destekliyor. Onlar bunlara tapmak suretiyle manevî şahsiyetlerini temsil eden tanrılara kulluk sunduklarını düşünüyorlardı. Bu tanrılar aracılığıyla da Allah'a yaklaşmayı amaçlıyorlardı. Eğilişin en son derecesini -kulun tanrısına eğilişi- bunlar için sergilemek, beşer heyulasının en aptal hareketlerinden biridir. Büyük ve saygıya değer bildikleri bir şeyi temsil için bir heykel dikecekler ve önünde saygı duruşunda bulunup kulluk sunacaklar, var mı bundan daha aptalca bir davranış? Bu davranışın hakikati, yaratılmış olduğu ve Rabbi bulunduğu hâlde, birinin tutup kendi elleriyle yaptığı şey karşısında son derece eğilmesidir!

Putperestlerden biri tutardı, bir ağacı kendi elleriyle yontarak heykel hâline getirirdi. Sonra onu belli bir yere dikerek kulluk sunar, önünde eğilir, alçalırdı. Bu yüzden, "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun?" ifadesinin orijinalinde geçen "esnam" kelimesi nekre olarak kullanılarak putların basitliği, küçüklüğü vurgulanmak istenmiştir. Çünkü onları kendileri yapmışlardır, kendi elleriyle üretmişlerdir. Nitekim diğer bir ayette yüce Allah, İbrahim Peygamber'in soydaşlarına şöyle söylediğini belirtmektedir: "Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?, dedi." (Sâffât, 95)

Kelimenin ayette nekre kullanılarak putların basitliğini, küçüklüğünü vurgulamanın bir diğer nedeni de, ilim ve kudret gibi tanrılığın en belirgin niteliklerinden yoksun olmalarıdır. Nitekim İbrahim Peygamber babasına hitap ederken şunları söylüyor: "Babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 42)

Şu hâlde, "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun?" ifadesinin anlamı şudur: Hiçbir önemi ve değeri bulunmayan putları tanrı mı ediniyorsun? Tanrı demek, önemli ve büyük demektir. Ben seni ve kavmini bu bakımdan apaçık bir sapıklık içinde görüyorum. Bilgi ve güç sahibi bir sanatkârın kendi elleriyle yaptığı bilgi ve güçten yoksun bir sanat eserine kulluk sunmasının ne denli sapıklık olduğu gerçeğini nasıl göremezsiniz? "Sen putları tanrılar mı ediniyorsun?" ifadesi özet biçiminde de olsa İbrahim Peygamber'in soydaşlarına ve babasına yönelttiği birçok kanıt içermektedir. Bu kanıtlar Kur'ân'ın değişik yerlerinde daha ayrıntılı olarak sunulmuşlardır. Ancak bu, İbrahim'in babasıyla ve soydaşlarıyla girdiği ilk tartışmadır. Yüce Allah'ın onun kavmiyle girdiği tartışmalar bağlamında sunduğu bilgiler gösteriyor ki, babası ve soydaşlarıyla putların durumu, sonra yıldızın, ayın ve güneşin tanrılığı üzerine tartışmış, ardından kralla bu bağlamda bir tartışmaya girmiştir.

Yıldızın, ayın ve güneşin tanrılığı çerçevesinde girdiği tartışma, ayetlerin akışından anladığımız kadarıyla, putlarla ilgili tartışmadan sonra gerçekleşmiştir. Olayların gelişimi üzerine yapılan mantıksal bir araştırma, kralla tartışmasının da, durumunun iyice anlaşılması, putperestlik dinine muhalefet etmesi, Sabiîlik dinini reddetmesi ve putları kırması üzerine ortalıkta dolaşan dedikodulardan sonra gerçekleştiğini gösterecektir. Mantıksal araştırmaya göre o işin başında, yanında bulunduğu babasının dinine muhalefet etmiştir. Diğer insanlarla karşılaşmadan önce babasıyla tartışmıştır. Sonra diğer insanlarla inanç sistemleri üzerine tartışarak onların inançlarına karşı çıkmıştır. Tevhidi ilk gündeme getirmesine zemin hazırlayan olay, babası ve soydaşlarıyla putlar bağlamında giriştiği tartışmadır.

75) Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk... Ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla "Böylece" ifadesiyle bundan önceki ayetin içeriğine işaret edilmiştir: "İbrahim, babası Azer'e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni... görüyorum."

Bu demektir ki, Hz. İbrahim bu meseleyle ilgili gerçeği görüyordu. Dolayısıyla ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: Gerçeği göstermenin bu şekliyle İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.

Bu işaretin yardımıyla ve bir sonraki ayette geçen, "üzerine gece çökünce" ifadesinden hareketle -ki ayetin öncesiyle sonrası arasında bir bağlantı olduğunu da kanıtlamaktadır- anlıyoruz ki "nurî=gösteri-riz" [kelimesi gelecek zaman kalıbında olsa da] geçmişteki bir durumu anlatmaya yöneliktir. Şu ayette olduğu gibi: "Biz de istiyorduk ki o yerde ezilenlere lütfedelim." (Kasas, 5) [Bu ayette de geçmiş zaman olarak anlamlandırdığımız "istiyorduk" fiili, ayetin orijinalinde gelecek zaman kipinde "nurîdu" kullanılmıştır.]

Şu hâlde ayetin anlamı şudur: Biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Bu, onu babası ve soydaşlarıyla putlar hakkında tartışmaya, sapıklıklarını görmeye yöneltti. Biz ona bu şekilde yardım ediyorduk, melekûtu gösterme bağışını sunuyorduk. O bu hâl üzereyken gece oluverdi, o sırada bir yıldız gördü...

Bu da gösteriyor ki, bazılarının, "Böylece... gösteriyorduk." İfadesini öncesiyle ve sonrasıyla bağlantısı bulunmayan bir ara cümlecik gibi göstermeleri yanlıştır. Aynı durum bazılarının şu sözleri için de geçerlidir: "Melekûtun İbrahim için ilk kez gösterilmesi, gece olup bir yıldız görmesiyle başlar." Bu tür değerlendirmeler yanlıştır, savunulması

yersizdir.

Göklerin ve yerin melekûtu ifadesinin ne anlam ifade ettiğine gelince, melekût; mülk kelimesi gibi varlık üzerinde tasarruf yetkisine sahip olma anlamına gelen bir mastardır. Tağût ve ceberût gibi. Ancak anlam itibariyle mülk kelimesinden daha vurguludur. Tağût ve ceberûtun anlam itibariyle "tuğyan, cebr veya cubran"dan daha vurgulu olması gibi.

Kur'ân'ın bu kavrama yüklediği anlam, sözlük anlamının aynısıdır. Yüce Allah'ın kelâmında kullanılan diğer kavramlar gibi, sözlük anlamında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Ancak kavramın Kur'ân'da öngörülen nesnel karşılığı sözlük anlamı için öngörülen nesnel karşılığından farklıdır. Şöyle ki; bir tür egemenlik ve saltanat anlamına gelen mülk ve melekût kavramlarına, bizim tarafımızdan göreceli ve farazî bir anlam yüklenir. Çalışmaların ve bireylerin sosyal adaleti ve toplumsal güvenliğini garantiye alacak şekilde düzene sokulmasını zorunlu kılan toplumsal gereksinim böyle bir anlamı varsaymamızı zorunlu kılmıştır. Bu itibarla el değiştirmeyi, bağışlanmayı, gasp edilmeyi ve zor kullanımla ele geçirilmeyi kaldırabilir bir mahiyettedir.

Bunun örneklerini insan topluluklarında her gün gözlemlemekteyiz. Bu anlam, göreceli ve koymaca (vaz'î) olmakla beraber bir açıdan yüce Allah için de düşünülebilir. Beşer topluluklarında hak hükmün Allah'a ait olması yani. Nitekim yüce Allah bu hususa şöyle işaret etmiştir: "Hüküm vermek, yalnız Allah'a aittir." (En'âm, 57) "İlkte de, sonda da hamd O'na mahsustur. Hüküm de sadece O'nundur." (Kasas, 70)

Ancak bu göreceli hükmün anlamı analiz edildiğinde, bunun gerçekler bazında yok olmayı ve el değiştirmeyi kabul etmeyecek bir kalıcılığa ve gerçekliğe sahip olduğu görülecektir. Meselâ herhangi bir insan, kendi nefsinin maliki konumundadır. İşitme, görme ve diğer fiil ve güçleri üzerinde tasarruf yetkisine sahip hükümran niteliğine sahiptir. Onun kulağı işittiğinde ve gözü gördüğünde ancak onun iradesine ve hükmüne tâbi olarak işitir ve görür. Bu hususta bir başka insanın iradesine ve hükmüne tâbi olmaz. Bu ise gerçek bir anlamdır, onun gerçekliğinde en küçük bir kuşku duymayız. Yok olması veya el değiştirmesi söz konusu değildir. O hâlde insan, nefsinin güçlerine ve fiillerine hâkimdir. Bunların tümü onun varlığına tâbidir, onunla kaimdir, ondan bağımsız varlığa sahip değildir. Onsuz edemezler. Örneğin göz, ancak onunla gören insanın izniyle görme eylemini gerçekleştirir.

Aynı şekilde kulak da onun izniyle işitir. Eğer insan olmasaydı ne göz olurdu, ne görme, ne kulak olurdu, ne işitme. Aynı şekilde herhangi bir birey de bir hususta tasarrufta bulunduğu zaman hükümdarın veya emir yetkisine sahip yöneticinin izniyle hareket etmektedir. Eğer toplumun dizginlerini elinde tutan birleştirici, yönetici güç olmasaydı toplum da olmazdı. Eğer insan bireysel tasarrufların birinden men edilirse, artık tasarrufta bulunması söz konusu olmaz. Bu eylem, gerçekleşme imkânını bulmaz ve böyle bir eylem, geçerli de sayılmaz.

Bu anlamın bu şekliyle yüce Allah için de geçerli olduğunda en küçük bir kuşku söz konusu değildir. Objelerin varolması ve düzenin sağlanıp yönlendirilmesi O'nun tekelinde olan bir hükümranlıktır. Yüce Allah'ın yarattığı hiçbir varlık, ne kendi varlığı, ne de varlığına tâbi olan güçleri ve fiilleri itibariyle Allah'tan müstağni değildir. Ne bireysel, ne de evrenin diğer parçaları ile birlikte -ki evrensel güçlerin birbirleriyle irtibatlı olmaları, birbirleriyle kaynaşmış olmaları gözlemlediğimiz şu evrensel düzenin meydana gelmesini sağlamaktadırlar- Allah'tan bağımsız bir varlık sürdürmesi mümkün değildir.

Yüce Allah konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "De ki: Allah'ım, ey saltanatın sahibi." (Âl-i İmrân, 26) "Göklerin ve yeryüzünün... egemenliği sadece Allah'a aittir." (Mâide, 120) "Saltanat ve egemenlik elinde olan yüce Allah kutludur. O'nun her şeye gücü yeter... O, ölümü ve hayatı yarattı... O, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı." (Mülk, 1-3) Bu ayetlerde, görüldüğü gibi, mülkün yani hâkimiyetin gerekçesi, yaratma olarak gösterilmektedir. Bu demektir ki, eşyanın varlığını O'ndan alması, varlıkları ve pratikte oluşları itibariyle O'na intisap edişleri, O'nun hâkimiyetinin, mülkünün özünü oluşturmaktadır.

Bu hâkimiyetinde O'na hiç kimse ortaklık etmez. O'ndan başkasına da geçip el değiştirmez, yok olmaz. O'na ihtiyaç bırakmayacak bir başıboşluk da söz konusu değildir, ya da evrensel düzenin sağlanması için başkasının O'nun yerine geçmesi düşünülemez.

Aşağıdaki ayette, melekût kavramının bu şekilde anlamlandırıldığını görüyoruz: "O'nun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, hemen oluverir. Yücedir O ki, her şeyin melekûtu O'nun elindedir."

(Yâsîn, 82-83) İkinci ayet gösteriyor ki, her şeyin melekûtu, yüce Allah'ın ona söylediği "ol" kelimesidir. Allah'ın sözü, fiili demektir; yani varlığı meydana getirmesi.

Bundan da anlaşılıyor ki, melekût; eşyanın Allah'a intisapları, O'nunla kaim oluşları itibariyle var olmaları demektir. Bu ise, ortaklığı kabul etmeyen bir husustur. Sırf Allah'a özgü olan bir yetkidir. O hâlde hâkimiyet, hükümranlık ve yönetme anlamına gelen rablık, başkasına devretmeyi kabul etmediği gibi başkasını bu hususta yetkili kılmayı da kabul etmez.

Bu yüzden eşyanın melekûtu üzerinde yapılan bir gözlem, insanı kesin olarak tevhide iletir. Nitekim ulu Allah şöyle buyurmuştur: "Göklerin, yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakıp ibret almadılar mı? Peki buna inanmadıktan sonra hangi söze inanacaklar?" (A'râf, 185) Bu ayet, görüldüğü gibi, biraz önce sunduğumuz Mülk Suresi'nin ilk ayetleriyle aynı hususa dikkat çekmektedir.

Konuyla ilgili diğer ayetler üzerinde yapılan incelemeden sonra şunu anlıyoruz ki, yüce Allah'ın İbrahim Peygambere göklerin ve yerin melekûtunu göstermesinden maksat, Allah'ın onu eşyanın varlığı itibariyle Allah'la irtibatlı oluşları gerçeğine yöneltmesidir. Bu mensubiyet ortaklığı kabul etmez. İnsan böyle bir gözlemi gerçekleştirir gerçekleştirmez, derhal hiçbir şey üzerinde Allah'tan başkasının rablığının, yöneticiliğinin, işlerini yönlendirip düzenlemesinin, olguları belli bir sistem dahilinde yönetmesinin söz konusu olamayacağını anlar. Put-lara gelince; onlar insanların yaptıkları ve adlarını koydukları heykellerdir. Allah onlara bu bağlamda hiçbir yetki vermemiştir.

Onların tanrılıklarına ilişkin hiçbir kanıt göndermemiştir. Durumu bundan ibaret olan, hem de insan tarafından yapılan bir şey insana rablık edemez, ona hükmedemez. Yıldız, ay ve güneş gibi gök cisimleri de sık sık durum değişikliklerine uğrarlar. Bazen insana görünürken, bazen gözden kaybolurlar. İleride açıklayacağımız gibi bu özellikte olan bir varlık, varoluşsal anlamda hâkimiyete ve yönetim yetkisine sahip olamaz. Ki (müşriklerle tartışırken kanıt gösterebilsin) ve kesin inananlardan olsun.

İfadenin orijinalinin [li-yekûne] başındaki "lâm" illet edatıdır. Bu cümle mahzuf bir diğer cümleye matuftur. Dolayısıyla anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: "Şöyle şöyle olsun ve kesin inananlardan olsun diye."

İfadenin orijinalindeki "mûkınîn" kelimesinin kökü olan "yakin" kelimesi, hiçbir şekilde içinde kuşku barındırmayan bilgi demektir. Büyük bir ihtimalle burada onun Allah'ın ayetleri hakkında kesin bilgiye sahip olması kastedilmiştir. Şu ayette olduğu gibi: "Sabrettikleri zaman, onların içinden, emrimizle hidayet eden imamlar yaptık, onlar ayetlerimize kesin kez inanmışlardı." (Secde, 24) Bundan da yüce Allah'ın güzel isimlerine ve yüce sıfatlarına ilişkin kesin inanç doğar.

Peygamberimizin (s.a.a) durumuna ilişkin olarak inen ayetler de aynı anlamı vurgular mahiyettedir: "Eksiklikten uzaktır O Allah ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mes-cidi Aksa'ya yürüttü. Ona ayetlerimizden gösterelim diye böyle yaptık." (İsrâ, 1) "Gözü şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını gördü." (Necm, 18) Yüce Allah'ın zatı ile ilgili yakinî inanca gelince, Kur'ân bu bağlamda onu kuşkudan ve bilinmekten tenzih eder. Onu kabul edilmiş bir husus olarak sunar.

Yüce Allah, kesin bilginin özellikleri arasında istediğine somut âlemin ötesindeki evrensel gerçekleri ortaya çıkarmayı zikretmiştir. Kur'ân'ı dinliyoruz: "Hayır, gerçeği kesin bilgi ile bilseydiniz; mutlaka cehennemi görürdünüz." (Tekâsür, 5-6) "Hayır, iyilerin yazısı illîyyin (yüceler)dedir. İlliyyînin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitaptır. Allah'a yaklaştırılmış olanlar, ona tanık olurlar." (Mutaf-fifîn, 18-21)

76) Derken üzerine gece çökünce İbrahim bir yıldız gördü, "Budur rabbim!' dedi.

Ragıp İsfahanî el-Müfredat adlı eserinde der ki: "Cenne" sözcüğünün anlamı; bir şeyin duyulardan gizlenmesidir. Araplar, "Cenneh'ul-leyl ve ecennehu ve cenne aleyhi" derler. "Cennehu" yani, gece onu örttü." "Ecennehu" yani ona gizleneceği bir şey sağladı. Tıpkı "kabartuhu=onu defnettim" ve "akbartuhu=ona mezar hazırladım" ve "sakeytuhu= ona su içirdim" ve "askaytuhu=su içmesi için ona bir şey sağladım" dememiz gibi. "Cenne aleyhi keza" yani, üzerini örttü. Yüce Allah, "cenne aleyhi'l-leyl" yani, "Üzerine gece çökünce bir yıldız gördü." buyurmuştur. (Ragıp'tan alınan alıntı burada sona erdi.) Şu hâlde "cenne'l-leyl" deyimiyle karanlığın iyice çökmesi kastedilmiştir, sırf güneşin batmasıyla birlikte ortalığın kararması değil. "Üzerine gece çökünce" ifadesi, putların tanrılığını olumsuzlayan ifadenin bir ayrıntısı konumundadır ve her iki ifade, "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk." cümlesiyle irtibatlıdır.

Buna göre şöyle bir anlam elde ediyoruz: Biz ona eşyanın melekûtunu gösteriyorduk. Bunun sonucu olarak putların tanrılıklarını geçersiz kıldı. Bu durumu devam etti. Üzerine gece çökünce bir yıldız gördü, bunun üzerine şöyle şöyle dedi... "bir yıldız gördü." ifadesinde yıldız belirsiz, nekre olarak geçmektedir. Bunda yatan nükte, haber verme ve bir şeyle ilgili konuşma aşamasıyla irtibatlıdır. Demek isteniyor ki, ifadenin akışı içinde bunun hangi yıldız olduğunun bilinmesini gerektirecek bir durum yoktur. İster gezegen olsun, ister sabit bir gök cismi olsun fark etmez. Çünkü İbrahim'in kanıtının özünü oluşturan husus, doğan ve batan her gezegen ve yıldız için geçerlidir. Yoksa, İbrahim hiçbir fark gözetilmeden rasgele bir yıldızı işaret etmiş değildir. Bunun birinci nedeni; lafzın böyle bir sonucu çıkarmaya elverişli olmamasıdır. Çünkü sayısız yıldızlar arasında birine işaret ederek, "Budur rabbim" diyen birisiyle ilgili olarak, "O bir yıldız gördü ve 'Budur rabbim.' dedi." ifadesi kullanılmaz.

İkincisi; ayetten anlaşıldığı kadarıyla bu sırada onun işaret ettiği yıldıza tapan bir topluluk vardı ve onların kulluk sundukları yıldızı kastederek sözlerini söyledi. Ayrıca Sabiîler her yıldıza kulluk sunmazlardı, onlar sadece gezegenleri ululuyorlardı.

Mantıksal açıdan baktığımızda, bunun Zühre Yıldızı olduğunu anlıyoruz. Çünkü Sabiîler yedi tane göksel cismi ululuyor ve yerdeki gelişmeleri onlara isnat ediyorlardı, onlara yedi gezegenler diyorlardı. Bunlar Ay, Utarit, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri ve Zühal'di. Diğer yıldızlara tapanlarsa Hintlilerdi. Onlar yerdeki olayları bu yıldızlara bağlıyorlardı. Bazı büyücüleri, astrologları ve Arap putperestlerini de bu kategoriye alabiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki, bu yıldız adı geçen yedi göksel cisimden biriydi. Güneş ve ay ondan sonra zikredilmiştir. Utarit Yıldızı'nın yörüngesi dar olduğu için nadiren görünür. O hâlde bu yıldız geri kalan Zühre, Merih, Müşteri ve Zühal yıldızlarından biri olmak durumundadır. Bunlar arasında Zühre Yıldızı yörüngesinin darlığı yüzünden güneşten sadece kırk yedi derece uzaklaşabilmektedir. Bu yüzden güneşin bir uydusu görüntüsünü vermektedir. Bazen güneşin önüne geçiyor, ondan önce doğuyor. Bu esnada halk ona Sabah Yıldızı adını verir. Sonra güneşin doğmasıyla birlikte batar. Bazen güneşi geriden izler, onun batışından sonra batı ufkunda doğar. Sonra gecenin ilk kısımlarında bir süre göründükten sonra gözlerden kaybolur. Bu hâl üzereyken on sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci gecesi gibi kamerî ayların ikinci yarısında Zühre Yıldızı'nın batmasından hemen sonra Ay doğar.

Bu günlerde Güneş'in batışından hemen sonra Zühre Yıldızı'nın batı ufkunda doğduğu görülür. Güneş'in batışından bir veya iki saat sonra da batar. Bu sırada veya kısa bir süre sonra Ay doğar. Bu özellik, saydığımız yıldızlar içinde sadece Zühre Yıldızı için geçerlidir. Onun yörüngesinin bir sonucudur bu. Ancak Müşteri, Merih ve Zühal yıldızları için böyle bir durumun meydana gelmesi tesadüfe bağlıdır. O da nadiren, özel durumlarda gerçekleşebilecek bir istisnadır. İlk anda akla gelebilecek bir durum değildir. Buradan da anlaşılıyor ki, İbrahim Peygamber'in işaret ettiği yıldız, Zühre Yıldızı idi.

Ayrıca Zühre Yıldızı en parlak, en güzel ve en göz alıcı yıldızdır. Gece karanlığının iyice basmasından sonra göğe bakan bir insanın gözünü alır. Ufukların kararmasından sonra insan ona bakmaktan kendini alamaz.

Ayetin zihnimizde canlandırdığı manzara en güzel şekilde bu çıkarsama ile örtüşmektedir. "Üzerine gece çökünce İbrahim bir yıldız gördü, 'Budur rabbim!' dedi. Yıldız batınca... Ayı doğarken görünce..." Burada, anlaşıldığı kadarıyla yıldızın batışı ile ayın doğuşu eş zamanlı olarak sunulmuştur.

Ehlibeyt İmamlarından (üzerlerine selâm olsun) aktarılan bazı rivayetlerde, bunun Zühre Yıldızı olduğuna ilişkin açıklamalar yer almaktadır. Bu da bizim bu çıkarsamamızı destekleyen bir kanıttır. Bu durumda şöyle bir manzara canlanıyor gözlerimizin önünde: İbrahim Peygamber Zühre Yıldızı'nı ve ona tapan, ona yönelerek namaz kılan, kurbanlar sunan, dua eden topluluğu görüyor. O sırada Zühre Yıldızı güneşin batışından sonra doğmuştu. Gece de kamerî aylardan birinin son yarısındaki bir geceydi. Üzerine gece basıyor ve o, Zühre Yıldızı'nı batı ufkunda görüyor. Zühre'yi batıncaya kadar izli-yor, onun batışından sonra Ay'ın doğduğunu görüyor.

"Budur rabbim!" ifadesinde geçen rabden maksat; yönetilen, yönlendirile varlıkların maliki, işlerinin düzenleyicisidir; gökleri ve yeri yoktan var eden ve varlıkları yoktan var eden değil. Çünkü yüce Allah mad-dî bir varlık olmadığı gibi hiçbir mekân da O'nu içine sığdıramaz. Ona maddî bir varlık gibi işaret edilemez. İbrahim'in, soydaşlarıyla putlar hakkında tartışırken sarfettiği sözlerden anlaşıldığı kadarıyla o, Rabbi hakkında kesin bir bilgiye dayanıyordu, Allah'ı ve ayetleri biliyordu. Dolayısıyla onun yüce Allah'ın sınırlandırılabilir beden ve somutluktan münezzeh olduğunu bilmemesi düşünülemez. Yüce Allah, onun babasıyla tartışırken şöyle dediğini bildiriyor: "Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim." (Meryem, 43)

Kaldı ki, putperestler ve Sabiîler yaratma hususunda Allah'ın varlığına denk varlığa sahip ortaklarının olduğuna inanmıyorlardı. Sadece Allah tarafından yaratılan, O'nun tarafından var edilen, en azından varlıkları itibariyle O'na muhtaç olan birtakım ortaklarının olduğunu ileri sürüyorlardı. İddialarına göre, Allah varlıkların yaratılışını düzene soktuktan sonra evrende işlerin düzenini onlara bırakmıştı. Güzellik tanrısı, adalet tanrısı, bereket tanrısı gibi. Ya da bazı yönetsel işleri kimi ortaklarına havale etmişti. İnsanların tanrısı, kabilenin tanrısı ya da bazı kralların ve önde gelenlerin özel tanrısı gibi. Bu kavmin yaşadığı bölgede yapılan kazılarda buna ilişkin bulgulara rastlanmış, nakledilen rivayetler de bunu pekiştirici niteliktedir. Bu gün yaşayanlar da aynı inanışı sürdürmektedirler. O hâlde İbrahim, "Budur rabbim!" diye işaret ederken yönetsel anlamda bir rablığı kastediyordu, yaratıcı ve yoktan var edici ilâh anlamında değil.

İbrahim'den söz eden ayetlerin sonunda yer alan şu ifadeden bunu anlamak mümkündür: "Dedi ki: Ey kavmim ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım. Ben hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan değilim." Bu ayetten anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim Allah'ın ortağının olması varsayımından dönerek O'nun ortağının olmadığını ifade ediyor. Yoksa Allah'ın varlığını kanıtlaması gibi bir durum söz konusu değildir.

Ayetlerden anladığımız kadarıyla Hz. İbrahim, bütün varlıkların bir yoktan var edicisinin olduğunu kabul ediyordu. O yaratıcı birdi, yaratma ve var etmede ortağı yoktu. O, Allah'tı. Bunun yanında insanların da işlerini düzenleyen, yönlendiren, yöneten bir rableri olmalıydı. İşte İbrahim yönetici rabbi araştırıyordu. O, yüce Allah mıydı, yaratma O'na ait olduğu gibi yönetme de O'na mı aitti? Yoksa yarattığı varlıklar içinde bazılarını kendine ortak mı edinmişti ve yönetimde bazı yetkileri onlara mı devretmişti?

O bütün bunları araştırırken soydaşlarının kulluk sunduğu yıldızı, ayı, sonra güneşi bu bağlamda gözlemledi; her birinin konumunu inceledi, insanların işlerini düzenlemelerinin, onları yönetmelerinin mümkün olup olmadığını araştırdı.

Bu varsayım ve gözlem, doğası gereği sonuca ilişkin kesin bilgiden önceki bir durumdur. Çünkü sonuç doğal olarak teorik kanıttan sonra gelir, onun ayrıntısı konumundadır. Ancak bunun böyle olması İbrahim Peygamber'e (a.s) zarar vermez. Çünkü daha önce de vurguladığımız gibi, ayetlerde İbrahim Peygamber'in durumu, eğri ile doğruyu ayırt etmeye başlayan, ilâhî yükümlülüğü almaya elverişli olmak için tevhit ve temel bilgiler bağlamında gözlem yapan bir insan profili çizmektedir. Tıpkı boş bir levha gibi. Üzerinde hiçbir resim ve yazı bulunmuyor. Aksi bir nakış işlenmemiş. Bu şekilde araştırmaya başlıyor, bazı şeyleri olumlarken, bazısını olumsuzluyor; amacı gerçek inanca ulaşmak, sahih imanı elde etmektir. Bu hâliyle o artık hak yoldadır.

Dolayısıyla temyiz eksikliğinin neden olduğu iç tartışma ile eksiksiz bilgiye ve tam ilme sarılma arasında bir süreçten geçmesinin hiçbir sakıncası yoktur. İnsanın bu bağlamda bir ilk dönemden geçmesi insan hayatının zorunluluklarındandır.

Bu dönemde inancın gereklerine yönelik bilgisizlik kusurundan bilgi aşamasına geçiş yapar. Bunun bir gereği olarak akıl onu araştırmaya ve gözlem yapmaya yöneltir. Aşamalı olarak eksiklikten olgunluğa doğru tırmanan insan hayatına egemen olan genel bir yasadır bu. Hiçbir insan bu yasanın etkinlik alanının dışında değildir. Şayet Kur'ân'da işaret edilen İsa ve Yahya Peygamber örneklerinde olduğu gibi, bazı bireylerde bu genel yasaya aykırı olarak ortalama temyiz yaşından çok önceden anlama ve kavrama belirtileri kendini gösteriyorsa, bunlar olağanüstü örneklerdir. Ne her insan böyledir, ne de her peygamber için böyle bir örneklik söz konusudur.

Kısacası, insan kendisine beşerî ruh üflenir üflenmez, hak inanca sahip ve salih amelleri işleyecek durumda değildir. Tam tersine aşamalı olarak buna alıştırılır, hazırlanır. Şartlar tamamlanınca araştırma ve gözlem yapma gereğini duyar. Bu bağlamda insan hayatı zorunlu olarak iki döneme ayrılır: Ayırt etme ve ergenlik öncesi dönemle ayırt etme

ve ergenlik sonrası dönem...

Ayırt etme ve ergenlik sonrası dönemde, insan inanç sorunuyla ilgilenebilir. İnançla ilgili sorunlar bu dönemde karşısına çıkar. İnanç sorunlarıyla ilgilenmeye elverişli zaman ile elverişli olmayan zaman arasında zorunlu olarak bir ara süreç söz konusudur. Burada insan araştırma ve gözlemle yükümlülüklerini belirlemeye çalışır. İnsan fıtratının yol göstericiliğinde inanç açısından inanılması gereken ilkeleri belirlemeye çalışır. Burada esas aldığı yöntem kanıtlama metodudur. Bu dönemde kendini veya evreni bazen yaratıcısız, bazen yaratıcıyla beraber düşünür. Bazen yaratıcıyı tek başına, bazen başka ortaklarının olması ihtimaliyle birlikte zihninde tasavvur eder. Sonra gözlemlenen olgulardan hareketle bu varsayımlarından hangisinin realiteyle örtüştüğünü belirlemeye çalışır. Neticede varsayımlardan birini benimser, birini de reddeder. Bu nedenle insan bu süreçte henüz kanıtlama işlemini bir sonuca bağlamamışken bir şeyi olanca açıklığıyla ifade edecek durumda olmaz. Sadece varsayımlar ileri sürmekte, sadece ihtimaller üzerinde durup düşünmektedir. Dolayısıyla İbrahim Peygamber'in yıldızla ilgili sözü, daha sonra Ay'la ve Güneş'le ilgili olarak söyleyeceği, "Budur rabbim!" sözü onun açısından kesin bir inancı, onların Allah'ın ortakları olduğunu kabul etmesini yansıtmaz. Bu sadece bir varsayımdır, onlar aracılığıyla bir şeyi kanıtlamak, kesin sonuca ulaştırmak istemektedir. Ayetlerden algıladığımız kadarıyla onun sürekli bir gözlem ve inceleme içinde olması da bunu kanıtlayan bir husustur. Bu sözler, konuyla ilgili ileri sürülen cevaplardan biridir.

Fakat Meryem Suresi'nde, İbrahim Peygamber'in (a.s) babasıyla tartışırken şöyle dediği anlatılır: "Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim. Babacığım şeytana tapma; çünkü şeytan, Rahman'a isyan etmişti. Babacığım, ben sana Rahman'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman sen, şeytanın dostu olursun. 'Ey İbrahim, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl git!' dedi. İbrahim, selâm sana, dedi, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdı." (Meryem, 43-47) Bu ayetler, Hz. İbrahim'in (a.s) meseleyle ilgili olarak gerçek bilgiye sahip olduğunu, onun işlerini yönlendirenin kendisine lütfedenin, büyük ikramlarda bulunanın, başkası değil, yüce Allah olduğunu bildiğini gösteriyor.

Dolayısıyla, "Budur rabbim!" sözü, bir an için kendini onlar yerine koyarak, teslim olduklarına teslim oluşunun ifadesidir. Buradan hareketle görüşlerinin yanlışlığını, söylediklerinin batıllığını ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Tartışmada böyle bir yöntem, karşı tarafın daha çok dikkatini çeker. Zıtlaşmayı, inatlaşmayı, taassubu önler. Karşı tarafın daha sakin bir zihinle kanıta kulak vermesini sağlar. Yıldız batınca, "Batanları sevmem." dedi.

Ayette geçen "efele" fiilinin mastarı olan "ufûl" kelimesi, batma anlamına gelir. Burada, batma niteliğine sahip oluşunun yıldızın rablığını, tanrılığını iptal edici, geçersiz kılıcı bir durum olduğu açıklanıyor. Çünkü batan yıldızın kendisini görenlerle ilişkisi kesilir. İlişkinin kesildiği durumlarda varoluşsal tedbir ve yönetimi yürütmenin imkânı kalmaz. Öte yandan kul ile tanrı arasındaki rablik (yöneticilik) ve kulluk (yönetilenlik) ilişkisi, gerçek bir irtibata dayanıyor. Bu ise, kulun tanrısını sevmesini gerektirir. Çünkü arada varoluşsal bir cazibe ve kaçınılmaz tâbi oluş söz konusudur. Dolayısıyla yok olan ve sevginin nedenini oluşturan güzelliği değişen birini sevmenin anlamı yoktur. Gerçi insanların genellikle yüzeysel güzelliği sevdikleri ve göz alıcı geleneksel süslere kapıldıkları görülür; ancak bu, insanın ilk etapta algıladığı güzelliğin etkisinde kalmasından, onun yok olucu ve tükenici özelliğini dikkate almamasından kaynaklanan bir durumdur. Oysa tanrı, kalıcı bir varlığa sahip olma durumundadır. Tavır ve durumunda değişiklikler olmamalıdır. Yaşayan, sonra ölen; bir süre yerinde kalan, sonra yol alan; doğan, ardından batan; görünen, sonra gizlenen; geçici zevkler veren güzellikler ve göz alıcı süslü nesneler gibi olmamalıdır. Kimi zaman insanın aklına hitap veya şiirsel bir açıklama gibi gelse de, İbrahim Peygamber'in (a.s) bu sözü kanıtsal bir özelliğe sahiptir. Bu husus üzerinde iyice düşünmek gerekir.

Hangi anlamda olursa olsun, Hz. İbrahim batmasından dolayı yıldızın rabliğini geçersiz sayıyor. Ya tanrılığın geçersizliğini, kinaye sanatı yoluyla battığı için onu sevmediğini ifade ederek dile getiriyor. Ki birini rab edinme ve ona kulluk sunma sevgiye dayanır. Birini sevmeyenin ona kulluk sunması mümkün değildir. Nitekim İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Din, sevgiden başka bir şey midir ki?" Daha önce bu husus üzerinde durduk. Ya da ileri sürdüğü kanıtın, sevginin bulunmamasına dayanmış olmasını anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla burada yıldızın batmasından söz etmesi, ona yönelik sevgisinin olmadığının nedenine dikkat çekmesi içindir. Çünkü rablik ve ilâhlık, sevgiyi gerektirir; sevginin olmaması sevginin gerekleri olan rablik ve ilâhlık niteliklerini olumsuzlar.

Dolayısıyla değişmez, kalıcı güzelliği bulunmadığı için fıtrî ve iç güdüsel sevgiyle yönelinmeyen biri rablik niteliğini hak etmez. Kanıtın bu boyutu daha belirgindir ve ayetteki tartışmanın akışı buna dayanmaktadır.

O hâlde ayetlerin akışında öncelikle sevgi ve kulluk veya mabutluk arasındaki zorunlu ilişkiye işaret edilmektedir.

İkincisi: Hz. İbrahim (a.s) Yıldız'ın tanrılığını geçersiz sayma bağlamında onunla Güneş ve Ay arasındaki ortak bir özelliklerini esas alıyor. Sonra tezini sürdürüyor ve yıldız için ileri sürdüğü gerekçeyi Ay ve Güneş için de gündeme getiriyor. Bunun nedeni, ya Hz. İbrahim'in -daha önce işaret edildiği gibi- ay ve güneşin de yıldız gibi doğup battıklarını şimdiye kadar gözlemlememesidir, ya da her üç gözlemde muhataplarının farklı topluluklar olmasıdır.

Üçüncüsü: Hz. İbrahim, "Batanları sevmem." derken, tanrılığı geçersiz kılma bağlamında akıl sahibi varlıklara ait bir kullanımı [yani "âfilîn" sıygasını] esas alıyor. Bununla âdeta şunu demek istiyor: "Bilinç ve akıl sahibi bir varlık baştan itibaren rablik niteliğini hak etmez. Nitekim ondan aktarılan sözlerden buna ilişkin işaretler algılıyoruz: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem, 42) "Babasına ve kavmine, 'Neye tapıyorsunuz?' demişti. 'Putlara tapıyoruz, onlara kulluk ediyoruz.' dediler. 'Peki, dedi. Siz dua ettiğiniz zaman onlar işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?' 'Hayır; ama babalarımızın böyle yaptıklarını gördük.' dediler." (Şuarâ, 70-74) Önce haklarında hiçbir şey bilmiyormuş gibi, taptıkları şeyleri soruyor. Onlar da kulluk sundukları tanrıların akılsız ve duygusuz birtakım cesetler ve heykeller olduğunu ortaya koyacak şekilde cevap verince, Hz. İbrahim bu sefer, bu tanrıların bilgi ve güç sahibi olup olmadıklarını soruyor. İfadelerinde akıl sahibi varlıklara özgü lafızlar kullanıyor ki, bununla, bir mabudun akıl niteliğine sahip olmasının gerektiğini vurgulamayı amaçlıyor.

77) Ayı doğarken görünce, "Budur rabbim!" dedi... Ayetin orijinalinde geçen "baziğ" kelimesinin mastarı olan "el-buğ", doğmak anlamına gelir. Daha önce, "felemma re'a...=görünce..." ifadesinin konunun öncesiyle bağlantılı olduğuna delâlet ettiğine ve "Budur rabbim!..." ifadesinin de bir varsayım veya üzerlerinde etkili olmak için onlardan olduğunu ve kabullendikleri şeyi kabul ettiğini gösterme amacına yönelik olduğuna, önceki ayeti tefsir ederken değinmiştik. Fakat, ayın batmasından sonra, "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olurdum." sözü, kinayeli bir anlatım içermektedir. Çünkü Hz. İbrahim (a.s) yıldızın tanrılığını, batan her cismi ilgilendiren genel bir nitelikten hareketle geçersiz saymıştı. Ay da batınca, onun Ayın tanrılığına ilişkin değerlendirmesi kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Çünkü bu değerlendirmesini daha önce yıldızın batması üzerine dile getirmişti: "Batanları sevmem." O hâlde "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi" sözü daha önce, Ay için, "Budur rabbim!" şeklinde ifade ettiği değerlendirmesinin bir sapma olduğuna yönelik bir işarettir. Dolayısıyla bu görüşünde ısrar etmesi durumunda, Ay'ın tanrı olduğunu söyleyen sapıklar topluluğunun bir ferdi olacaktır. Bunun sapıklık oluşunun altında, yıldız hakkında söyledikleri yatmaktadır. Çünkü Hz. İbrahim (a.s) sırf yıldıza özgü bir niteliği değil, aynı konumda olan her olgu için geçerli olabilecek bir niteliği esas alıyor. Ayetlerin akışından öncelikle şunu anlıyoruz: Yıldız'a tapan gibi, bazıları Ay'a tapıyordu. Aynı şekilde hemen sonraki ayette güneşle ilgili olarak, "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." diyor. Bu da aynı tapınmanın Güneş için de söz konusu olduğuna yönelik bir işarettir.

İkincisi: Hz. İbrahim (a.s) o sırada, araştırma sürecindeydi. İlâhî yol göstericiliğin beklentisi içindeydi. Rabbinin kendine ilham edeceği sağlıklı görüşü ve kesin bilgiye dayalı bakışı gözetliyordu. Ya gerçek anlamda böyle bir gözetleme içerisindeydi. Nitekim Hz. İbrahim'in sözlerini inanç elde etme amacına yönelik varsayım olduğunu kabullenmemiz durumunda söz konusudur. Ya da görünüş itibariyle böyle idi. Bu ise, bir an için kendini onlardan biri gibi gösterip yaklaşımın yanlışlığını bu şekilde ortaya çıkarmayı amaçladığını savunduğumuz- da söz konusudur. Biraz önce her iki yönteme de değindik.

Üçüncüsü: Hz. İbrahim (a.s) bir rabbinin olduğuna kesin olarak inanıyordu. Doğru yola iletme ve diğer işlerin yönetimi O'nun tekelindeydi. O gerçek anlamda veya zahir itibariyle şunu araştırıyordu: Bu rab, gökleri ve yeri yoktan var eden ilâhın kendisi miydi, yoksa onun yarattığı varlıklardan bazıları mıydı? Yıldız ve ayın battıkları için Rab olmaya elverişli olmadıklarını anlayınca, Rabbinin kendisine doğruyu göstermesi ve sapanların sapıklıklarından kurtarması beklentisine girdi.

78) Güneşi doğarken görünce, "Budur rabbim, bu daha büyüktür!" dedi... Önceki ayette açıklandığı üzere "görünce..." ifadesinin orijinalinin başındaki "felemma" sözcüğünden dolayı, ayetin önceki ayetlerle bağlantılı olduğu anlaşılıyor ve "Budur rabbim..." ifadesi de ya bir varsayımdan veyahut kendini onlardan biri gibi gösterme durumundan hareketle söylenmiştir.

Yıldızı gördükten sonra, ayın doğduğunu görünce söylediği, "Budur rabbim..." ifadesini, güneşle ilgili olarak da tekrarlıyor. Ama üçüncü kez güneşle ilgili, "Budur rabbim" sözüne "bu daha büyüktür!" ifadesini ekliyor. Bununla bir bakıma, iki kez üst üste yanlışlığı ortaya çıkan varsayımını üçüncü kez yinelemesinin bir mazeretinin, bir gerekçesinin olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Daha önce, Hz. İbrahim'in, güneşi kastederek ["hazihi" demesi gerekirken] erkekler için kullanılan "haza" işaret zamirini telaffuz etmesinin, onun herhangi bir insan gibi güneşin her gün doğup batan bir gök cismi olduğunu, gece ve gündüzün ve dört mevsimin onun hareketleriyle meydana geldiğini bilmemesinden kaynaklandığını belirtmiştik. Çünkü söz konusu işaret zamirini, işaret ettiği şeyin mahiyetini bilmeyen biri kullanır. Tıpkı karartısını gördüğün hâlde erkek mi, kadın mı olduğunu bilmediğin biri için, "Men haza=Bu kimdir?" demen gibi. Aynı durum akıl sahibi bir varlık olup olmadığı belli olmayan bir karartı için de geçerlidir. Böyle bir karartı görüldüğünde, "Ma haza=Bu nedir?" denir. Büyük bir ihtimalle Hz. İbrahim (a.s) gizlendiği yerden çıkıp babası ve soydaşlarıyla karşılaştığı ilk gönde böyle bir manzarayla karşılaşmıştır. Henüz dış dünyayı ve insan topluluğunu gözlemleme imkânına sahip değildi. Bu hâlde o bir cisim görüyor, adına yıldız demişler. Bir diğer cisim görüyor, buna da Ay diyorlar. Bir başkası da Güneş diye adlandırılıyor. Bunlardan birini gördüğünde, sadece parlak bir cisim görmüş oluyor. Bu yüzden de, gördüğü şeyin mahiyetini tam olarak bilmeyen birisi olarak, "Bu rabbimdir!" diyor. "...batınca, 'Batanları sevmem...' dedi." ifadesi de bir ölçüde bunu destekler mahiyettedir. Çünkü bu ifadede Hz. İbrahim'in (a.s) bir süre yıldızın tanrı olabileceği varsayımı üzerinde durup beklediğine, sonra onun battığını görünce, bu varsayımın yanlış olduğunu, yıldızın tanrı olmadığını anladığına ima var. Eğer yıldızın batan bir cisim olduğunu baştan bilseydi, baştan itibaren onun rabliği varsayımını geçersiz kılacaktı.

Nitekim putlarla ilgili olarak böyle yapmıştı. Babasına şöyle demişti: "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavminiık bir sapıklık içinde görüyorum." "...Babacığım, niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayan putlara tapıyorsun?" Fakat bu bağlamda şunu söylemek mümkündür: Hz. İbrahim, "Batanları sevmem..." sözünü söylemeyi yıldızın batması anına kadar ertelemekle, soydaşlarıyla somut olarak gözlemlenen bir olgu üzerinde tartışmak istemiş olabilir. Nitekim putlara yönelik girişimi de aynı amaca yönelikti. Bütün putları kırıp parçalamış, sadece büyük puta dokunmamıştı. Bununla putların çaresizliğini, cansız varlıklardan ibaret olduklarını, kendilerine ne zarar, ne de yarar sağlayamadıklarını soydaşlarına göstermek istemişti.

Tefsir bilginleri, Hz. İbrahim'in (a.s), "Budur rabbim, bu daha büyüktür!" derken, erkeklere özgü işaret zamirini kullanmış olmasını yorumlamak hususunda farklı yöntemler esas almışlardır. Bunlardan biri şunları söylemiştir: İşaret zamirinin müzekker olması, ancak işaret edilen şey ya da parlak göksel cisim şeklinde teville mümkündür. Dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s) şöyle demiştir: İşaret ettiğim şey veya şu göksel parlak cisim, rabbimdir; o daha büyüktür.

Bu yoruma karşın diyeceğimiz şudur: Bu tarz bir teville işaret zamirinin kullanılmasının doğru olduğundan kuşku duymuyoruz. Ancak, bu tür bir tevili geçerli kılacak bir nükteye ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, böyle bir tevil için dayanak olacak bir nükte olmalıdır. Bir nükte söz konusu olmaksızın dilde böyle bir kullanım mümkün olsa, şahıs vb. şekilde tevil yoluyla zamirin döndürüleceği ve işaret edilmesi gereken yerlerde bütün kıyasî ve işitsel müenneslerin müzekker gibi algılanmaları mümkün olurdu. Bu ise, dilin temelden iptal edilmesi anlamına gelir.

Bir diğer müfessirin görüşü şöyledir: Hz. İbrahim'in müzekker zamir kullanması müptedanın habere tâbi tutulmasına örnektir. Çünkü "rab" ve "ekber" sözcükleri müzekkerdirler. Burada işaret ismi, müzekker habere tâbi tutulmuştur. Nitekim şu ifadede bunun aksi söz konusudur: "Summe lem tekun fitnetuhum illa kalû...=Sonra onların fitneleri şöyle demekten başka bir şey olmadı..." Burada müzekker müennese ["fitne" kelimesine] tâbi tutulmuştur.

Buna karşılık diyeceğimiz şudur: İbrahim Peygamber'in (a.s) soydaşları, bazı tanrıların erkek olduklarına inandıkları gibi, bazılarının da dişi olduklarına inanıyorlardı. Dişi olduklarına inandıkları tanrılarını "ilâhe, rabbe (tanrıça), tanrının kızı ve tanrının karısı" şeklinde isimlendirirlerdi. Dolayısıyla Güneş'e de dişilik esasına dayalı olarak "rabbe (=tanrıça)" demeleri gerekirdi. Buna göre İbrahim Peygamber'in (a.s), "Budur benim tanrıçam veya ilâhem." demesi lâzım gelirdi. O hâlde, "Budur rabbim..." ifadesinde haberin müzekkerliğiyle ilgili olarak söylenenler, müptedanın müzekkerliği için de geçerlidir. Dolayısıyla tâbi tutuluştan söz etmenin bir anlamı yoktur. Aynı şekilde Hz. İbrahim'in, "Haza ekber=Bu daha büyüktür" ifadesinde geçen "ekber" kelimesi, ism-i tafdil kalıbında bir haberdir. İsm-i tafdil ise, haber olarak kullanıldığı zaman "ef'al" kipinde getirilir ve müzekkerle müennes arasında fark olmaz. Örneğin: "Zeydun efdalu min Amrin (=Zeyd Amr'dan üstündür)" ve "Leyla ecmelu min Selma (=Leyla Selma'dan daha güzeldir)" denir. Durum böyle olunca, tâbi olma söz konusu olan bir müzekker sıygası olduğunu kabul edemeyiz.

Bir müfessirin görüşü de şöyledir: İşaret zamirinin müzekker olarak kullanılması, Güneş'i ululama amacına yöneliktir. Çünkü Güneş'e tanrılık niteliği yakıştırılıyordu. Böylece Hz. İbrahim (a.s) "tanrı" kavramını dişilik niteliğinden tenzih etmek istemiştir.

Buna karşılık diyeceğimiz şudur: Onlar, dişiliği tanrının tenzih edilmesi gereken bir nitelik olarak algılamıyorlardı. Çünkü bizzat Babillilerin dişi tanrıları vardı. Yaratıcı ana tanrıça "Nino", tanrı "Anu"nun kızı, "Nin Karaşa", tanrı "Şamaş"ın eşi tanrıça "Malikat", emzirme tanrıçası "Zarbanit" ve tanrıça "Anunaki" gibi. Bazı Arap müşrikleri de meleklere tapıyor, onları Allah'ın kızları sayıyorlardı. "Onlar, Allah'ın dışında etkileri olmayan edilgen tanrılardan başkasına tapmazlar." (Nisâ, 117) ayetinin tefsiri çerçevesinde rivayet edildiğine göre, Arap müşrikleri tanrılarını dişiler olarak nitelendiriyor ve taptıkları putları kastederek, "Falan oğullarının dişileri..." diyorlardı.

Bir müfessirin yorumu ise şöyledir: İbrahim'in (a.s) soydaşları Güneş'i erkek kabul ediyorlardı. Nitekim onun "Anuniyt" adında bir karısının olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Hz. İbrahim ifadenin zahirini onların bu inançlarını gözeterek belirlemiştir.

Buna şu karşılığı veririz: Onların Güneş'in erkek olduğuna inanmaları, Güneş lafzının müennesliğinin müzekkerliğe dönüştürülmesini haklı çıkarmaz. Kaldı ki Hz. İbrahim (a.s) kralla tartışırken, Güneş'i kastederek, "Fe'ti biha min'el-mağrib=Onu batıdan getir." diyerek dişi zamirini kullanmış olması, bu yorumu olumsuzlamaktadır. Bir diğerine göre de: İbrahim (a.s) soydaşlarının dili olan Süryanice'yi konuşuyordu. Bu dilde ise, zamirler ve işaret isimleri dişi ve erkek şeklinde ayrılmaz. Tümü müzekker sıygasında gelir. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim, onun sözlerini hikâye ederken ana dilindeki müzekkerlik sıygasını esas almıştır.

Buna karşılık da diyoruz ki: Mesele, değişen dillere göre lafızların hükümleriyle ilgili olduğu için böyle bir şey caiz olmaz. Ancak lafzî özellik üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmayan anlamla ilgili olarak bu tür bir değerlendirme kabul edilebilir. Kaldı ki, yüce Allah Kur'ân'ın birçok yerinde İbrahim'den tartışmalar ve dualar aktarmıştır. Bunların çoğunda dişilik özelliği göz önünde bulundurulmuştur.

Neden sadece burada kelimenin dişilik özelliği geçirsiz sayılsın ki? Nitekim Babil Kralı'yla tartışırken şunları söylüyor: "İbrahim, 'Benim Rabbim odur ki, diriltir ve öldürür.' demişti. O da, 'Ben de diriltir ve öldürürüm.' demişti. O zaman İbrahim, 'Şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir, hadi sen de onu batıdan getir.' deyince, inkâr eden o adam şaşırıp kalmıştı." (Bakara, 258) Bu ifadede "güneş" sözcüğü ve ona dönük olan dişilik zamiri de yer alıyor.

Bazı müfessirlerin bu değerlendirmeye cevap olarak ısrarla savundukları görüş ise son derece ilginçtir: İbrahim (a.s), İsmail ve Hacer kadim Arapça'yı konuşuyorlardı. İbrahim'in soydaşlarının dili de Arapça'ydı. Bu iddianın sahibi özetle şunları söylüyor:

"Arkeologlar şunu kesin olarak ortaya koymuşlardır ki, Yarımada Arapları tarihin başlangıcından itibaren Keldan ve Mısır ülkelerini zapt etmiş, dilleri buralara egemen olmuştu. Bazıları şunu açıkça söylüyorlar: İbrahim Peygamberle aynı çağda yaşayan Hamurabî Arap'tı. İyilik ve barış kralı Hamurabî, Eski Ahit'te yüce Allah'ın kâhini olarak nitelendirilir. Orada belirtildiğine göre Hamurabî İbrahim için bereket istemiş ve İbrahim sahip olduğu malların onda birini ona vermiştir."

Devamla diyor ki: "Hadis ve Arap tarihi kitaplarında belirtildiğine göre, İbrahim (a.s) oğlu İsmail'i annesi Mısırlı Hacer'le birlikte daha sonra Mekke'nin kurulduğu yer olan vadiye yerleştirmiştir. Yüce Allah Curhum kabilesinden bir gurubun onlarla birlikte buraya yerleşmesini sağlamıştır. İbrahim ana-oğlu ziyaret ederdi. O ve oğlu İsmail Allah'ın kutsal evini bina ettiler ve Arabistan'da İslâm dinini yaydılar. Yine hadiste deniliyor ki: Bir gün İbrahim (a.s) oğlunu ziyaret maksadıyla Mekke'ye gelir. Fakat oğlu o sırada ava çıkmıştır. Karısıyla konuşur. Kadın Curhum kabilesine mensuptur. İbrahim kadından hoşnut olmaz. Sonra bir kez daha oğlunu ziyarete geldiğinde, bir kez daha oğlunu evde bulmaz. Oğlunun yeni eşiyle konuşur. Kadın onu konaklamaya ve başını yıkamaya davet eder. İbrahim kadından hoşnut olur, onun için dua eder. Bütün bunlar Hz. İbrahim'in Arapça konuştuğunun kanıtlarıdır." Cevap olarak mezkur müfessir özetle bunları söylüyor.

Şimdi bu değerlendirmeyi ele alalım: Yarımada Araplarının Mısır ve Keldan ülkelerine komşu olmaları, onlara karışmaları, onları işgal edip istila etmeleri, onların dillerinin Arapça olarak değişmesini gerektirmez. Mısırlıların dili Kıptîce, Keldanlıların ve Aşurluların dili de Süryanice'ydi. Bu durumun dillerin birbirlerine kelime alış verişinde bulunmalarına neden olduğu bir gerçektir. Nitekim Kur'ân'da "kıstas" ve "istebrak" gibi Arapça olmayan, sonradan Arapça'ya giren kelimeler yer alır.

Hamurabî'yle ve onun İbrahim Peygamberle aynı çağda yaşadığına ilişkin olarak söyledikleri ise, gerçek tarihin söyledikleriyle bağdaşmıyor. Babil harabelerinden çıkarılan eserler ve üzerinde Hamurabî yasaları bulunan dikitler tarihin söylediklerini doğrulamaktadır. Hamu-rabî bu yasaları koymuş ve krallığının sınırları içinde uygulamıştır. Elimizdeki verilere göre, dünyada yazılan ve sistematik olarak uygu-lanan ilk yasa budur. Bazılarına göre Hamurabî M.Ö. 1728 ve 1686 ta-rihleri arasında, diğer bazılarına göre de 2287 ve 2236 tarihleri arasında hükmetmiştir.1 Hz. İbrahim (a.s) M.Ö. 2000 yıllarında yaşa-mıştır. Hamurabî putperesttir. Yasalarını yazdığı dikitlerin üzerinde ba-zı tanrılardan yasalarının devamı, insanlar tarafından uygulanması, onları yürürlükten kaldırmak veya onlara muhalefet etmek isteyenleri bertaraf etmeleri için onlardan yardım dilemektedir.2

Hz. İbrahim'in oğlunu ve anasını Tahame'ye yerleştirmesinden, Allah'ın evini yapmasından, Allah'ın dinini yaymasından ve Araplarla anlaşabilmesinden söz edilmesine gelince, bunların hiçbirinin İbrahim Peygamber'in Arapça konuştuğu anlamına gelmediği açıktır. Şimdi konumuza dönüyor ve diyoruz ki: "Güneşi doğarken görünce..." ifadesi, -daha önce söylediğimiz gibi- "fe-lemma" sözünün öncesiyle sonrasının birbirleriyle bağlantılı olduklarını gösteriyor. "...batınca,

1- Tevrat'tan, İbrahim Peygamberle ilgili hadisleri aktarırken Hamurabî'nin hükümet dönemiyle ilgili farklı görüşlere değineceğiz.

2- Konuyla ilgili kitaplara bakınız. Ez cümle: "Şeriat-u Hamurabî (Hamuarabî'nin Yasası)" eser, Doktor Abdurrahman Kiyalî

'Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olurdum.' dedi." ifadesini kastediyoruz. Çünkü bu ifade, Hz. İbrahim'in (a.s) güneşin doğduğunu gördüğünde, ayın batmış olduğunu göstermektedir. Bu ise, içinde Keldan ülkesinin de yer aldığı kuzey kutbundaki son bahar veya kış gecelerinde söz konusu olabilir. Bu mevsimlerde geceler uzun olur. Özellikle ayın güney burçlarından yay ve kova burcunda bulunduğu sırada semanın konumu kamerî ayların son yarısında ayın güneşin doğuşundan önce batmasına elverişli olur. Daha önce, "Derken üzerine gece çökünce, İbrahim bir yıldız gördü, 'Budur rabbim!' dedi. Yıldız batınca, 'Batanları sevmem.' dedi. Ayı doğarken görünce, 'Budur rabbim!' dedi." ayetini incelerken demiştik ki: Ayetin akışı mantıksal olarak şunu gösteriyor: Bu, kamerî aylardan birinin son yarısıydı. İşaret edilen yıldız da Zühre Yıldızı'ydı. Onu ilk gece gün batımından hemen sonra batmaya yüz tutarken görmüştü. Sonra onun batışını ve doğu ufkundan ayın doğuşunu gördü.

Bu ayetlerden çıkan sonuç şudur: İbrahim (a.s) soydaşlarıyla putlarla ilgili tartıştığı gün, bütün gün onlarla meşgul olur. Derken üzerine gece çöker ve Zühre Yıldızı'nı, bu arada ona kulluk sunun bir topluluğu görür. Zühre Yıldızı'nın tanrılığı ekseninde onlarla tartışmaya girer. Onun durumunun nasıl sonuçlanacağını beklemeye koyulur. Derken birkaç saat sonra Zühre Yıldızı batar. Bunun üzerine İbrahim (a.s) toplulukla tartışır ve Zühre Yıldızı'nın tanrılığı ihtimalinden kendini soyutlar. Sonra ayın doğduğunu ve bir topluluğun ona kulluk sunduğunu görür. Onlarla ayın tanrılığı ekseninde, "Budur rabbim!..." diyerek bu ihtimal üzerinde konuşur. Bu arada onun da akıbetini gözetler. Derken ay da batar. Gece, kamerî aylardan birinin ikinci yarısına denk düşen uzun gecelerden biridir. Büyük bir ihtimalle ay, güney burçlardan biri olan kısa bir yay burcundan geçiyordu. Batınca, onun da tanrılık ihtimalinden kendini soyutladı. Rabbinden kendisine doğru yolu göstermesini, sapıklıktan korumasını istedi.

Derken güneş doğar. Onun daha önce doğup batan Yıldız ve Ay'dan daha büyük olduğunu görür. Bu sefer soydaşlarıyla güneşin tanrılığı ekseninde konuşmaya başlar. Bu arada Yıldız'ın ve Ay'ın tanrı olamayacaklarını anlamıştır. Aslında onlar da Güneş gibi birer parlak göksel cisimdirler. Ama Güneş'in büyüklüğünü varsayımın esası olarak kabul ediyor veya tanrılığını bir ön kabul olarak tasavvur ediyor ve diyor ki: "Budur rabbim, bu daha büyüktür!..." Sonra onun da varacağı durumu gözetlemeye başlıyor. Güneş de batınca, onun tanrılığı ihtimalini bir kenara bırakıyor ve kavminin şirkinden beri olduğunu belirterek diyor ki: "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." Ardından yüce Allah'ın gökleri ve yeri var edip yaratma anlamında ulûhiyetini vurgulamasına ek olarak göklerin ve yerin, ikisinin arasındaki canlı-cansız varlıkların yöneticisi, yönlendiricisi, idare edicisi anlamında rubûbiyetini de vurgulayarak şöyle diyor: "Ben yüzümü tamamen... -Burada rubûbiyet makamına yönelik kulluk ifade ediliyor.- -Dosdoğru fıtrat çizgisinden sağa veya sola sapmadan- hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan değilim. -O'nun tarafından yaratılan, var edilen herhangi bir şeyi, ibadet ve teslim oluş bağlamında O'na ortak koşmam.-"

Daha önce söylediğimiz gibi, "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki... kesin inananlardan olsun." ayetini, içinde yer aldığı ayetler grubunun geneliyle birlikte ele aldığımız zaman, Hz. İbrahim'in (a.s) babasına ve soydaşlarına karşı, göklerin ve yerin melekûtundan gözlemlediği fenomenleri kanıt olarak kullandığını ifade ettiğini görürüz. Allah ona, bu gözlem ve bakış aracılığıyla gösterdiği melekûtu göstermesinin amacı olan kesin bilgiyi bahşetmişti.

Bu, Hz. İbrahim'in (a.s) sözünü ettiği kanıtın, kesin bilgi kaynağından beslenen belgesel bir kanıt olduğunun en açık ifadesidir. "Batanları sevmem." sözü de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Daha önce bununla ilgili açıklamalarda bulunduk.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu hususlar anlaşılıyor:

Birincisi: "Batanları sevmem." sözü, kesin bilgiye dayanan burha-nî bir kanıttır. Bu sözde, batanların sevilmemesi, dolayısıyla batanların tanrı olma ihtimallerinin olumsuzlanması esas alınmıştır. Tefsir bilginlerinden bazılarının sözlerinden Hz. İbrahim'in bunu burhanî olmaktan ziyade avamî bir kanıt gibi sunduğunu anladıkları anlaşılmaktadır.

Adı geçen müfessir diyor ki: "Doğrusu bu söz, örtük bir tariz mahiyetindedir; belirgin bir teorik burhan değildir. Hz. İbrahim (a.s) bununla soydaşlarının yıldızlara taparken, gözlerinden kaybolan, dolayısıyla kendilerine ibadet edildiğini anlamayan şeylere ibadet ettiklerini bilmediklerini gözler önüne sermeyi amaçlıyor. Hz. İbrahim (a.s) 'batışı' tanrılığın olumsuzlaşmasının nedeni gibi görmesi de bu yüzdendir. 'Doğuşu' ve 'ortaya çıkışı' değil. Sözlerine bu durumu dayanak yapıyor. Çünkü rablığın bir özelliği de açık olmaktır. Kuşkusuz tanrınınıklığı kulların açıklığından farklı olacaktır." Bu hususa çok dikkat etmelisin.

Bu yorumu yapan müfessir öncellikle şunu görememiştir: "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki... kesin inananlardan olsun." ayetinin Hz. İbrahim'in soydaşlarına karşı kullandığı kanıtları içeren ayetlerin içine yerleştirilmesi, bu ayetin de bir kanıt içerdiğinin en somut kanıtıdır. Bu kanıt onun evrensel çapta melekûtu gözlemlemesinden alınmıştır ve Allah'a, ayetlerine yönelik kesin inancının özünü oluşturmaktadır. Buna rağmen böyle bir kanıtın belgit olmayıp avamî bir kanıt olduğu nasıl söylenebilir? İkinci olarak da şunu görememiştir: Ayetteki kanıt, sevginin olup olmamasına dayandırılmıştır; "batış"a değil. Kaldı ki, kanıt "batış"a dayandırılmış olsaydı bile, bu onu belgit bir kanıt olmaktan çıkar-mazdı.

Hz. İbrahim gördüğü cismin tanrılığı ihtimalini bir kenara bırakmasının sebebinden söz ederken onun batışını ve gözlerden kayboluşunu gördüğünü, kendisininse batanları sevmediğini, dolayısıyla ona ibadet etmeyeceğini belirtiyor. Bilindiği gibi, bir insan tanrısına rab olduğu için ibadet eder. Yani insanın işlerini düzenleyip yöneten... Bu rab, ona hayat, rızk, sağlık, bereket, güvenlik, kudret ve bilgi verendir. İnsan, varlığını sürdürmek için bütün bunlara muhtaçtır. Dolayısıyla varlığının her yönü itibariyle rabbiyle ilintilidir. Muhtaç olduğu bir hususta ihtiyacını gideren şeyi ve kendisine yardım edeni sevmek de insan fıtratının, öz doğasının bir gereğidir. Bundan hiç kimse kuşku duymaz. Çünkü bir rabbe ancak bir menfaatin celbi veya bir zararın bertaraf edilmesi ya da her iki amaç için birden kulluk edilir.

Kalıcı olmayan şeylere ilgi duymamak da insan fıtratının karakteristik bir özelliğidir. Ancak ihtiras ve azgınlık gibi duyguların insana baskın çıkıp ilgisini lezzet tarafına çekerek derin düşünceden alıkoyması başka. Böyle durumlarda insan ilgi duyduğu şeyin geçici, yok olucu özelliğini göremez. Kur'ân-ı Kerim dünyayı yerme noktasında bu yönteme sık sık başvurmuştur. İnsanları dünya hayatının göz alıcı süslerine kapılmaktan, dünya şehvetine tutsak olmaktan alı koyucu uyarılarda bulunur. Şu ayetlerde olduğu gibi: "Şu dünya hayatı, tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve hayvanların yediği arz bitkisi o su ile karıştı. Nihayet yer ziynetini takınıp süslendiği ve halkı da ona kadir olduklarını zannettikleri sırada birden buyruğumuz ona gece veya gündüz geldi; sanki dün o hiç şenlenmemiş gibi, onu biçilmiş yaptık." (Yûnus, 24) "Sizin yanınızda bulunan tükenir. Allah'ın yanında bulunan ise kalıcıdır." (Nahl, 96) "Allah'ın yanında bulunan ödül ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Şûrâ, 36)

Dolayısıyla Hz. İbrahim, "Batanları sevmem." sözüyle demek istiyor ki; insanın yitirebildiği, gözden kaybettiği, kalıcı olmayan, değişime uğrayan bir şeyi insanın sevmesi, ona bağlanıp ilgi duyması doğru değildir. İnsanın ibadet ettiği rabbin insan tarafından sevilmesi gerekir. Bu yüzden insanın gözünden kaybolup batması onun tanrılık niteliğini ortadan kaldırır. Şu kulluk sunulan gök cisimleri de battıkları için rablık adını hak etmezler. Görüldüğü gibi bu sözler genel ve özelıdan (hem avam, hem havas açısından) kanıtsallık ifade etmektedir.

Adı geçen müfessirin bir üçüncü yanlışlığı da şudur: Doğmak ile zahir olmayı birbirine karıştırmıştır. Bu yüzden, bunun rablık niteliğini olumsuzlayan bir unsur olmadığına hükmetmiştir. Ayrıca ayetteki ifadenin buna dayandığını, çünkü rablığın bir özelliğinin zahir olmak olduğunu söylemiştir. Oysa ayette anlatılan -üzerine kanıt bina edilmeyen- husus doğuştur, gizlendikten sonra ortaya çıkıştır. Bu da rablık niteliğini olumsuzlayan bir husustur. Bu durumda şu soru gündemdeki yerini korumuş olur: Niçin sözlerine cismin batışını esas aldı da doğuşunu esas almadı?

İkincisi: Cismin doğuşu yerine batışının kanıt olarak esas alınmasının nedeni, doğuşun İbrahim Peygamber'in kanıtını dayandırdığı sevginin olmayışı durumunu gerektirmemesidir. Ama batış için bunun aksi söz konusudur, yani bir cisim batarsa, bu durum onu sevmemeyi gerektirir.

Burada el-Keşşaf tefsirinin yazarının yaptığı açıklamadaki tutarsızlık da daha net anlaşılıyor. Diyor ki: "Eğer desen: Her ikisi de bir durumdan başka bir duruma geçişi ifade ediyorken, neden kanıt doğuş yerine batış eylemine dayandırılmıştır? Buna cevap olarak derim ki: Bu bağlamda batışı kanıtın esası olarak almak daha belirgindir. Çünkü batış, gizlenme ve örtünmeyle beraber bir dönüşümü ifade eder." Bilindiği gibi kanıt, sevginin söz konusu olmamasına dayanmaktadır, batışa değil. Dolayısıyla doğuştan batışa yönelmek için neden aramak yersiz bir çabadır.

Üçüncüsü: Ayetlerin içerdiği kanıt, söz konusu üç gök cisminin yeryüzünün veya insanlar dünyasının işlerini yönetip düzenlemek anlamında rablık niteliğine sahip olmadıklarını vurgulama amacına yöneliktir. Yani genel anlamda var etme ve yönetme bağlamında bir rablığın olumsuzlanması amacı güdülmüyor. Çünkü gerek putperestler ve gerekse yıldıza tapanlar kulluk sundukları tanrılarının genel anlamda rab olmadıklarını inkâr etmezlerdi. Onlar var etme ve yönetip idare etme anlamına gelen genel anlamda rablığın sırf Allah'a ait olduğunu ve bu hususta O'nun eşinin olmadığını kabul ediyorlardı.

Buradan hareketle bazı tefsir bilginlerinin konuya ilişkin değerlendirmelerinin yanlış olduğunu anlıyoruz. Bunlardan biri diyor ki: "Batışın kanıtın esası olarak kabul edilmesi, onun mümkünlük niteliğini gerektirmesidir. Her mümkün niteliğine sahip olan varlık da ihtiyaç sahibidir. Dolayısıyla onun ihtiyaçlar zincirinin, varlığı zorunlu birinin yanında son bulması gerekir." Bir diğeri de şunları söylemektedir:

"Batış, onunla nitelendirilen varlıktan rablığı olumsuzlar; çünkü batış bir harekettir. Her hareketin de bir hareket ettiricisinin bulunması kaçınılmazdır. Ve iş sonunda zorunlu olarak gelip hareket ettiricisi bulunmayan bir muharrike dayanıyor. Bu muharrik değişmezdir, özü itibariyle dönüşmezdir. Yani ulu Allah'tır." Bu ikisi, burhanî kanıt olmakla beraber, mümkün nitelikli varlıklardan ve hareket eden varlıklardan bütün illetlerin gelip dayandıkları ilk illet olma ve bütün sebeplerin bitiş noktasını ifade eden ilk var edici ve yönetici anlamında rablık niteliğini olumsuzlamaktadırlar. Ne var ki, Sabiîlerden ve diğer toplumlardan yıldızlara tapanlar her semavî cismin öncesiz olduğunu, kevn ve fesadın yani yaratılmalarının ve bozulmalarının söz konusu olmadığını, daimî bir hareketle hareket ettiklerini kabul etmekle beraber tümünün malul olduklarını da inkâr etmezlerdi. Çünkü bunların ne varlıkları ve ne de varlıklarının etkileri itibariyle varlığı zorunlu bir yaratıcıya gereksinim duymaktan müstağni olmadıklarını biliyorlardı.

Dolayısıyla bu iki kanıt, Sabiîlerden, canlı türlerinden her birinin ayrı bir tanrısının olduğuna inananlardan ve diğer putperest topluluklardan çok, yaratıcının varlığını temelden inkâr eden natüralistler için geçerli olabilir. Hz. İbrahim ise natüralistlerle değil, diğer çoktanrıcı topluluklarla tartışıyordu.

Kaldı ki, daha önce de belirttiğimiz gibi, kanıt cismin batışından çok, batma ve gözden kaybolma özelliğine sahip bir varlığa sevgiyle yönelinemeyeceği esasına dayanmaktadır. Kanıtın mümkünlük ve hareketlilik esasına dayandığına ilişkin olarak söylediklerinin yanlışlığını ortaya koyayım derken, bir diğer müfessir de şu yanlışa düşmüştür: "Batış olgusunu bu şekilde tefsir etmek, bir şeyi kendisinden tamamen farklı olan bir şeyle açıklamak de-mektir. Çünkü Araplar batmayı mümkünlük ve hüdûs (sonradan olma) anlamında algılamazlar. Aynı şekilde batmayı hareket olarak yorumlamak da önceki gibi yanlış bir değerlendirmedir."

Bu değerlendirmeyi yapan müfessir, yukarıdaki yorumu yapanların, ayette geçen batış kavramının mümkünlük veya hareket anlamını ifade ettiğini söylemediklerinin farkında değildir. Onların dedikleri şudur: "Batmanın kanıt olarak alınması, mümkünlük niteliğini veya hareket ve değişimi gerektirmesinden ileri gelmektedir." Bunun yanında batmanın yüce Allah'a yaraşmayan mümkünlük niteliği veya değişimi gerektirmesini bir an için göz ardı etsek bile, sözü edilen müfessirin de kabul ettiği gibi hazır olmaktan sonra kaybolma ve açıklıktan sonra gizlenme anlamında batma tanrılık niteliğini olumsuzlayan bir husus değildir. Çünkü varlığı zorunlu olan yüce Allah da duyularımızın algılama alanının dışındadır, gaiptir. Ama durum değişikliğine veya hazır olduktan sonra kaybolmak ve açık olduktan sonra gizlenmek gibi bir değişime uğramaz. "Yüce Allah için gizlilik O'nun tarafından kaynaklanan bir durum değildir; bizden kaynaklanan bir durumdur. Biz alıkoyucu bir sürü engelden dolayı O'nu algılayamıyoruz, yoksa O'nun varlığı için bir sınırlılık ve genel kuşatıcılığı için bir eksiklik söz konusu değildir." şeklinde bir açıklama getirmenin de bir anlamı yoktur. Çünkü göksel cisimler, özellikle güneş günlük hareketlerini gerçekleştirirken bizimımızdan bir kayboluşa uğramaktadır. Çünkü biz yeryüzünün bir parçası sayılırız. Dünyamız güneşin hareketleri sonucu hareket etmekte, bazen bir tarafını, bazen de öbür tarafını bu cisimlere yönelterek bizim durumumuzda değişiklikler meydana gelmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla gerçekte güneşin üzerine doğduktan sonra onun üzerine batanlar bizleriz. Fakat duyu yanılması bize bunun tersini göstermektedir.

Razî bu yorumların tümünü birleştirici bir yorum yapmak istemiş ve ünlü [el-Kebîr] tefsirinde şunları söylemiştir:

"Batış, bir şeyin ortaya çıktıktan sonra gözlerden kaybolması demektir. Bunu bildiğimize göre, biri şöyle bir soru yöneltebilir: Batış, bir hareket olması itibariyle sonradan olmaya, hüdusa delâlet eder. Bu durumda doğuşun da sonradan olma niteliğine delâlet etmesi gerekir.

Şu hâlde İbrahim, neden gördüğü cismin sonradan olma bir varlık olduğunun kanıtı olarak doğmasını göstermemiş, bunun yerine bu amaca yönelik olarak batışını kanıt olarak göstermiştir?" "Buna şöyle cevap verilir: Hiç kuşkusuz, sonradan olmalığa delâlet etme bağlamında doğuşla batış ortak özelliklere sahiptirler. Ancak peygamberlerin bütün insanları Allah'a kulluk sunmaya davet ederken ortaya koydukları kanıtın açık ve belirgin olması gerekir. Ki üstün zekâlı insanlarla birlikte aptal insanların ve normal akla sahip olanların birlikte kavramalarına imkân olsun. Hareket olgusunun sonradan olmalığa yönelik kanıtsallığı kesinlik bildiren ve dakik bir kanıtsallık olmakla beraber, ancak üstün zekâlıların kavrayabileceği bir husustur. Bu bağlamda batma olgusunun kanıtsallığı daha belirgindir. Herkes onun bu anlama yönelik işaretini kavrayabilir. Çünkü yıldız batarken egemenliği de son bulur. O hâlde batma olgusu bu amaca vurgu yapmak bakımından eksiksiz bir kanıt mahiyetindedir."

"Bazı muhakkikler demişlerdir ki: Mümkünlük derecesine iniş de batış demektir. Sözlerin en güzeli, üstün zekâlıların da, orta zekâlıların da, avamın da kendine göre bir pay alabildiğidir, bir hisse kaptığıdır. Üstün zekâlı seçkinler batma olgusundan mümkünlük niteliğini algılarlar. Her mümkün de muhtaçtır ve ihtiyaçlarının sonu gelmez. Bu yüzden mümkünlük niteliğinden münezzeh olan birine gelip dayanması kaçınılmazdır. Ki onun varlığı sebebiyle ihtiyaçları sona ersin. Nitekim yüce Allah, 'Ve sonunda senin Rabbine varılacaktır.' (Necm, 42) buyurmuştur."

"Orta zekâya sahip insanlar, batma olgusundan mutlak olarak hareketi algılarlar. Her hareket eden sonradan olmadır. Her sonradan olma öncesiz ve kadir birine muhtaçtır. Dolayısıyla şu batan varlık ilâh olamaz; bilâkis ilâh, bu batanın da ihtiyaç duyduğu zattır." "Avam ise, batma olgusundan gurup eylemini algılarlar. Onlar her yıldızın batmaya yüz tutmasından itibaren ışığının yok olmağa başladığını, aydınlığının yavaş yavaş söndüğünü görürler. Bu şekilde etkinliği de ortadan kalkar. Yalnızlığa itilmiş gibi olurlar. Durumu bundan ibaret olan bir varlığın ilâh olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu bir tek cümle, yani Hz. İbrahim'in söylediği, 'Batanları sevmem.' sözü, hem yaklaştırılmışların, hem sağ ehlinin, hem de sol ehlinin payını içinde barındıracak kuşatıcılığa sahiptir. Bu yüzden kanıtların en mükemmeli ve burhanların en üstünü sayılmaktadır."

"Hz. İbrahim'in söylediği bu sözde yer alan bir diğer incelik de şudur: Hz. İbrahim, onlarla müneccim, yıldızların hareketlerini inceleyerek onlara çeşitli anlamlar yükleyen kimseler oldukları hâlde tartışıyordu. Müneccimlerin inanışlarına göre, yıldız göğün doğusuna düşen çeyreğinde bulunuyorken göğün ortasına doğru bir yükseliş içinde olunca, büyük bir etkinliğe sahip olur. Fakat batı çeyreğinde ve gruba yakınken etkisi oldukça zayıf olur ve gücü de son derece az olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim bu incelikle, ilâhın gücünün zayıflığa ve mükemmelliğinin de eksikliğe dönüşemeyeceğini anlatmak istemiştir. Demek istemiştir ki; sizin inançlarınıza göre, yıldız göğün batı çeyreğindeyken gücü zayıf, etkisi yetersiz ve yönetimi âciz olur. Bu ise, onun tanrılığı için bir kusurdur. Şu hâlde müneccimlerin görüşüne göre de batma olgusunun ilâhlık niteliğini olumsuzlama bakımından daha belirleyici olduğu aydınlanmış oldu." (Fahrettin Razî'nin açıklamalarından yaptığımız alıntı burada sona erdi.) Uzun açıklamalarda bulunmasına karşın biz, ihtiyaç duyduğumuz kadarını alıntıladık.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar üzerinde düşünecek olursan, adı geçen müellifin ayetin içerdiği kanıtı kişilerin kapasitelerine göre hisseler içerecek şekilde taksim etmesine ve bunu çeşitli açılardan kanıtlamaya çalışmasına tefsirini sunduğumuz ayette herhangi bir lafzî işaretin olmadığını göreceğin gibi, Sabiîlerin ve yıldızlarla uğraşanların kuşkuları da böyle bir kanıtla çürütülemez, giderilemez. Çünkü bu saydığımız gruplar göksel cisimleri varlığı zorunlu, gücü sınırsız ve mutlak kuvvet sahibi birer ilâh olarak görmüyorlardı. Bilâkis bunları mümkün nitelikli, malûl ve daimî bir hareket içinde görüyorlardı.

İddialarına göre, bunlar, kesintisiz hareketleriyle aşağıdaki âlemi idare ediyorlarmış. Dolayısıyla adı geçen müfessirin anlattığı hususlarda bu gerçeği geçersiz kılacak bir unsur yoktur. Bize öyle geliyor ki, müfessir biraz önce aktardığımız açıklamasından sonra bu problemi fark etmiş, böylece sözü gereğinden fazla uzatmış ve meselenin özünden uzaklaşmış, üstelik olumlu bir sonuç da elde edememiştir. Kaldı ki, işaret ettiği ikinci kanıt da eksiksiz bir kanıt değildir. Çünkü hareket niteliği, hareket eden varlığın bu niteliği itibariyle sonradan olmalığına delâlet eder, özü açısından değil. Bu hususla ilgili genişıklamaları yeri gelince yapacağız. Şu kadarını söyleyelim ki, kanıtın hareket açısından açıklaması, bizim açıkladığımız şekildedir.

Dördüncüsü: Hz. İbrahim (a.s) bu kanıtları yüce Allah'ın kendisine göklerin ve yerin melekûtunu göstermesi sonucu ortaya koyuyordu. Bir de gözlemlenen evrenden hareketle, gerek babası ve gerekse soydaşlarıyla giriştiği tartışmalarda konunun akışı elverdiği ve gerektirdiği ölçüde gözlemlediği kanıtları sunuyordu. Bunun nedeni, ya günlük göksel ve dünyevî olayların ayrıntılarını -daha önce de işaret ettiğimiz gibi- bilmemesiydi, ya da onlarla algıladıkları olaylar ışığında tartışmak istemesiydi. Bu yüzden, "Budur rabbim!" sözünü üç parlak göksel cismi gördüğünde tekrar etmiştir ve "Batanları sevmem." sözünü ve bu anlama gelen diğer ifadeleri bu cisimlerin batmaları

üzerine söylemiştir.

Bu açıklamalar, bir açıdan, "Üzerine gece çökünce, İbrahim bir yıldız gördü." ifadesiyle ilgili olarak akla gelebilecek: "Bu ayet gösteriyor ki, Hz. İbrahim soydaşlarıyla gök cisimlerine ilişkin tartışmalara girdiği gecenin hemen öncesindeki gündüz vaktinde de onlarla beraber ve hareketlerini gözlemliyordu. Öyleyse neden güneşi, ilâhlığını olumsuzlamak amacıyla hatırlayamadı?" şeklindeki bir soruya da cevap niteliğindedir. Çünkü Hz. İbrahim babası ve soydaşlarıyla tartışırken vakit ancak putlar konusunda konuşmasına yetmiş olabilir. Belki onlarla gündüz boyunca veya soydaşlarının yanında gündüzün bir kısmını geçirdiği sürede onlarla putlar hakkında tartışmış olabilir. Öyle ki tartışma tamamlanınca gece de üzerine basmış olabilir. Aslında başka ihtimaller de vardır. Havanın bulutlu olması veya soydaşlarının güneşe sadece doğduğu esnada kurbanlar ve namazlar sunmaları gibi. Hz. İbrahim onlarla eylemleri sırasında tartışmayı arzulamış olabilir.

Beşincisi: Bu ayetler, söylendiği gibi, hidayetin Allah'tan olduğuna delâlet etmektedirler. Saptırmayı ise, yüce Allah bu ayetlerde onu kendisine nispet etmemiştir. Yalnız, "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olurdum." ifadesi, bir ölçüde, bir insanın yüce Allah tarafından hidayete erdirilmemesi durumunda kişisel yetersizliğinden dolayı sapıklığa düşeceğine işaret etmektedir. Bunu şu ayetten de algılayabiliriz: "Eğer size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, hiçbirinizi asla temizlemezdi." (Nûr, 21) Bir diğer ayet de şudur: "Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir." (Kasas, 56) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterebiliriz.

Bazı ayetlerde insanların sapmaları yüce Allah'a nispet edilmektedir; fakat, "Ancak onunla sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26) ayeti ve benzeri ayetler, yüce Allah'a nispet edilen saptırmanın insanların sapmasına ilişkin bir ceza, bir karşılık mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Tefsirimizin birinci cildinde bu ayetin açıklaması bazında geniş değerlendirmeler sunduk.

Altıncısı: Hz. İbrahim (a.s) gözlemlediği üç göksel cismin rablığı-nı olumsuzlamasının gerekçesi olarak batanları battıkları için sevmediğini ifade ediyor. Burada insanın bulduğu bir şeyi tekrar yitirmesi kastediliyor. Bu ise, kulluk sunmayı gerektiren sevgiyle bağdaşmayan bir iteliktir. Bu da yok oluşla, gözden kayboluşla, ölüşle ve tükenişle yüz üze bulunan bütün maddî varlıklar için geçerli bir nitelik olduğuna göre, Hz. İbrahim'in bu kanıtı, her türlü şirk ve putçuluk için geçerli olan kesin bir kanıttır. Bu kanıtı her canlı türünün kendine özgü tanrılarının ve ışınsal tanrıların olduğunu ileri süren putperestlere de teşmil edebiliriz. Bu putperestler bunların varolduklarına inanırlar, maddî âlemin ötesinde, cisimden ve hareketten uzak varlıklar olduklarını ileri sürerler. Ama öz itibariyle saydam ve üstün bir varlığa sahip olmalarına karşın egemen nurun karşısında yok olduklarını, tekil kahrın karşısında ezildiklerini itiraf etmektedirler. Kulluk maksadıyla yöneldikleri tanrılarının nitelikleri buysa eğer, bir de bunlara sevgiyle yöneliyorlarsa, bu sevgi işlerini düzenledikleri şeylere yöneliktir, onların kendisine değil.

79) "Ben hanif olarak (sağa-sola sapmadan) yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yaratana çevirdim..."

Ragıp İsfahanî el-Müfredat adlı eserinde der ki: "el-Fetru" kelimesi, aslında boyuna yarmak anlamına gelir. Araplar, "Fetare fulanun keza fetran" [yani, falan adam falan şeyi yardı], eftare [yani oruç açtı, iftar yaptı], futûr [oruçlu insanın orucunu açmak için yediği yiyecek], infetare infitâren [yarıldı] derler. Yüce Allah, "Hel tera min futûr=Bir bozukluk görebiliyor musun?" [Mülk, 3] buyurmuştur. Ayette futûr kelimesi bozukluk, çürüklük anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla yarma bazen yıkıcı, bazen de yapıcı anlam ifade eder. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Gök onun dehşetinden yarılır. Allah'ın vaadi mutlaka yapılmıştır." [Müzzemmil, 18]

"Fetartu'ş-şate=Koyunu iki parmakla sağdım." "Fetartu'l-acîn=Hamuru yoğurdum ve mayalanmasından önce ekmek pişirdim." Bu kökten türeyen bir türev de "fıtrat" kelimesidir. "Fetarellah'ulhalke=Allah varlıkları yarattı." Burada kastedilen, yüce Allah'ın varlıkları kendileri için öngörülen fiilleri işleyebilecek nitelikte yaratmasıdır.

Dolayısıyla yüce Allah'ın, "Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtratı..." ifadesi, O'nun insanların içine, öz doğasına kendisinin bilinmesini sağlayacak donanımı yerleştirmesine yönelik bir işarettir. Dolayısıyla "Allah'ın fıtratı"ından maksat, yüce Allah'ın insanın öz doğasına yerleştirdiği iman etme yeteneğidir. "Eğer onlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan, muhakkak ki, Allah, diyecekler." ifadesiyle de bu gerçeğe işaret e-dilmiştir. (Ragıp'tan, "fetare" kelimesine ilişkin alıntı burada sona erdi.)

Yine Ragıp adı geçen eserinde şunları söylemektedir: "el-Hanefu; sapıklıktan doğru yola yönelme, eğilim gösterme demektir. el-Cenefu; doğru yoldan sapmaya yönelme, eğilim gösterme anlamına gelir... Bu yüzden Araplar, hac ziyaretinde bulunan veya sünnet olan herkesi 'hanif' diye isimlendirirler. Bununla onun İbrahim'in (a.s) dini üzere olduğuna dikkat çekmek isterler. el-Ahnef; ayağında eğrilik olan kimse. Bazılarına göre, ayağında eğrilik olanın bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni uğur temennisidir, bazılarına göre de sırf eğilimi ifade eden bir istiareli kullanımdır." (Alıntı sona erdi.)

Hz. İbrahim (a.s), "Ey kavmim... ben uzağım." diyerek onlardan ve Allah'a ortak koştukları düzmece ilâhlardan beri olduğunu duyurduğunda, aslında bu sonuca aşamalı olarak ulaşmıştı. Önce kalbinin ortaklara ısınmadığını, onlara ilgi göstermediğini belirtmişti. "Batanları sevmem." sözü bunun ifadesiydi. Sonra Allah'ın ortağının olduğuna inanmanın sapıklık olduğunu ima eden şu sözleri söylemişti: "Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olurdum." En sonunda da açık bir ifadeyle her türlü şirkten ve düzmece ilâhlardan uzak olduğunu ifade etmişti: "Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." Böylece rubûbiyet (yönetsel ilâhlık) bağlamında eksiksiz tevhit düşüncesine dönmüş oldu. Bunun anlamı, gökleri ve yeri yaratan ilâhın, kulluk sunulan bir rab olmasının kaçınılmaz olduğudur. Bu çerçevede şirki de kendisi açısından olumsuzladı ve şöyle dedi: "Ben hanif olarak (sağa-sola sapmadan) yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yaratana çevirdim."

Yüzü yöneltme ifadesi, kulluk maksadıyla Allah'a yönelme anlamında kullanılan bir deyimdir. Kulluğun ve bir rabbe itaatin gereği, itaat eden kulun gücü ve iradesiyle Rabbine yönelmesi, O'na dua etmesi ve her amelinde O'na dönmesidir. Dua ve dönüş de ancak yüzün yöneltilmesi ve doğrultulması ile mümkündür. Dolayısıyla dua ve dönüşten ibaret olan ibadet olgusu, yüzün yöneltilmesi deyimiyle ifade edilmiştir.

Burada Hz. İbrahim, yüzünü yönelttiği, yani kulluk maksadıyla yöneldiği Rabbi olan yüce Allah'tan söz ederken O'nun tartışma konusu olmayan ve sırf kendisine özgü olan bir niteliğine işaret ediyor. Gökleri ve yeri yaratmasına yani. Bu arada cümle içinde sılaya ve mevsule de yer vererek bu niteliğin zihinlerde herkesin kabul ettiği yüce Allah'a ait olarak zikredildiğine riayet etmek istiyor. Ki kimse yanlış anlamasın. "Gökleri ve yeri yaratana." Yani diyor ki: Ben yaratılış ve varoluş bakımından herkesin ve her şeyin gelip dayandığı yüce yaratıcıya ibadetle yöneldim. Hem kendisi, hem de soydaşları kulluk ettikleri düzmece ilâhların üstünde ortaksız bir yaratıcının varlığını kabul ediyorlardı.

Ardından "hanif" ifadesiyle, soydaşlarının kulluk sundukları düzmece ilâhların ortaklıklarını olumsuzladığını dile getiriyor. Sırf Allah'a eğilim gösterdiğini ve O'ndan her türlü şirki olumsuzladığını ifade ediyor. Bunu, "Ben O'na ortak koşanlardan değilim." sözüyle de pekiştiriyor. Dolayısıyla, "Ben yüzümü.... çevirdim..." diye başlayan sözleri, bir bütün olarak, sırf Allah'a kulluk sunmanın gerekliliğini, ondan ortakların olumsuzlanmasını vurgulamaktadır. Bu bakımdan bu ayet, "Lâ ilâhe illallah" cümlesine yakın bir anlam ifade etmektedir.

Ayetin orijinalinde geçen "lillezî" edatının başındaki "lâm" harfi, amaç bildirir ve burada "ilâ" (...e, ...a) anlamını ifade eder. Nitekim amaç bildirmek maksadıyla "ilâ" edatı kullanıldığı gibi "lâm" harfinin de kullanıldığının örnekleri çoktur. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Esleme vechehu lillah=Yüzünü Allah'a teslim ederse." (Bakara, 112) "Ve men yuslim vechehu lillah=Kim yüzünü Allah'a teslim ederse." (Lokmân, 22)

Yüce Allah'ın özel sıfatlarının arasından "gökleri ve yeri yaratması" yani "Fâtır" sıfatının özel olarak seçilmesi, bununla beraber aynı anlama gelen el-Bâri, el-Hâlık, el-Bedî gibi lafızların kullanılmaması, İbrahim'in tercih ettiği fıtrat dinine yönelik bir işarettir. Kur'ân'da İslâm dini, birkaç kez İbrahim'in hanif dini ve fıtrat dini olarak isimlendirilmiştir. Yani, bilgileri ve yasaları insanın yaratılışına ve varoluş türüne dayalı olarak bina edilen din. Ki insanın yaratılışı ve varoluş türü değişim ve başkalaşım kabul etmez. Çünkü din, gerçek mutluluğa erişmek için izlenen yoldur. Gerçek mutluluk ise, bir şeyin varoluşunun bileşimi ve donanımı doğrultusunda olgunlaşmayı sağlayan araçlarla pratikte ve objeler dünyasında talep ettiği amaca yönelmesidir. Bir insanın veya bir başka varlığın yaratılışı itibariyle donatılmadığı ve tam aksi istikamette donatıldığı bir şeyle mutlu olması mümkün değildir. Meselâ bir insanın beslenmeden, cinsel birleşmeye girmeden veya insanlarla birlikte yaşamayı ve toplumsal hayatı terk ederek mutlu olması söz konusu olamaz. Çünkü insan bunların tam aksine donatılmıştır. Aynı şekilde tam aksine donatıldığı için kuşlar gibi uçmakla veya balıklar gibi denizlerde yaşamakla mutlu olması da mümkün değildir.

O hâlde hak din, öngördüğü yasalarıyla fıtrat, yaratılış düzeni arasında uyum bulunan dindir. Yüce Allah insanları veya -eğer varsa- başka bir yükümlü varlığı, yaratılışıyla örtüşmeyen ve varoluşsal donanımına uygun olmayan mutluluk veren bir hedefe yöneltmekten münezzehtir. Allah katında din İslâm'dır. Yani Allah'ın yaratışı ve var edişi doğrultusunda O'na boyun eğmektir.

80) Kavmi onunla tartışmaya girişti. O onlara dedi ki: "Beni doğru yola iletmiş iken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam..."

Ayetlerin akışında yüce Allah'ın İbrahim'in giriştiği tartışmaları iki kısma ayırdığını görüyoruz. Bunlardan birinde, tartışmayı başlatan kendisidir ve insanlarla tartışmaktadır. Diğerinde ise, insanlar tartışmayı başlatıyorlar ve tanrılarından ilişkisini kestiğini, onlardan uzaklaştığını ifade ettikten sonra onunla konuşuyorlar. Tefsirini sunduğumuz bu ayet ve sonrasında, tartışmanın bu ikinci kısmının kapsamında geçen konuşmalara yer veriliyor.

Ama yüce Allah, soydaşlarının hangi hususta onunla tartıştıklarından söz etmiyor. Fakat İbrahim'in söylediği şu ifadeden bunun ne olduğunu sezinliyoruz: "Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam." Buradan anlıyoruz ki, onlar, korku dolayısıyla ilâhlarına tapılması gerektiğini söylemişlerdir. Daha önce bu husus üzerinde durmuştuk. İleride de değineceğimiz gibi, onları birtakım düzmece ilâhlar edinip bunlara kulluk sunmaya iten etken şu iki husustan biriydi:

Ya yeryüzündeki gelişmeler üzerinde etkinlik sahibi olduklarına inandıkları bu ilâhların gazabından ve kahrından korkuyorlardı ya da onlardan bereket ve mutluluk beklentisi içindeydiler. Fakat onların ruhları üzerinde en büyük etkiyi birinci şık bırakıyordu. Korku yani. Çünkü insanlar öz doğaları gereği sahip oldukları maddî nimetleri ve mutluluğu kendi mülkiyetlerinde görürler. Bunu ya hayat çizgisini sürdürmek için mal edinme, makam sağlama ve yüksek bir konuma gelme çabası sonucu elde ettiklerini ya da büyük atalarından ve iyi talihlerinden kazandıklarını düşünürler. Birine miras kalması ya da bir define bulması yahut babasının yerine kavminin lideri olması gibi. O hâlde, birine kulluk sunmak için umut olgusu en az etkin olan yöntemdir. Hatta mükemmel bir ilâhî eğitimin tezgahından geçen Müslümanlar bile, azap tehdidi ve uyarılardan etkilendikleri kadar nimet vadi ve müjdelemelerden etkilenmezler. Bu yüzden Kur'ân'da peygam- berlerin görevleri bağlamında uyarıcılığın müjdecilikten daha çok zikredildiğini görüyoruz. Oysa her iki yöntem de peygamberlerin görevleri arasında yer alırlar ve insanları bu yöntemlerle Allah'a kulluk sunmaya davet emek yükümlülüğündedirler. Dolayısıyla İbrahim Peygamber'in soydaşları da tanrıları hakkında onunla konuşurlarken korkutma yöntemini esas alan bir tutum içindeydiler. Onu tanrılarının azabından ve gazabından korkuttular. Kendilerinin yoluna uymasını öğütlediler. Tanrılarına kulluk sunmanın gerekliliğinden ve Allah'ın rablığını ileri sürmekten vazgeçmesinin kaçınılmazlığından bahsettiler. Allah için öngörülen yetki, her şeyi yaratmaktan ibaretti. Rablık, yönetsel tanrılık ise ilâhlarının göreviydi.

Hz. İbrahim (a.s) soydaşlarının sözlerinin, Allah'ın rablığını savunmaktan vazgeçirmek ve tanrılarının rablığını kabul etmeye teşvik etmek şeklinde iki bölümden oluştuğunu görünce, karşı tezini sunarken her iki bölümü de değerlendirdi. Ancak ileride değineceğimiz gibi birinci savunmanın geçerliliği ancak ikincisinin iyice anlaşılmasıyla mümkündür.

Onların Allah hakkında kendisiyle tartışmalarına karşılık olarak şunları söylüyor: "Beni doğru yola iletmiş iken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?" Benim için artık mesele çözümlenmiştir, Rabbimin yol göstericiliği sonucu hidayete ermiş bulunuyorum. O, göklerin ve yerin melekûtunu bana göstermek suretiyle bana ilim verdi. Böylece putların ve gök cisimlerinin rablığını olumsuzlamaya ilişkin kesin kanıt vermiş oldu bana. Ben, yaşamsal işlerimi düzenleyen bir rabden kendimi müstağni saymıyorum; ama Allah'ın tek ve ortaksız rab olduğu gerçeğini kavramış bulunuyorum. Allah beni doğru yola iletmişken sizin ileri sürdüğünüz gerekçeleri kabul edemem, ikinci bir rablık merciini araştıramam. Araştırmak bir şeyi arayana düşer. Amaca ulaştıktan sonra bir daha arama olmaz.

Ayeti incelediğimizde zihinde ilk etapta beliren anlam budur. Fakat biraz daha derinliğine düşündüğümüzde, bundan daha ince bir anlamın farkına varıyoruz. Şöyle ki: "Beni doğru yola iletmiş iken..." sözü, hidayetin kendisini bir kanıt olarak algılamayı ifade eder, hidayete ermekten dolayı kanıt bulmanın gereksizliğini değil. Dolayısıyla şöyle bir anlam elde etmiş oluyoruz: Allah kendisinden başkasının rablığını olumsuzlamaya ve kendisinin rablığını ispatlamaya yönelik öğretmiş olduğu kanıtla beni hidayet etti. O'nun yol göstericiliği, O'nun rablığının ve ondan başkasının rab olamayacağının kanıtıdır. Çünkü rabba yöneltmek de tedbir ve yönetmenin bir parçasıdır. Bu ise, rab olanın özelliğidir. Eğer Allah benim rabbim olmasaydı, beni hidayete erdir-mezdi. Bu işi rablık yetkisine sahip olan bir başkası gerçekleştirirdi. Fakat beni Allah hidayete erdirdi, dolayısıyla rabbim O'dur.

İbrahim'in (a.s) bu sözlerine karşılık şunu diyemezlerdi: "Bu bilgileri sana öğreten ve kanıtı ilham eden bazı ilâhlarımızdır." Çünkü hiç kimse bir başkasına kendisine zarar verecek, adının anılmasına son verecek ve işlerini bozacak bir şeyi göstermez. Şu hâlde Hz. İbrahim'i putların rablığını olumsuzlamaya götüren hidayetin putlara nispet edilmesi doğru olmaz.

Ama şunu diyebilirlerdi veya belki de demişlerdir: "Bunu tanrılarımızdan bazıları yaptı. Bu bir azap ve kahır ifadesidir. Seni onların rablığını kabul etmekten uzaklaştırdılar. Görüşünün bozukluğundan ve ruhunun hastalığından dolayı bu kanıtları sana telkin ettiler." Nitekim soydaşları Âdoğulları'nı Allah'ın birliğine inanmaya çağıran, korkulması ve ümit bağlanması gereken ilâhın sadece Allah olduğunu kabul etmeye çağıran ve kulluk sundukları düzmece ilâhların hiçbir yarar veya zarar verme gücüne sahip olmadıklarını belirten Hud Peygambere soydaşları buna benzer şeyler söylemişlerdi. Demişlerdi ki: "Tanrılarımızdan bazıları sana bir kötülük dokundurdular." Yüce Allah Hud Peygamber'in dilinden bize şu bilgileri aktarmaktadır: "Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Suç işleyerek Allah'tan yüz çevirmeyin. Dediler ki: Ey Hud... Seni tanrılarımızdan biri fena çarpmış, demekten başka bir söz bulamıyoruz. Dedi ki: Ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana hiç göz açtırmayın." (Hûd, 52-55) Dolayısıyla Hz. İbrahim'in, "Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam..." şeklindeki sözü, müşriklerin aklına gelebilecek böyle bir kuşkuyu bertaraf ettiği gibi, onların kulluk sundukları ilâhların rabl